• Bu İnternet Sitesi içeriğinde yer alan tüm eserler (yazı, resim,görüntü, fotoğraf, video, müzik vb.)yazara ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır.Bu hakları ihlal eden kişiler 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar.

  • İLGİNÇ BİR AN

        Doksan küsur  yaşındaki  modacı  kadın,  mısır  patlatmak  üzere  ocağın  düğmesini  çevirmiş  ama   ocağı  yakmayı  unutmuş. Cinayet  Masası  Dedektifi  Üstün  Umar,  mısır  patlatma  tavasının  sürekli  durduğu  yeri  merak  etti. Çünkü  iyi  bir  dedektif   her  ayrıntıyı  araştırırdı. Doksan  küsur  yaşlarında  bir kadın , mısır  patlatma  tavasını , mutfakta  en  üst  dolaplardan   birinden   nasıl  almış  olabilirdi  ? Dedektif, dolabın  önüne  çekilmiş  tabureye de  şüpheyle  baktı .

         Modacı ihtiyarın yine  modacı  olan  kızı,  büyük  oğlunu  karşılamak  üzere  arabasıyla  Esenboğa  Havaalanı’na gitmiş. Kızın  kocasının  hastane  randevusu  varmış ; kontrol  edildi,  doğruydu.  Atölyede teyel,  ütü  işlerine  bakan  terzi  yamağı   yarım saatliğine, bankadaymış…  Yaşlı  kadının yarım  saat yalnız  kalabileceğini  düşündüler  herhalde.

          Üstün  Umar,   nişandan  sonra tatile  çıktı.  Karısı,  kızı,  kendi:  Bu  bir  aile  tatiliydi. Dedektif  dar  kafalı  sayılmazdı  ama  dün  sabah  yedide,  yüzmek  için odadan  çıktığında  kızının  nişanlısıyla karşılaşmayı   istemezdi.  Delikanlının  ne  işi  vardı burada  ?  Delikanlı  değil,  kızının  nişanlısı   demeliydi  aslında. Nişanın  üzerinden  kaç  gün  geçtiyse  ihtiyar modacının  ölümündeki esrarın çözülmesinin üzerinden de  o  kadar  gün  geçti  sayılır.  Oğlanın  hakkını  yemek  istemedi . Çankaya’da  kokteyl  dans  salonu  diye  bir  yer  bulmuş ,  orkestrayla  şarkıcı  kız  bile  ayarlamış ; orkestra iyiydi,  şarkıcı  kızın sesi  fena  değildi.  Davetlilerden  gelen  istek  şarkıları   ellerinden  geldiğince  çaldılar,  okudular. Hepsinin  parasını ,  Dedektif  ödedi.  Sonuçta  nişanı  kız  tarafı  yapardı.

         Üstün  Umar,  delikanlının nişan için  önerdiği  kokteyl  ve  dans  salonunu bir  kayınpeder  gözüyle  başta  beğenmedi . Neden ?..  Cilası  kaybolmuş parkeler,  Roma  sütunu  desenli , eskimiş  duvar kâğıtları  yüzünden.  Nişanın  sonuna  doğru   pistteki  gençler   çarliston  çaça  karışımı  hareketlerle  dans  ediyorlardı. Nişanlılar mutluydu. Dans  biraz çarlistona  biraz  çaçaya  benzerken  amatör  orkestra coştukça  coştu.  Dedektif  orkestraya,  dansa  dalmış  gibiydi.  Aklındakiyse   başkaydı : Sanki  birisi   modaevinin  mutfağında , üst    dolaptan  tavayı  indirmiş , mısır  kavanozunu  çıkarmış,  modacı  ihtiyarı çağırmış,  “Hadi  mısır  patlat da  yiyelim…”  demişti. İhtiyarın  patlamış  mısırı  çok  sevdiği, iki  arada  bir  derede  bile mısır  patlatıp ortaya  getirdiği soruşturma tutanaklarında yazılıydı. Modaevinde teyel, ütü  işlerine  bakan  terzi  yamağıyla  yeniden  konuşmayı  planlıyordu  Üstün  Umar.

        Kızı  içeride  uyuyordu. Büyük  olasılıkla  önümüzdeki  yaz  tatilini   kocasıyla  birlikte  daha  neşeli,  daha  kalabalık,  daha  hareketli  yerlerde geçirecekti. Çoğu insanın üçüncü  günde  sıkılacağı  bu  pansiyonlar  şeridinde  değil…Yıllardır   tatil  yaptıkları  pansiyonun sahiplerine  sabahın  köründeki delikanlıyı  nasıl  tanıtacağını  düşündü : Müstakbel damadım. Bankada  çalışıyor, işi  gücü  yerinde.

            Dedektif  “ Yürüyeceğim…”  dedi   karısına. Yürümeye  filan  niyeti  olmayan  kadın  siyah  simli  ipten  şal  örüyordu.  Müstakbel  damatları midesiyle  bağırsaklarını bozmuş. Geceyi  tuvalette  geçirmiş.  Dün  sabah  iyi  görünüyordu   halbuki.  Başka  bir pansiyonda  kalıyor ;  yemekleri mi  dokundu  acaba ?  Öyle  kafana  estiği  gibi atla otobüse  gel, yer  bulamazsın  tabi… Elinde de  bir  kutu  çikolatalı  pişmaniye ; besbelli  mola  yerinden  alınmış.  Nişanlılar, kırk  dakikalık mesafedeki  ilçe hastanesine  Dedektif’ in  arabasıyla gittiler. Üstün  Umar   içinden “ Ne  işin  var  burada  be  çocuk…” diye  söylendi.  Siyah  simli  ipten  şal  örmeye  devam  eden  kadın,  kocasının  gamsızlığına kızdı ; çocukların  yanında  olması gerekmiyor muydu ?  Dedektif   aksileşti, kendi  kendine  konuştu : “İstemediler,   ne  yapsaydım,  zorla mı  binseydim  arabaya…”

         Plajın  bittiği  yerde  kayalıklar  denize  uzanır…  Dedektif  daha  önce  bu  kayalıklarda  yürümedi. Birkaç kez,  plajın  bittiği  yerden  dik  bayırı  tırmandı  ve  arkasında  uzanan  yabani  zeytin  ağaçlarının  altında  epeyce  yürüdü. Şimdi  sandaletleriyle  ve  bermuda  şortuyla  kayalıklardaydı.

        Teyel,  ütü  işlerine  bakan  terzi  yamağının  “…yarım  saatliğine  bankadaydım…” yalanı  ortaya  çıktı :Bankada  değilmiş.

       Modaevinin işleri  son  üç  yıldır durgundu. Yamak  itiraf  etti ; evet,  sadece  fazladan  kazanmak  için ihtiyardan  ve  kızından  saklı,  gece  elbisesi  tadilatları  alıyordu. Yakınlardaki  giyim  mağazalarının birkaçıyla  anlaşmıştı.  Doksan küsurluk  modacı da  modacının  kızı da  yılların  markası  isimlerinin  tadilatla  anılmasını asla  kabul  etmiyorlardı. Terzi  yamağı , korkudan  yeminler  etti  çünkü  ne  bilerek  ne de  bilmeyerek ocağı  açık  bırakmadığını  kanıtlamalıydı.  İnanmıyorlarsa  damada  sorabilirlerdi.  Yamağın  saklısını  gizlisini  biliyordu o  ama sesini  çıkarmıyordu. Modaevinin  geçmişteki  havalı  günleri  çoktan  bitmişti  zaten. Neyse,  tomografi makinesi  arızalanınca  hastane  randevusu başka  tarihe ertelenmiş . Terzi  yamağı, daralttığı  lacivert  tafta  elbiseyi   teslim etmeye  götürürken  ihtiyarın damadıyla apartman  girişinde  neredeyse  çarpışıyordu.    

         Cinayet  Masası  Dedektifi  Üstün  Umar,  teyel,   ütü  işlerine  bakan  yamakla  nişanın  ertesi  günü   konuştu ve  ocağı  açık  bırakma hikâyesini kurgulayanın bir  başkası olabileceğini  fark  etti.

