• Bu İnternet Sitesi içeriğinde yer alan tüm eserler (yazı, resim,görüntü, fotoğraf, video, müzik vb.)yazara ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır.Bu hakları ihlal eden kişiler 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar.

  • ADAK

        Delikanlıyı  bekliyorum. Gelecek.  Kapının  kilidini  açacak. Sokağın  sonuna  doğru  seslenip  birini  çağırdı. Besbelli  duyan  olmadı. Yeniden  seslendi.  Yetmedi. Biraz  yürüyüp yine  seslendi. Dilinden midir,  memleketinden midir  kime  seslendiğini  anlayamadım. Anahtar  olmadan  kapı  nasıl  açılacak… Ne  gelen  var  ne  giden… İşte  bu  yüzden  delikanlı sinirlendi, her işe koşturan olmaktan bunaldığını  saya  saya yürüdü,  kayboldu. Ben de  bekliyorum.     

        Evi  hatırladım.  Duvara  bitişik  merdivenden  üst  kata  çıkılıyordu. Merdiven harap  olmuştu.  Kollukları  çürümüştü . Hem de  kullanılmıyordu  galiba.  Sonunda  anahtarı  getirdi  delikanlı . Biz  eve  değil  bahçeye gireceğiz ; çünkü  adaklık küçükbaşlar  bahçede… Kapının iki  büyük  kanadını ardına  kadar  açmaya  gerek  yok; geçebileceğimiz  kadar  yer  olsun  yeter. Süs  havuzu,  meyve  ağaçları  değişmemiş. Havuzu  plastik  kasalarla  doldurmuşlar sadece. Ağaçlara da  bakan  eden yok. Misafir gelince evin  kedisi  merdivende  otururdu. Baktı  misafir  gitmiyor  bahçeye  inerdi. Ben bu  evi  bilirim. Evin  kedisini de az buçuk bilirim. Sırnaşık  değildi  hayvan.

        Terk  edilmiş bahçenin  bir  köşesini  çevirmişler. Derme  çatma  ağıldaki koyunlar bizi görünce  çaresiz  bir alışkanlıkla  ayağa  kalktı. Delikanlı  benim  ne  diye bahçeye,  ağaca, merdivene  baktığımı anlamamıştır. İşine  gücüne bakıyor  çocuk ; eskiyi,  geçmişi  düşünüp duygulanacak birine  benzemiyor. Adak sahibi ben  olduğuma  göre  seçimi de  benim  yapmam  lazımmış. Siz  seçin,  dedim ; kabul  etmedi: Olmazmış. Canım  sıkıldı.  Ezildim. Yüreğim  sızladı: Seçtim.

        Çok soğuk,  karlı  buzlu  bir  Ankara kışında, merdivenle  çıkılan  üst  katta,  sobanın  yandığı  odadaydık. Çocuktum ; pencereden dışarı  bakıyordum. Sedirlere oturmuş kadınlar  sessiz  sessiz konuşuyorlardı. Çatıların arasından küçük bir  meydanlık görünüyor. Hava  öyle  soğuk  öyle  soğuk ki  kömürün sıcağı bazen yetmiyor.  Soba  yanan odayı, pencereden görünen meydanlığı  yeniden  görmek  istedim. Odanın  duvarında  ayna,  aynanın  altında  içi neredeyse  her  şeyle dolu bir  büfe, büfede  kahve  fincanlarının  arasında  evin  kızlarının  vesikalık  fotoğrafları dururdu. Kızlar  sabah  erkenden işe  giderlerdi. Onlar  hazırlanırken kedi  ayak  altında dolanır. Kendi  kendine  hoplar  zıplar… Duvardaki  aynanın, aynanın  dibindeki  büfenin yeri  boştur. Aynayı  bırakmışlardır  belki ; niye  bıraksınlar  aynayı ?.. Eski  olduğu  için, taşımaya  değmeyeceği için  bırakmışlardır… Büfe,  fincanlar,  vesikalık  fotoğraflar  toplanmıştır.

        Bu  adak   da  nereden  geldi  aklıma ?.. Geldi  işte ; adağımı  yerine  getirmem  gerekiyor. Evin  sokağına  varmak için  dar  bir  aralıktan  geçmeli. Karşılıklı  evlerin camları  neredeyse  dip  dibe. İşte  aralıktan  geçerken  “Ben biliyorum  buraları…” dedim. Merdivenlerin sağlamlığına güvenseydim üst  kata  çıkardım. Ama üst  kata  çıkma  niyetimi  önce  delikanlıya  söylemeliydim. Delikanlı da  “Hah !..Bir  bu  eksikti…” derdi.  