         Şimdiyse, denize  uzanan  kayalıklarda öylece  durmuştu. Yengeç  yuvalarının  yakınına  sinmiş dev  deniz  kaplumbağasıyla birbirlerine  bakıyorlardı.  İki  taraf da  hareketsiz. Kaplumbağa korkunç  gözlerini  Dedektif’ e  dikmiş. Üstün  Umar, deniz  kaplumbağalarının insanlara  saldırıp  saldırmadığı  konusunda  ne  biliyordu  ? Hayvan  ona  saldırsa  bile  yosun  tutmuş  kayalardan çabucak  kaçamayacaktı. Birden damadı  için  endişelendi. İlçe  hastanesinde ,  zavallıcığa  serum  taktıklarını  gözünün  önüne  getirdi. Ankara  otobüsünden   inip  köyün  minibüsüyle  virajlı  dağ  yollarını aşmış,  küçük  çantası  ve  bir  kutu çikolatalı  pişmaniyeyle  ziyaretlerine  gelmişti.

         İnsan  beyni  ilginç.  Dedektif,  kayalıklarda  dev  deniz  kaplumbağasıyla  karşılaştı  ve  terzi  yamağıyla  doksan  küsurluk  modacının damadının  karşılaşmalarını  hatırladı. Sonra da  yaratıktan   korkmayı unutup müstakbel  damadından  memnun kalmaya  karar verdi. Delikanlı, mısır  patlatma  bahanesiyle kayınvalidesi , kayınpederi  evdeyken ocağı açık bırakıp  çekip  gidecek  birine benzemiyordu. Ayrıca  artık  kimsenin kiralamadığı , gözden  düşmüş  kokteyl dans salonunu bir  akrabasının  işlettiğini de  açık  açık söylemişti.

          Pansiyona döndüğünde  karısı  hâlâ  şal  örüyordu.  Dedektif  masaya  oturdu. Telefonunu  yanına  almamıştı.  Çocuklardan  haber  var mı,   demeye  kalmadı  kadın  gülmeye  başladı. Kızı  ve  müstakbel  damadı , üzeri mumlarla  dolu bir  pastayla  aniden  ortaya  çıktı.  Delikanlı  gayet  sağlıklı  görünüyordu. “İyi ki  doğdun babaaa..”  şarkısı, gülmeler,  alkışlar,  diğer  masalardan da alkışlar  duyuldu.

                                                                                   ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                         2026/ANKARA

  • İŞE YARAMAK ÜZERİNE

    İŞE  YARAMAK   ÜZERİNE

          Mevsimlik  çıkan  “Tarihin  Tozlu  Sayfaları”  dergisinin , geçen yıl  yaz  sayısında okuyucularına  hediye  ettiği film  CD’ si  işe  yaradı.  

        Film,  İngiltere’nin  en  meşhur  kraliçesinin  hayatını  anlatıyordu. CD,  ada belediyesinin halkla ilişkiler  bürosunda,  kapıya  en yakın  masanın alt  çekmecesinde  öylece  durdu.  Büroya  girildi  çıkıldı,  masaların  çekmeceleri  açıldı  kapandı, halkla  ilişkiler  elemanlarından  bazıları  değişti  ama  İngiltere’nin  en  meşhur  kraliçesinin  hayatını  anlatan film  CD’sinin , halkla  ilişkiler  bürosundaki   alt  çekmecelerden  birine  neden,  nasıl  geldiğiyle ilgilenilmedi . CD’yi  kimse izlemedi ; izlemeyi   düşünmedi.  Ta ki  belediye  kültür  ve  sanat  salonu salon  sorumlusu  Nevzat,  evrak dolaplarının  raflarını  karıştırana ve  kapıya  en  yakın masanın  alt  çekmecesini  çekip de  filmde  kraliçeyi  canlandıran  aktristin  pudraya bulanmış  bembeyaz  suratıyla  karşılaşana kadar…

        Feribot  iki  saatlik  yolculuğun  ardından  iskeleye  yanaştı.  O  sırada  Nevzat,  iskele  meydanına bakan   ilan  panosuna, afişle  broşür  arası duyurunun sonuncusunu  astı:  Ne  afiş  ne  broşürdü ; CD  kapağındaki fotoğrafın biraz  büyütülerek  çekilmiş  siyah  beyaz  fotokopisiydi , Fotokopiyi  merkez  lokantasının  camına, meydandaki  ilan  panosuna,  bir de karakol  sokağında elektrik  direğine yapıştırdı mı  oldu  bitti. Sezon  kapanmıştı  zaten. Günler  öncesinden  haber  vermeye  gerek  yoktu. Ücretsiz  sinema gösterimi,  adadaki  bir  avuç  insan  arasında  kulaktan  kulağa  yayılırdı.

          Kültür  ve  sanat  salonu  salon sorumlusu  Nevzat,  işin en  önemli  kısmını  halletti. Sonra da arkadaşının  bakkal dükkânına  takıldı, lafladı biraz. Bakkal  dükkânı , boş  pansiyonların  sıralandığı  loş  sokaklardan  birindeydi :    “Madem film  gösterelim,  diyorsunuz;  hani  CD…”  diye  konuştu. “Nereye  gitti  o  kadar film  ;  alan  geri  getirmiyor  tabi…  Halkla  ilişkilerin dolabına,  rafına  bakacakmışım…Baktık,  bulduk…”  Bakkal  arkadaş,  hangi  filmi göstereceklerini merak  etmedi  bile;  filmin  adını  duyduğunda da  tepki vermedi. Ama  Nevzat,  kaybolan  CD’leri,  gösterilecek filmi bir  an için  unuttu . Belediyenin  halkla ilişkiler  bürosunda çalışmaya başlayan  arkeolog  kız , filme  gelir miydi ?..   Ocak  ayında,  adada,  akşam  ne  yapardı  insan bir  başına ?  Kız  kitap  okuyordu,  dergi  okuyordu ; arkeolog  ya  böyle eski  zaman   filmlerden  hoşlanıyordu  belki…

         Sıcacık  bakkalın  camından  dışarı  daldı  gözleri ;  soğukta   yürüyen  sırt  çantalı  iki  gölge  gördü. Gölgeler yürüdüler  gittiler. Nevzat, bir  ihtimale  takıldı  kaldı : Ya , şu  CD arkeolog  kıza  aitse  !.. Kız,  kapıya  yakın  masada mı  çalışıyordu  ?  Çekmeceyi  karıştırdığını  öğrenirse  ne  olacak ?.. “Vallahi  emir  kuluyum  ben…”  derdi Nevzat ; “ Halkla  ilişkilerde  kimse  kalmamıştı.  Mesainiz  bitmiş, çıkmışsınız. Akşama  film  gösterilecek,  dediler. Çekmecede CD’yi  görünce  de  geri  getirmek üzere  almak  zorunda  kaldım.”

          Kız   “Aaa… Çalışma  masamın  çekmecesindeki film…” diyebilirdi. Kime  diyebilirdi ? Nevzat’a mı ?  Henüz  tanışmamışlardı bile…Bu  sayede  tanışırlardı ; fırsat  ayağına gelmişti.  İkisi de belediyedeydi  nasılsa…  Arkeolog  kız,  kültür ve  sanat  salonunda seyirci koltuğundayken  Nevzat  eski  bir  projeksiyon makinesinin başında  olacaktı.  Olsun. Şimdilik  kültür  ve  sanat  salonu  salon  görevlisiydi. İleride  bakarsın aynı  büroda beraber  çalışırlardı ; sırt  çantalı  gölgeler gittikleri  yerden  döndüler,  bakkalın önünde  durdular. Bakkal  arkadaş,  adanın  öbür yanındaki  zeytinliği anlatıyordu.

        Nevzat,  bakkalın  kapısını  açıp  dışarı  çıktı. “İyi  akşamlar,  kalacak  yer  arıyorsunuz  galiba…”  dedi. Kış  günü  adaya  gelip  sokakta  kalan  maceracıları çok  görmüştü.  Son  feribot hareket  edeli  yirmi  dakika oldu. Otuzlu yaşlarda  görünen  iki  kadına beş  altı bina yukarıdaki  aile  pansiyonundan  bahsetti. Sırt  çantalı  kadınlar, odaya  bakmayı  çaresizce  kabul  ettiler. Ekim  ayından  beri  boş  olan  aile  pansiyonunun  bütün  odaları  buz  bağlamıştı.  Kadınlar  klimayı  sıcağa  ayarlayıp  meydana  bakan  lokantaya  gittiler.  Siyah  beyaz  fotokopiyi  lokantanın  camında  gördüler.  

         Nevzat,  kışın  ortasında  pansiyona  müşteri   yakaladı. Sırt  çantalı  kadınlara, oda  anahtarını  ertesi  sabah  bakkal  arkadaşa  bırakabileceklerini söyledi. Kadınların odayı beğenip  beğenmedikleri umurunda  değildi ; arkeolog  kızdan özür  dilemeyi  kafasına  koymuştu. Tek  derdi  özür  dilemek ve   kızla  tanışmaktı.  Ada  belediyesi kültür  ve  sanat  salonunda  film  akşam dokuzda  hemen  başlamadı. Soğuk  hava  yağmura  döndü. Ada  halkının  çoğu  ucu  ucuna   yetişti. Salon ağır  ağır  neredeyse  doldu.

        Film  biter  bitmez, projeksiyon  makinesini  kapatmadan salon  çıkışına  koştu  Nevzat.  Halbuki  arkeolog  kız  film  CD’sini  bilmiyordu  çünkü masası pencere  kenarındaydı. Tarihî filmlere  meraklı mıydı  ? Hayır.   Adadaki  bir  avuç  insan  gibi  , ücretsiz film  seyretmek  üzere arkadaşlarıyla  kültür  ve  sanat  salonuna  gelmişti.  Salon çıkışında  arkalarından  seslenildiğini  duydular ;  dönüp  baktılar.

        Sırt  çantalı  iki  kadın daha  ilerideydi ama onlar da dönüp  baktı.  Pansiyoncu  delikanlıyı tanıdılar;  bir  grup  genç  erkek  ve  kızla  ayaküstü konuşuyordu. Pansiyon  odası  ısınmış mıydı  acaba ? Klima da pek  güven  vermemişti.  En  azından  bir  süreliğine  soğuk  odada oturmaktan kurtulmuşlardı ; Nevzat’ın  elindeki,  Tarihin  Tozlu  Sayfaları  dergisinin  geçen  yıl  yaz  sayısında  okuyucularına  hediye  ettiği film  CD’si  sayesinde…

                                                                                                    ESİN    BAYRAKTAR

                                                                                                            2025/ANKARA

  • YILBAŞI AĞACI

    YILBAŞI  AĞACI

         Bundan  kırk  yıl  önce ona,  ne  yapmak  istediğini  sorsalardı  hiç  tereddüt  etmeden  “Vitrin  düzenlemek  isterim…”  cevabını  verirdi. “Ama,  senin  dükkânın  vitrini  yok…”  deseler bile  cevabı  değişmeyecekti. Aslında  üç  metrekarelik   dükkânın gerçekten vitrini  yoktu. En  kötüsü, vitrin  yapılabilecek camı penceresi de   yoktu. Ayakkabı  tamircisinden  kalan  yan  taraftaki  yeri  zamanında kapsaydı ; üstelik  mal  sahibi  ilk  ona  söylemişti  satılığa  çıkardığını . Eğer bu  yeri  alsaydı Kaya  Usta , oraya  taşınır  ve  yeni  dükkânının   geniş   vitrinini  yeni  yıla  yakışır  bir  şekilde çoktan  düzenlemiş olurdu.  Nasıl mı ?.. Anlatayım :

        Türlü  elektrik  alet  edevatı,  ıvırı zıvırı  arasına  yılbaşı  ağacını kondurur,  ışıkları  kullanarak hafif  hafif  kar  bile  yağdırırdı. Becerikliydi;  ayrıca  vitrine  bakıldığında,  ağacın  altında  duran “Yılbaşı  ağaçlarınız  itinayla  süslenir.”  yazısı  okunurdu.

        Yanmayan  avizeler, değişmesi  gereken  elektrik  düğmeleri,  artık  iş  görmeyen  prizler,  hatta  apartmanların  çalışmayan  otomatları  için  mahalleden  Kaya  Usta’nın  dükkânına gelen  giden  eksik  olmazdı . Gelenlerin  gidenlerin  içinden  kimse  ondan  bir  yılbaşı  ağacını  süslemesini  istemedi. İstemedi  çünkü bizim  usta  şimdiye  kadar,  dükkân  kapısının camına   “Yılbaşı  ağaçlarınız  itinayla süslenir.”   yazısı  veya   tabelası  asmadı ki mahallenin  haberi  olsun…  Aklından  geçirdi mi  peki ?.. Evet, aklından  geçirdi. Düşündüklerini  birileriyle  paylaştı mı ?.. Hayır,  paylaşmadı. Diyelim paylaştı,  mahallenin  haberi  oldu ; orta  halli  bu  mahallede, kim evine  yılbaşı  ağacı alır  da  aldığı  ağacı  süsletmeye para  harcardı  acaba ?..  

        “Ustanın  dükkânı  nerede ?”  diyeceksiniz şimdi ?  Banliyo  Tren  İstasyonu’na yakındır.  Müslüman  mahallesinde  salyangoz  satmak mı olurdu  ?  Bilemeyiz ; yan taraftaki  boş  yeri  alamazdı;  parası  yoktu. Sonuçta,  hap  kadar  dükkândan  çıkamadı. Evlendi,  bir  kızı,  bir  oğlu oldu. “Yılbaşı  ağaçlarınız  itinayla  süslenir.” işine  hiç  kalkışmadı Kaya  Usta . Süsleyebilir miydi ?.. Hem bir   süslerdi ki ;   yanıp  sönen  ışıklarla, renkli  yıldızlarla  donatırdı  ağacı ; hayranlıkla bakardı  herkes.

        Her  yeni  yıldaki  gibi  dükkânın  giriş kapısını  ışıklarla  çevirdi.  Yavaş yavaş  başlayıp  sonra  biraz  hızlanan ,  daha  sonra  biraz  daha  hızlanan , en  sonunda  hızlı  hızlı  yanıp  sönen ve aynı  döngüyü  sürekli  tekrar eden ışıklı  kabloyu  taktı.  Mahalle  elektrikçisi  olmadan  önce,  caddedeki  mobilya  mağazasının  vitrinini  düzenlemişti  Kaya  Usta : Bordo  kadife  döşeli koltuk  takımı, ferforje ayaklı  sehpalar, büyük  sehpada  porselen  çay  takımı, sayfaları  açık  bırakılmış  dergiler  ve pikapta  durmadan  dönen  plak… “Vitrin  düzenleme”  diye  bir  meslek var mı  yok mu  bilmeden  hep  yapmak  istediği işti. Işıkları,  renkli  ampulleri   seviyordu. Evlendiğinde  evin  antresini yanıp  sönen ışıklarla süsledi. Karısı  başta  ses  çıkarmadı ;  beğenmiş göründü. Ama  bir  zaman  sonra evlerine  gelen  akrabaları,  eşi  dostu,  aileyi bahane  ederek ışıkların saçmalığını,  gereksizliğini  söyleyiverdi.

        Usta,  kabası  bitmiş  inşaatın  birinci  katındaki  yılbaşı  ağacını  iki gün  önce  fark  etti. Çok hoşuna  gitti.  Plastik  ağacın  dallarından  renkli  krepon kâğıtları sarkıyordu. Krepon  kâğıtlarının  aralarına  yaldızlı  şeritler serpiştirilmişti. Kimin  tarafından getirildiği  bilinmeyen  ağaç  duvarsız  salonda,  henüz  yapılmamış  pencerenin yanındaydı.

        Televizyon  kanalları,  dünyada,  yeni  yıla  ilk  giren  ülkelerdeki  eğlenceleri  , havai  fişek  gösterilerini  yayınlarken  işçiler, kaba  inşaatın  birinci  katına  taşıdıkları  ağacı bir  süre  seyrettiler.  Karton  bardaktaki  çayları  içtiler,  yine  seyrettiler.  Tamam,  sağ olsun  müteahhit,  koca  plastik  ağacı  kucaklamış  getirmişti,  yanında  koca  bir  kutu  kuru  pastayla… Ama  işin  doğrusu,  ışıklar  ayrı  bir  hava  katmıştı ağaca . Değil mi  ya… İlerideki  yaşlı  elektrikçiye  koşup  ışıklı  kablo  almakla  ne  iyi  bir  iş yaptıklarını konuşup  durdular. Tam da  dükkânı  kapatıyordu  adam. Kuru  pastaları  bir  lokmada  ağızlarına  attılar, telefondan  müzik  açtılar, güldüler,  hava  soğuktu, konteynere  döndüler.

         Kaya  Usta’ya ,  dünyada  yeni  yıla  ilk  giren  ülkenin  hangi  ülke   olduğunu  sorsanız   doğru  cevap verirdi.  Meraklıydı böyle  şeylere  ;  bir de  vitrin  düzenlemeye meraklıydı.  Oğlu,  elma  portakal  dolu  market  torbasıyla  eve  yürüyen  babasını   yoldan  arabayla  aldı. Araba  caddeye  saptı. Kaya  Usta ,   inşaat  işçilerinin  süslediği  ağacın  son  hâlini  göremedi.

         Baba  oğul  uzaklaştılar. Konteynerdeki   işçiler,  otuz  yedi  ekran  televizyondan,  eski  bir  komedi  filmini  seyrediyorlardı.

                                                                         ESİN    BAYRAKTAR

                                                               

      ANKARA/2025                                                           

  • RESSAMIN ODASI

    RESSAMIN  ODASI

        İnsanlar bir  süre daha,  pencereden  içeriyi  görmeye  çalıştılar.  Konya  Sokağı’nı  bilirsiniz; bilmeyenlere tarif  edeyim :  Yokuşu  neredeyse  yarıladığınız  yer,  duvardaki resmi  en  iyi  görebileceğiniz  yerdi.  Çölde  bir  deve  kervanının  resmiydi  bu.  Şehir  turu  rehberleri,  gruplarındaki  kalabalıkla  yokuşu  neredeyse  yarıladıklarında  pencereyi   işaret  ederler,   “ İşte  çölde  giden  deve  kervanı…”  derlerdi.  Çünkü ünlü ressamın  yaşadığı  apartman,  şehir  turuna katılanların merakını çekerdi.  Cama  perde merde  takılmadığından resim  hep  görünürdü.

        Eski  apartmanın  katları  tek  tek  boşalıp  binanın ana giriş  kapısına  asma  kilit  takıldığında da  kadınlı  erkekli  çoluklu çocuklu  gezginler,  beş  altı  devenin  sıralandığı  kervanı  fark  edebilmek  için  ellerinden  geleni yaptılar.  Son  model ,  yepyeni  fotoğraf  makineleriyle,  telefonlarıyla  öyle  fotoğraflar  çektiler ki  kervandaki  deve  sayısının kaç  olduğu  tartışmasına nokta  konuldu.   Asma  kilit  takılı  kapının  önünde  pozlar verildi. Ressam mı ?.. Hemen  aşağıda,  çaprazda kalan salaş  esnaf  lokantasında pilav üstü  kuru  fasulye  yiyordu o  sırada.  Ne  rehber  biliyordu ne fotoğraf  çekenler, fotoğraf  çektirenler biliyordu  ünlü  ressamı. Adam, lokantacının acıyıp  karnını  doyurduğu bir zavallıya  benziyordu. Halbuki  buranın yemekleri için  ara  sıra gelirdi.

       Artık  kimsenin oturmadığı apartmanda, camların  kirlenmesiyle  birlikte  pencere,   çekiciliğini  kaybeder  gibi  oldu.  Duvardaki  resmi  görmek  zorlaşmıştı . Yine de  inatçı  meraklılar  vazgeçmediler.  Bir  süre  sonra pencere camının  alt  köşesi kırıldı.  Sanki  dışarıdan  taş  ya da  başka  bir  şey  atılmıştı .

        Kirlenmiş  ve  kırılmış  cama  rağmen   şehir  turu  rehberleri , evinin  duvarına resimler çizen ünlü  ressamın hikâyesini  anlatmayı sürdürdüler.  Ama   konuşmalarına “ İşte  çölde  giden  deve  kervanı…”  cümlesiyle  başlamıyorlardı  :  Uzun  zamandır  ortalıkta  görünmeyen  ressam,  Ege’de  küçük  bir  köyde  zeytin  yetiştiriyormuş;  yetiştirdiği  zeytinlerden  zeytinyağı  üretip  satıyormuş…  

       Anahtarını  bulamadıklarından ana  giriş  kapısındaki asma  kilidi  kırdılar . Katlara, çanta,  valiz,  cüzdan  yapan,  tamir  eden  atölyeler  taşındı .  Yemek  yapan  adam önce   mutfağı  kullandı.  Çalışan  sayısı  arttıkça  mutfak  yetmez  oldu. Adam  ne  yapsın,  Konya  Sokağı’nda, yokuşun neredeyse  yarılandığı  yerden  en  iyi  görünen  odaya  geçti.  Sokak  kapısının  üzerine  bantla  tutturulmuş  kâğıtta  “İçerdeyiz, kapıyı  sıkıca  itin…”  yazdığı  için  birilerinin  pattadak  diye  gelmesine  alışkındılar.  Yemek yapan  adam,  gelenle  gidenle  ilgilenmezdi.  Eğer  patates  soğan  dolu  plastik  leğenle  üst  kattan  iniyorsa veya  alt  kattan  çıkıyorsa,  “…kapıyı  sıkıca  itin.”  yazısına  rağmen  kapı da  açılmıyorsa  “Dur  dur  dur…”  der,  elindeki  leğenle  kapıya  omuz  atardı. Gelen  kimmiş, neyin nesiymiş… Boşveeer…  Omuzlanan  kapı  açılırdı.  Yemek  yapan  adam,   patatesleriyle  soğanlarıyla,  yeşillikleriyle  yemek  yapmaya  giderdi.

        Ressamın  canı,  gözlerini apartmana  dikenler  yüzünden  sıkılmadı. Zaten   çalıştığı oda  arka  tarafa  bakıyordu . Arka  odada  resimlerini çizer, ön odada misafirlerini  ağırlardı. Zeytinciliğe  ya da  zeytinyağı  ticaretine  başlamadığını söyleyebilirim. Böyle işlerden  hiç  anlamaz. Ege’deki köyün  adını,  ziyaretine gelen arkadaşından  duydu. Arkadaşını  uğurladı. Kahvaltılık  almaya  Ulus  Hali’ ne gitti .  Yemek  yapan  adam   bu  odada,  küçük  tüpte   çorba  kaynatır . Paçalarını  kıvırdığı gri  eşofmanıyla, ayağında  plastik  terlikleriyle plastik  tabureye  oturur,  koca  plastik  leğeni  önüne  çeker,  patates  soğan  soyar.  Ressamı  duydu.  Yine ilgilenmedi . Yalnız  geçenlerde iki  koca  lahana  almışlar,  bizimki  gene leğenin  başında, lahanalara  bakıyor. Yorulmuştu  galiba. Başını  kaldırdı ;  çöldeki  deve  kervanıyla  karşı  karşıyaydı. Anasını  hatırladı. Hacca  gitmeyi hep istemiş,  gel gör ki kısmet olmadan  Hakk’ın rahmetine  kavuşmuş  anacığını  düşündü,  duygulandı.

        Bir  rehberin peşine takılmadan hem de yakından görebilirsiniz çöldeki  deve  kervanını. Ressamın  odasının  mutfak  olması  dışında  pek  bir  şey  değişmedi. Sabah  kahvaltısına  pişen tava   böreğinin yağlı dumanına rağmen resim hâlâ varlığını  koruyor.

                                                                                    ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                           2025/ANKARA

  • GÜNÜBİRLİK

    GÜNÜBİRLİK

        Gecenin  yarısıydı, bırakın  yanlış  yerde  beklediğimi  düşünmeyi,  yanlış  yerde beklemenin korkusuyla, endişesiyle  donup  kalmıştım. Taksinin  şoförü,  verdiğim adresi  kesinlikle  anlamamış  olmalıydı. Derken  karanlığın  içinden   devasa  bir  yolcu  otobüsü  göründü.  Otobüs  yaklaştı  yaklaştı,  durdu.  Şoför  indi,  elinde  kâğıtlarla arkamdaki  boş  gibi  duran  binaya  koştu.  Yolcuların  dikkatini  çeken,  üzerimdeki  siyah  şifon elbise miydi  yoksa sol  kolumla sardığım  mavi abajur mu ?.. Yanına  oturduğum  yaşlıca  kadın  gülümsedi :  Bu  yerel  firmanın  otobüs kaptanlarının , şimdiye  kadar peronlarda ,duraklarda  yolcu  bıraktıkları,  eşya unuttukları  duyulmamıştı.

         Kimse  uyarmadı ki ; otobüsün  sayfiyeden  hareket  saatiyle , gece  yarısı  beklediğim şu  ıssız  yerden  hareket  saati  aynı  değilmiş. Telefondaki  ses  sonraki  seferde  yer  var ,deyince  böyle  beklemeye  mecbur  kaldım. Yaşlıca  kadın,  firmayla  ilgili  söylediklerinde  haklı  çıktığı için  memnundu. Halbuki  telefon  eden ve   otobüsün  nerede  kaldığını  soran bendim ;  lafı  uzatmak istemiyordum.  Ama  yol  arkadaşım ne  yaptı  etti, on  saat  süren  otobüs  yolculuğundan  sonra bir  düğüne   katıldığımı  öğrendi. Şimdi  yine  on  saatlik  otobüs  yolculuğuyla  Ankara’ya dönüyordum.

        Davetiyenin  adres  kısmında adı  yazılı  şehrin  inişli  çıkışlı  yokuşları  vardı. İstanbul’a  benzetim. Çıktığınız  yokuşlardan  birinden  görünen  liman,  haziran ayına rağmen  sanki soğuk bir kış  manzarası  fotoğrafıydı . O  zaman  otogar merkezdeydi. Düğünün  yapılacağı salonun  önünden  geçtik.  Ne  kız  tarafından ne oğlan  tarafından erken  gelen  yoktur  herhalde.

         Yaşlıca kadın,  düğün  salonunu ,  düğün  sahiplerini    sordu ; hatta  limana yakın  apartmanlardan  birinde  akrabaları  oturuyormuş. Apartman  pencerelerinden muhtemelen  yük  gemilerini,  vinçleri  filan  seyrediyorlardır.  Ya da  seyretmiyorlardır. Aynı şeylerden  sıkılmış  olabilirler.  Ne  hoş  abajur,  dedi.  Evet,  hoştu gerçekten. Mavi  abajurumu  merak  ettiğini  anladım.  Kucağımda  ne  diye  bir  abajur  taşıyordum; hikâyeyi duymak  istiyordu. Tamam  istiyordu  ama ben,  limana  yakın oturan  akrabalarını   merak  ediyor  muydum ?.. Hayır.   O da,  bulabileceği en  basit seçeneğe yöneldi ; yaşadığı  küçük  sayfiye kasabasını   anlatmaya  başladı.

         İki katlı,  bahçeli   evini,  komşularını,  deniz  kenarındaki  çay bahçelerini, okey  gruplarını  dinledim  bir  süre  ;  okey turnuvaları  bile  oluyormuş. Beklerim,  dedi ;  buyurun  gelin,  çok  memnun  kalırım. Sohbetine karşılık  vermeyerek haksızlık mı  etmiştim ?.. Kadın  beni  evine  çağırıyor ; sayfiyede,  iki  katlı,  bahçeli  evinde ağırlayacak… Hem de gece  yarısı  loş  bir  otobüs  durağında karşılaştığı  ve  hayatında ilk  kez görüp   tanıdığı  birisini… Kendimi  huzursuz  hissettim. “Okey oynamayı bilmem…”  desem. “Aaaa… Olsun  canım,  oturur  bizi  izlersin,  öğrenirsin…”  diyecekti  sanki.

        Şöyle  başlayabilirdim : Anladığım  kadarıyla  şehri biliyorsunuz. O  zaman, düğün  salonunun  ilerisindeki  lunaparkı da  biliyorsunuz. İşte  abajuru,  lunaparktaki  “Halkayı  at,  hediyeyi  kap !”  oyununda  kazandım. Halkayı at,  hediyeyi  kap ! Halkayı at,  hediyeyi  kap !  Orta  yaşlarda  bir  adam,  bağırarak  müşteri  çekmeye uğraşıyordu. Attığın  halkayı,  daire  biçimindeki  düzenekte  dönüp  duran sıralı  ördeklerin  boynuna  geçirmek  gerekiyor. Kolay  zannetmeyin  sakın. Beş  halkanın  hediyeleri alt  rafta, on  halkanın  hediyeleri  üst  raftadır. Abajurun üç  rengi  vardı : Kırmızı,  mavi,  turuncu;  maviyi  seçtim.

        Salona  elimde  abajurla  giremezdim. Lunaparkta  vakit  geçirdiğimi,  halkayı  atıp  abajuru  kaptığımı söyleyemeyeceğime  göre…Neden  söyleyemeyecekmişsin,  dedi yol arkadaşım. Düğün evi  uzakmış ; yeni  yapılan  kooperatiflerde. Gitseydin  karnını  doyururdun  bir  güzel. El  açması baklava  yerdin . Keşkek de  yapmışlardır  mutlaka. Yorgunmuşsun. Eeee,  nereye  bıraktın  abajuru,  diye  sordu yaşlıca  kadın.  Düğün  salonunun  girişindeki  vestiyerimsi  yere  bırakmıştım.  Vestiyer  dediğime  bakmayın,  görevli  mörevli  yoktu.  Kaybolsa,  biri  alıp  götürse  kime  hesap  soracaktım  değil mi ?.. Ayrıca   bu  tür  oyunlarda  şanslı  olmadığıma  inanmıştım hep ;  ilk  kez  şans  benden  yanaydı. Kanıtı da mavi  abajurdu.  Bıraktığım  yerde  bulamasaydım itiraf  edeyim  üzülürdüm.

        Abajurumun  çalınma,  kaybolma ihtimalini,  yeni  yapılan  kooperatiflerde  hâlâ  ev taksidi  ödeyen   bir  tanıdığının  başına  gelen  dolandırıcılık  olayına  nasıl  bağladı anlamadım.  Dolandırıcılar ,  sözde,  yangın söndürme  tüplerinin  çalışıp çalışmadığına bakacaklarmış ;  her  daire  için  ödenmesi  gereken   para  varmış… Ev  borcu  öderken bir de dolandırıl… Olacak  iş mi…

                                                                                         ESİN    BAYRAKTAR

                                                                                                2025 /ANKARA     

  • ZİYARETİN AMACI

    ZİYARETİN  AMACI

          Şehir  burada  neredeyse  bitiyor.  Bittiği  yerde ,  beş  bloktan  oluşan sitenin  giriş  katındaki  dairenin salonunda bir  adam  televizyon  seyrediyordu. Akşam  saatleriydi. Karısı  pazara  turşuluk  almaya  gitmişti. İşten  döndüğünde kocasını  hâlâ  televizyon seyreder  görünce  ağzını  açmadı  kadın ; sabah  sözleşmişlerdi ama  pazara tek  başına  çıktı. Adam mı ?.. İnanmayacaksınız ; kadının  pazara  gidişinden  on  beş  dakika  sonra  gelen  Cinayet  Masası Dedektifi Üstün  Umar’a  rağmen  televizyonu  kapatmadı ; sesini  kıstı,  göz  ucuyla  seyretmeye  devam  etti. Salonun  köşesine  konulmuş  büyük  kuş  kafesi  Dedektif’in dikkatini  çekti.

        Konu  başkaydı. Belediyenin açtığı  kurslarda görevli  bir  öğretmen  kaybolmuştu.  Dosyanın  Üstün  Umar’a  gönderilme  sebebiyse olayın  cinayet  olma ihtimaliydi. Gel  gör  ki  adam,  kafesteki  papağanın  kaybolmasıyla daha  ilgiliydi. Evde  oradan  oraya  gezip duran  papağan, kafesi  pek  kullanmazdı. Karısının  belediye kurslarına  gittiğini  elbette  biliyordu. Geçen  yıl  kadın, kucağında  orta  büyüklükte  bir  karton  kutuyla eve geldi.  Hatta  o  gün  kırkyama  kursuna kayıt  yaptıracakmış ; sabah  çıkarken söylemişti.  Kadın, karton kutunun içindeki  papağanla  kurs  binasına  gidemeyince  maalesef   kırkyama  sınıfında  yer kalmamıştı.

        Banka  emeklisi adamın  omzundan  inmeyen  papağan  rahat  rahat  uçsun, konsun   diye  sehpalara,  koltuk  kenarlarına  gazete sermişler. Şimdi hem   kafes  hem  ev bomboştu.  Neyse  işte canım, sonuçta  kırkyama kursu dolunca fen  bilgisi  öğretmeni  kadın  çaresiz ahşap  rölyef   kursuna  kayıt  yaptırmış . İnce bir  ses  geldi  koridordan ; adam  kalktı,  gitti. Cinayet  Masası  Dedektifi  Üstün  Umar,   fen  bilgisi  öğretmeni  kadının haftanın  bir  günü  ahşap  rölyef kursuna  devam  ettiğini,  ahşap  rölyefe  yeteneği  olmadığı  gibi merakı  da  olmadığını çoktan  öğrenmişti.

         Saçlarını  koyu  yeşile  boyayan ve   kendini sanatına adamış  öğretmen,   yıl  sonu  sergisi  için  mutlaka  bir  çalışma  yapması  gerektiğini söyleyip  duruyordu  kadına. Hem  telefon  kayıtları gösteriyordu ki  ahşap rölyef  kursu öğretmeni,  şu  an  pazarda  turşuluk  seçen  kadına, eserini bitirmesi için iki  gün  süre  tanımıştı.

        Bizim  kız  suçiçeği  çıkardı,  diyerek  döndü  banka  emeklisi. Dedektif  birden  düşündü: Su  çiçeği  çıkarıp  çıkarmadığını  hatırlamaya  çalıştı. Adam yine  televizyona  baktı. Bakmakla   yetinmedi  sesini  açtı  biraz ;  güldü. Abisiyle on  altı  yaş  var  aralarında,  dedi. Yine  güldü.

       Şehrin  neredeyse  bittiği  yerde aynı  sitede  oturan , aynı  kursa  giden,  derste  anlatılanları harfi  harfine  uygulayan  altmışlı  yaşlardaki  üç  kadına  göre   kurs  öğretmenleri büyük  sanatçıydı. Fen  bilgisi  öğretmeni  arkadaşlarının  biraz  devamsızlığı  vardı  ama  yaptıkları  fena  sayılmazdı. Üstün  Umara  öyle  geldi ki kadınlar  ne  çare  yeteneksiz arkadaşlarına  acıyorlar  onu  dışlamıyorlardı. Acıdıkları  diğer  bir  kişiyse  kaybolan  öğretmendi.  Dedektif,  garip  şekilde  birbirine  benzeyen bu  üç kadından  hiçbir  şey  öğrenemedi.

        Kadını  belediyenin  kursundan  aradıklarında  pazar  arabasını  çeke  çeke  yürüyordu.  Adı  soyadı söylendi.  Doğruladı.  Öncelikle yılı  başarıyla tamamladığı  için tebrik edildi. Kursun  ikinci  aşaması  için  kayıtlar  başlıyordu. Geçen senenin  kursiyerlerine öncelik tanıyacaklardı. Hem  ikinci  aşamanın  sonunda  kalfalık  sertifikası  alabilecekti. Kalfalık  sertifikası  demek,  ileride  kendine  ait  bir  atölye açma hakkı  kazanmak  demekti. Kalfa  olmak,  kendine  ait atölye  açmak fikri  güzeldi. Kurs  öğretmeni, yıl  sonu  sergisine  ahşap  rölyefi  yetiştirmesi  için kaç kere  aramıştı. Tebrik  edildiğinden, kursun  devamı  için öncelik  tanındığından   haberi  var mıydı  acaba ?.. Kızılay’da  bir  yerdeydi   sergi.  Gidemedi tabi.  Banyoya  üst  kattan  su  akıyordu. Usta  gelecekti. Akşama, akşama… Ustanın  işi uzamıştı.  Gidemedi : zaten   yeşil  saçlı  öğretmen de  bir  daha  telefon  etmedi.

        Şehrin neredeyse  bittiği, sitelerin  doldurduğu  böyle  mahallelerde  zoraki  açılmış  hissini   uyandıran kafeler  vardır. Tozludur,  korkutucudur çoğunlukla. .Pazar  arabasını  çeken kadın,  hiç tereddüt  etmeden içeri  girdi. Plastik  sandalyelerden,  masalardan  birine  geçti. Garson  delikanlı  çayı  fincanla  getirdi ;  masaya  bıraktı. Kadın,  kırıntıları,  çay  lekeleri temizlenmemiş   masada,  atölyesini  düşündü  yeniden.   

        Cinayet  Masası  Dedektifi  Üstün  Umar,  çalıştığı  okulun  arka  bahçesinde bulduğu  papağanı  eve  getiren  fen  bilgisi  öğretmeni kadını  daha  fazla  beklemek  istemedi. Bu  ziyaretten  çıkan  sonuç ,yeşil  papağanın  kaybolmasıyla   yeşil  saçlı kurs  öğretmeninin  kaybolmasının  aynı  zamana  denk  gelmesiydi.

      Dedektif  apartmandan  çıktı. Karanlıkta,  sitenin  bahçesinde bir  kameriye  fark  etti. Kadınla  konuşması gerekiyordu. Belki  kimsenin  bilmediği  ayrıntıları  biliyordu.  Üstün  Umar’ın   arabasıyla  uzaklaştı.  Kadın, pazar  arabasıyla  sitenin  girişine  yaklaştı. Emekli bankacı,  salonun  ışığını  söndürmüş,  televizyonu  karanlıkta  seyrediyordu.

                                                                                         ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                               2025/ANKARA

  • İYİ BİR ALIŞVERİŞ

    İYİ  BİR  ALIŞVERİŞ

        Bin  dokuz  yüz  yirmili  yılların bitmesine yakındı.  Hanımı , ne  olduğu  bilinemeyen  bir  dertten hakkın  rahmetine kavuştuktan  sonra   Ali  Paşa  da eline  geçenle  toprak almaktan  vazgeçti.  Fakat  yanlış  anlaşılmasın ;  bu  vazgeçme ,  kadıncağızın ölümüyle ilgili  değildi. Adam , o  toprakları sürüyor, ekiyor,  biçiyordu. Alnının  teriyle   kazanıyordu. Emine  dedi ki ;  baba,  çitiriklerin  aşağısını da alsan… Sedirdeydi  Ali  Paşa,  yer  minderindeki  kızına  bakmadı  bile. Alacaktı da  ne olacaktı… Elin hergelelerine   mal mı  bırakacaktı… İki  kızını  evermişti ; Emine de  yakında  gider.   

         Ali  Paşa’nın  tek oğlu, anasının  elli  ikisinden sonra, Ankara’dan  bir  kızla  kalkıp  geldi. Haber  kasabada  hemen  yayıldı. Akça  pakçaydı  kız. Mangal  yanan  dip  odaya  aldılar ; sessizce  bekledi.

         Oğlan, babasının  yanına  çıktı. Emine,  dip  odadaki  etekli,  bluzlu, sessiz  kızı pek  sevdi. Yıllarca anlattı  herkese. Çünkü  hoşgörülüydü  Emine.  Ama Ali  Paşa,  oğlunun evlilik  kararına  hiddetlendi. Kabul  etmedi. Evin tek  oğlu  da  babasının  yanından   aşağı  indi ; aldı  kızı,  gitti. İzmir mi,  Aydın mı ?.. Gören,  duyan  olmadı. İzmir,  dediler  en  fazla… Çoluk  çocukları, torun torbaları olmuştur  belki ; unutuldular.

        Kim  toprağını elden  çıkaracaksa Ali  Paşa’nın  çarşıdaki  dükkanına giderdi. Ali  Paşa,  susam  yağı  küpleri,  zahire çuvalları arasında otururdu. “Paşa”  deseler de paşa  değildi  aslında ; çok  toprağı  vardı sadece. Harman eder, ekin  kaldırırdı.   Adam boylu  bosluydu, geniş  omuzluydu. Hele  uzun  paltosuyla  çarşıdan evine yürürken bir  görseydiniz; kasaba küçüktü ,  nüfus  azdı.

         Gülsüm  Kadın, sabah  ezanından sonra, Allah  rızası  için  yine  geldi. Türbeyi çalı  süpürgesiyle süpürdü. Sandukaların  altında  yatanlar kimlerdi ,  adları  sanları  neydi  hepsini bilirdi ;  tek tek sayardı . Bu  kızı,  şu  oğlu,  berideki kardeşi  diye sıralardı. Bazen  yatsının  ardından da  varırdı  türbeye ; türbeyle  evi  karşı  karşıyaydı   zaten. Derdine  derman arıyordu. Düşündü ; bulamadı. Düşüne  düşüne  sokağa  adımını  attı. İlerideki uzun karaltıyı fark  etti. Karaltı,  evlerin  önünden  çarşıya  doğru kayboldu.  Gülsüm  Kadın  bu  tesadüfü,  türbeyi  süpürmesine  bağladı. Horoz öttü  yakınlarda.

        Kadınlar  öyle  bir başlarına  çarşıya giremezlerdi. Ama kafasına  koymuştu Gülsüm  Kadın. Madem  tek  çare  İstanbul’du ; parasız da  olmayacağına  göre… Gelinin  kırkı  çıkmıştı. Bebeği  hemen  İstanbul’daki  hastaneye  götürün,  demişlerdi. Yüreği  ferahladı  gelinin.  Beşiğin  üzerine  örtülü  sarı  tülbenti çekti  aldı. Uyuyordu  bebek. Kaynanasına  güvendi.  İstanbul’daki  hastaneyi söyleyen  ebeye  güvendi.  Başka  kime  güvenecekti ki… Gülsüm  Kadın,  kundaklanmış  torununu kucakladı. İyice  büründü  bürgüsüne. Yukarı  sokaklardan  dolandı. Kıyılardan,  dar  aralıklardan  geçti.  Ali  Paşa’nın dükkanına  giden  yolu  uzattı.

         Dudağı  yarık  doğmuş  kız  bebeğin yüzüne  baktı  Ali  Paşa. Komşuydular  Gülsüm  Kadın’la.  Bürgüsüne öyle bir  sarınmıştı ki  kadının   sadece  tek  gözü  görünüyordu. Yalvarırcasına konuştu  Gülsüm ;   babasından  kalan  tarlayı  söyledi. “ Sen  alıver Ali  Paşa,  ayağına  düştük !  İstanbul’da dikiyorlarmış bu  damağı… Para  lazım…Babası harpten dönmedi,  benim  adam  yatalak… Ne  yaparız,  ne  ederiz ?..  Allah’ını  seversen ;  koca  kız  olunca  kim  alır bunu böyle,  everemeyiz  sonra…”

         Emine,  her  ne  kadar  saf  deseler de   aslında  saf  değildi.  Onlara  sert  baksa da, homurdansa da çok  severdi  babasını. Tek  oğlu  çekip  gidince  mal  mülk,  toprak  almayı  bırakan babasına  kızsa  ne  olacaktı,  kızmasa  ne  olacaktı değil mi ?.. Elin  hergelelerine mal  bırakmayı  istemiyordu Ali  Paşa.  Elin  hergelelerinin  kim  olduğunu  biliyordu  saf  Emine. Kızmadı  babasına. Haklı  bile  buldu.  Gülsüm Kadın’dan  aldığı  tarlayı  öğrenince de bunun  iyi  bir  alışveriş  olduğunu  düşündü.

                                                                                                             ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                                                   2025/ANKARA

  • BARIŞMA

    (İLK OLARAK 05.04.2023 TARİHİNDE AYNI BAŞLIKLA PAYLAŞILDI.)

       Ben en küçük kız kardeştim. Yaşlandım.  Senin de  yaşlandığını  duyuyordum ; yalnızlığını… Fakat her gün, bir vakitler kahve kokan ama artık kimsenin kalmadığı o  büyük  eve  iniyordun  yavaş  yavaş, bıkmadan usanmadan. Akşam  olmadan  dönüyordun.

        Bilip  bilmeden  konuşmasınlar.  Para  pul  yüzünden değildi  şu hâlimiz. Kalkmışlar, kendileriyle  kıyaslıyorlar  bizi. Yok  konuşmuyormuşuz,  yok selamı  sabahı  kesmişiz… Halbuki kaç  kere  geldim seni görmeye, seninle konuşmaya… İşe  gitmişsin, yokmuşsun, köyün birine yolcu  götürmüşsün. Kavgaya karışmandan  korkardım; başını  derde  sokacağın için üzülürdüm. Rüyamda  görsem inanmazdım olanlara.  Geniş  yoldan da inmiyormuşsun eve. Benim  aksi  abim  aralardan,  derelerden,  dalların, bostanların  içinden inermiş  evin  önüne. Düşecek  kalacak bir  yerlerde,  gören, duyan olmayacak . Neyden, kimden   kaçıyorsa … Aaaaah ah !.. Aksi abim ;atlayacak,  hoplayacak  hâlimiz mi  kaldı

      O  kadar  çok  insana  öfkelendin ki  içlerinde  ben de  vardım. Bağlara  doğru  yürüyüp havuzdan  evin  yoluna  sapınca  yutkundum. En  küçük  kız  kardeştim . Aslında  abimle,   çarşının  tam  ortasında   yüz  yüze  gelmişliğimiz  bile  vardı.  Öfkeni  anlamamak  zordu. Tanımadın  beni  ya da  tanımak istemedin. İki yabancı gibi kalakaldık.

       Malı  mülkü  paylaşamadığımızı  söylediler  ya…  İşte  o  an  karar  verdim yanına  gelmeye. “Gitme, lafını  sözünü  bilmez,  üzülürsün…”  dediler. Her şeyi göze  aldım. Haber  gönderirdin bana ; onlar da,  sağ olsunlar,  taşırlardı haberlerini. Bağırıp  çağırıp savurduğun  sözlerle evi  terk  ettiğini de  başkalarından  öğrendim .Ev  kalabalıktı. Hep  kalabalıktı  zaten. “Sana  mı  düştüydü ?..” dediler  geçenlerde;  düşündüm.  Bana  mı  düşmüştü  gerçekten… Sırtlandım yükü,  ses  çıkarmadan.

        Aksi  küçük  kız  kardeştim.  Abisi  diğerlerine   kızgındı.  Ama  en  büyük  payı küçük  kız  kardeş  aldı. Ölümlerden  birinde  abime  sarılıp ağladım. Abim  öylece  durdu, sarılmadı bana. Bu yolu çok  yürüdüm. Giderken,  dönerken,  konu  komşuya  bir  şey  götürürken,  konu  komşudan  bir  şey  getirirken ; keşke koşturmasaydım , diretmeseydim,  zorlamasaydım   uzakta  durmazdın değil mi ?..  Koca  karpuzu  taşıyıp da  küçük  kız  kardeşini  babasıyla konuşurken duyunca   karpuzu   eşiğe bıraktığın  gibi  çekip  gitmezdin. Tanırım  seni.

        Sabahtan  değil  öğleden  sonraları  iner,  dediler. Kalktım,  geldim. Köpek  bağlamışsın  ileriye.  Korkmadım.  Tahtalardan  kapı  çakmışsın. İyi  etmişsin. “Atsan da, vursan da  geldim  ben…”  dedim.   Kahve  kokuyordu. Evin  kalabalıklığını  unutmuşum, havadaki kahve kokusunu unutmuşum.  Kavrulurdu  kahve  çekirdekleri  ,  kavrulan çekirdekler çekilirdi. Abim  kahve  pişirirdi  babama. Herhalde  bu  yüzden  alışamadım  kahve pişirmeye.

                                                                                            ESİN  BAYRAKTAR

                                                                                               ANKARA/  2025

  • DOKTORUN TAHMİNLERİ  BÖYLEYDİ

    (17/02/2021 TARİHİNDE “ADRES” İSİMLİ ÖYKÜ VE 08.02.2025 “AYRILIK AKŞAMI” İSİMLİ ÖYKÜ OLARAK PAYLAŞILDI.)

           Ruh ve  Sinir  Hastalıkları  Doktoru  Veli  Şekip  Aydın,  dizüstü  bilgisayarının  üzerine  çay dolu  fincanı  devirdiği  ve  telaşla  kâğıt peçete aradığı sırada  Siteler  otobüsündeki  tartışma  büyüdü  büyüdü … Otobüs  Ankara  Hastanesi  durağına  geldiğinde  kavga çoktan ağız  dalaşına  dönmüştü.  Nişanda  takılanlardan  tutun da  karşılıklı verilen  hediyelere, bohçalara  kadar  başa  kakılmayan  kalmadı. Merakına yenilip  göz  ucuyla delikanlıyla genç kızı süzen yaşlıca  bir  teyze dışında kimse  dönüp  bakmadı.  Şoför, böyle durumlara alışkın olmanın rahatlığıyla gayet  sakin  bir  şekilde sürdü otobüsü. Güzergâhta herhangi  bir  değişiklik  olmadı.    

        Giriş katındaki  muayenehanesine  henüz inmeyen Doktor Veli  Şekip  Aydın, aynı apartmanın en üst katındaki evindeydi. Cinayet  Masası  Dedektifi  Üstün  Umar bir hafta sonra  bu eve  geldi ;  kapı ziline  bastı. Konu, fotoğraftaki  genç  adamdı ; genç adam motosiklete binmişti . Motosikleti  sürüyor muydu  yoksa  sürüyor  gibi  yapıp  poz mu  vermişti anlaşılmıyordu.  Zaten  dedektifin  öğrenmek  istediği  bu  değildi ;  fakat  doktor,  dedektifin soru sormasını beklemedi : Bilgisayarcı genci  tanıdı.  Sonra da  üzerine  çay  fincanı  devrilen dizüstü  bilgisayarını  düşündü.  Klavyesi  değişecekti.  Motosikletli genç,  bilgisayarın  modeline uygun  parçaların şu  anda ellerinde olmadığını  söylemişti. Sipariş verecekti.  

       Dedektif Üstün Umar, tavana  kadar   kabloların,  yazıcıların dizili olduğu rafların  arasında bir  tabureye oturdu .  Doktorun  bu  işle  bir ilgisi  olmayabilirdi. Bilgisayarın tuşlarına devrilen  çay  fincanı yüzünden  hemen  yakınındaki  servise gitmişti  o  kadar. Belki de dedektifin oturduğu tabureye oturmuştu …

        Hayır,  dedi   Veli  Şekip  Aydın, ben tabure görmedim.  Ortalık karmakarışıktı. Oturacak  yer  yoktu.  Sürekli  gittiğim bilgisayarcı kapanmış ;  ilerideki  çay  ocağını  işletenler burayı tarif  ettiler . Sanki  bilgisayar  hurdalığındaydım. Antre,  mutfak, salon,  koridor…  Her yer  plastiklerle doluydu.  Ortada  dikildim bir  süre. Diğer tarafa uzanan koridorun  sonunda  biri, Berna’yla,   bağıra  bağıra  konuşuyordu. Eminim ; telefonun öbür  ucundaki kişinin adı   Berna’ydı.  Yine “Hayır…”  dedi  Ruh  ve  Sinir  Hastalıkları  Doktoru  Veli  Şekip  Aydın ;  Berna’yı  tanımıyorum.

        Şüphelenilecek  kişi   Doktor  Veli  Şekip  değildi. Veli Şekip, Siteler  otobüsündeki tartışmadan  haberdar olmalarını sağlamıştı. Telefonda Berna,  motosikletli  genci sakinleştirmeye çalışıyordu . “Hemen  karar  verme,  sonra üzülürsün, sonuçta o senin nişanlın, bu şekilde devam edemezdik…”   gibi şeyler mi  söylüyordu  acaba ?.. Belki de yaşadıkları yüzünden kendini suçlu hissediyordu. Doktorun  tahminleri böyleydi.  Ama  Berna’yla  motosikletli  genç  arasında  ne  vardı  bilemezdi. Dedektif,  otobüsteki  diğer  yolcuları,  otobüsün şoförünü  dinlemek istedi.  İlerideki  çay  ocağını  işletenler de Berna  ve  motosikletli  gencin aralarında ne olduğuyla ilgili ip uçları verebilirlerdi.

        Nişanlılar, otobüs  Sıhhiye’ye varmadan  önce  farklı  duraklarda  indiler. Delikanlı, Sıhhiye Köprüsü’nden Kızılay’a kadar yürüdü. Erken çıkmıştı evden ; kahvaltı etmemişti. Seyyardan simitle ayran aldı. Metro çıkışında durdu.Simitten koca parçalar ısırdı , ayranı dikti. İnsanlar oradan oraya akıyorlardı.

    Berna eski bir dizüstü bilgisayarı için klavye siparişi aldı. Siparişin  numarasını antetli  kâğıdın  köşesine yazdı  ; motosikletli gençle  aralarında  şöyle  bir  konuşma  geçti :  “…tamam,  çocukla  gönderiyorum… Depoda  varmış…” Motosikletli genç “…geliyorum ben, gönderme çocuğu…” dedi. Güldü Berna, sonra da telefonundaki kedi videolarını açtı .

        Ruh  ve  Sinir  Hastalıkları  Doktoru  Veli  Şekip  Aydın mı ?..Neredeyse Kızılay’ın  merkezinde,  muayenehanesiyle  evi  aynı  apartmanda  olan  değişik  bir  adamdı  sadece.

                                                                                                 ESİN  BAYRAKTAR

                                                                                                        2025/ANKARA

  • ESKİ  KOMŞUMUN  ÖLÜMÜ

    (İLK OLARAK 02.09.2022 VE 25.06.2024 TARİHLERİNDE

    “ESKİ KOMŞUNUN ÖLÜMÜ” VE “ÜST GEÇİDE DOĞRU YÜRÜRKEN” BAŞLIKLI HİKÂYELER OLARAK PAYLAŞILDI.)

         Böyle  şeyleri  pek  yapmam.  Yani  bizi de  götür,  bizi de  götür  diyenlere  tiyatro  bileti  almam.  Oyun  bir  polisiyeydi . Üç  dört  yıldır  filan oynuyordu. Karın  yolları  kapattığı  kış gününde  eski  köşkte  mahsur  kalanlar  birer  birer  cinayete kurban  giderken,  aralarında  tesadüfen bulunan  dedektif, olayı  çözüveriyordu.  Hayatta  tesadüfler  olur. Eski  komşumun  ölümünü  öğrenmem  gibi… Oyunun  başlamasına daha  vardı. Ulus’a gideceğimizi zanneden arkadaşıma “Hayır…”   dedim ; Ulus’a  gitmiyoruz. Tiyatro salonu  Ulus’ta  değil. Arkadaşım ,madem tiyatro salonu Ulus’ta değil ; pardösü  yakasının  tamiri  için  İzmir  Caddesi’ndeki  terziye uğrarız o zaman, diye devamını getirdi .

        Yaz  sonunda Ankara’ya döndüğümüzde  eski komşumuzun taşındığını öğrendik. Fino  köpeğini de  alıp gitmişti. Ayak  sesi  duyduğunda  ortalığı  yıkan kıvırcık,  siyah  tüylü  finonun  adı  neydi ?Unutmuşum. Ondan  korkardım .  Bir  akşam  apartman merdivenlerini çıkarken,  eski  komşumuzun,  sokak  kapısının  aralığından bakıp beni  beklediğini gördüm.

    Market  torbalarına  doldurduğu  kitapları, fotokopileri, dosyaları  gösterip  bunları  bana  vermek  istediğini  söyledi.  Çünkü  kitaplardan, fotokopilerden, dosyalardan   faydalanacak  birilerini kesinlikle   tanıdığımı  düşünüyordu. Finodan korktuğumu bildiğinden sokak kapısını tam açmamıştı galiba. Ama fino görünürde yoktu. Sesi soluğu da çıkmıyordu. Köpeği,  odaya  mı  hapsetmişti acaba?  Doğruydu ,  kitaplardan,  fotokopilerden   faydalanacak  tanıdıklarım vardı. Bu olay, eski komşumuzun taşınmasından çok önce gerçekleşmişti. Belki de taşınma fikriyle evi toplamaya, evdeki gereksiz eşyalardan, ıvır zıvırdan kurtulmaya başlamıştı.

       Terzinin camına  “Sahibinden  Satılık”  tabelası  asılıydı.  Yan  taraftaki dükkânda,  renk  renk mukavva  kutularının  arasında  oturan  delikanlı  anlattı:  Mal  sahibiyle  anlaşamayan  terzi   aslında  kendi  dükkânına gidecekmiş  ama  ondan da  vazgeçmiş. Terziliği  bırakmış,  makinelerle  ilgili  bir  işe  girişmiş. Cicili bicili mukavva kutuları arasında kendini kaybeden arkadaşım, pardösü yakasının tamirini  unutmuşa benziyordu. Delikanlıya göre terzi, makine alıp satma işine girişmekle büyük hata yapmıştı.

       Eski komşumun ölümünü öğrendiğimde, polisiye tiyatro oyununun başlamasına kırk dakika kalmıştı.  İzmir Caddesi’nde yürüyoruz. Arkadaşımın elinde ,  az  evvel  satın  aldığı,  yeşil  mukavvadan  bir kutu ; delikanlının  tavsiye  ettiği  terziye gitsek mi gitmesek mi, zaten hemen yapılmaz, pardösüyü bırakmalı, kaça yapacak… Kararsızdık. Caddenin ortasında, eski  komşumun  eşiyle karşılaştık. Karşılaşmanın sevinciyle hâl hatır soruldu.

    Adam kaç yıl önce, apartmanın önündeki ağacın budanan yerini çamurla sıvayıp, sıvadığı yeri de beyaz bir bezle sıkıca sarmıştı. Aradan geçen zamana rağmen bunu hatırlıyor olmama şaşırdı . Gülümsedi.  İşe  yaradı mı bari , diye sordu.  Ağaç, çamurla  sıvanan  yerden  yeşil  sürgünler  vermiş miydi ?.. Ölüm haberinin ardından kalkıp da ” İşe yarayıp yaramadığını hatırlamıyorum…” diyemezdim elbette. Başımı salladım.

    Delikanlının tavsiyesine uyduk. Adresteki  iş  hanının  merdivenlerinden  dönerek  aşağı  indik. Pardösünün yakasını tamir edecek terzi,  tütün ve  tütün  ürünleri  satan  dükkânla  bitişikti. Vitrindeki  nargilenin, tabakaların   gerisinde  boylu  boslu,  kırmızı  suratlı  bir  kadın duruyordu.

                                                                                                ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                                       ANKARA/2025