        Sıkıca  tuttuğu küçükbaşı , iki  kanatlı  kapıya  doğru  zorla  sürükleyen  delikanlının peşi  sıra yürüdüm. Yürüdük. İleride,  tek  katlı, beyaz  kireçle  boyanmış  yapının  mavi demir  kapısına vardık.  Dışarıda  durayım. Kaldırıma sıralanmış  kadınlar,  erkekler bana  bakıyorlar. Dışarıda  durma  iznim  de yok ; dar aralıktan  hızlı  adımlarla hemen  geçip ana  caddeye, kalabalığa karışmak  istiyorum.  Evin  kızlarının her  sabah  işe  giderken yaptıkları  gibi…

                                                                                              ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                                 2026/ANKARA

  • ESKİ  KOMŞUMUN  ÖLÜMÜ

         Böyle  şeyleri  pek  yapmam.  Yani  “Bizi de  götür,  bizi de  götür…”   diyenlere  tiyatro  bileti  almam.  Oyun  bir  polisiyeydi . Üç  dört  yıldır   oynuyordu : Karın  yolları  kapattığı  kış  gününde  eski  köşkte  mahsur  kalanlar  birer  birer  cinayete kurban  giderken,   aralarında  tesadüfen bulunan  dedektif, olayı  çözüveriyordu.  Hayatta  tesadüfler  vardır.  Eski  komşumuzun  ölümünü  öğrenmem  de bir  tesadüf sonucu oldu.

          Ulus’a  gideceğimizi zanneden  arkadaşıma  “Hayır…”   dedim ; Ulus’a  gitmiyoruz. Tiyatro salonu  Ulus’ta  değil.  Arkadaşım  “Madem  tiyatro  salonu  Ulus’ta  değil ;  pardösü  yakasının  tamiri  için  İzmir  Caddesi’ndeki  terziye uğrarız  o  zaman…”  diye  devamını  getirdi.

        Yaz  sonunda Ankara’ya döndüğümüzde  eski komşularımız karı  kocanın  taşındığını  öğrenmiştik. Fino  köpeklerini  de  alıp gitmişlerdi. Ayak  sesi  duyduğunda  ortalığı  yıkan kıvırcık,  siyah  tüylü  finonun  adı  neydi ? Unuttum. Ondan  korkardım . Bir  akşam  apartman  merdivenlerini çıkarken  kadının ,  sokak  kapısının  aralığından baktığını  gördüm.  Meğer  beni  bekliyormuş. Plastik  market  torbalarına  doldurduğu  kitapları, fotokopileri, dosyaları  işaret  edip   bunları  bana  vermek  istediğini  söyledi.  Çünkü  kitaplardan, fotokopilerden,  dosyalardan   faydalanacak  birilerini kesinlikle   tanıdığımı  düşünüyordu. Finodan korktuğumu  bildiğinden sokak  kapısını  tam  açmamıştı galiba. Ama  fino  görünürde  yoktu. Sesi  soluğu da  çıkmıyordu.  Köpeği,  odaya  mı  hapsetmişti  acaba?  Doğruydu . Kitaplardan,  fotokopilerden   faydalanacak  tanıdıklarım  vardı.

        Bu  olay,  eski  komşularımızın   taşınmasından çok  önce gerçekleşti.  Belki de  taşınma  fikriyle  evi  toplamaya, evdeki  gereksiz  eşyalardan,  ıvır  zıvırdan kurtulmaya  başlamışlardı.

         Arkadaşımın  terzisi  dükkânı  kapatmış. Hemen  yan  tarafındaki dükkânda renk renk mukavva  kutular  satan  delikanlı  anlattı: Mal  sahibiyle  anlaşamayan  terzi sinirlenmiş. Aslında  kendine  ait  bir dükkân  varmış ama  oraya da  gitmekten de  vazgeçmiş. Efendime söyleyeyim, terziliği  bırakmış. Makinelerle  ilgili  bir işe girişmiş.

         Cicili  bicili  mukavva kutularının albenisiyle  arkadaşımın  başı  döndü. Delikanlının dediklerini  duymuyor gibiydi. Pardösü  yakasının  tamirini de  unutmuşa benziyordu.  Delikanlıya  göre  terzi,  makinelerle ilgili  işe girişmekle büyük hata  etmişti.

         İzmir  Caddesi’nde  yürüyorduk. Arkadaşımın elinde   az  evvel  satın  aldığı,  yeşil  mukavvadan  bir  kutu var. Mukavvacı  delikanlının tavsiye  ettiği  terziye gitsek mi  gitmesek mi karar  veremedik ;  daha  doğrusu arkadaşım  karar  veremedi ; pardösünün sahibi o.  Zaten  hemen  yapılmaz,  pardösüyü bırakmalı, iyi  olur mu  olmaz mı,  kaça yapacak  filan diye  diye  caddenin  ortasını  bulduk. Eski  komşumun  eşiyle karşılaştım. Karşılaşmanın sevinciyle hâl  hatır  soruldu.

        Eski  komşumun ölümünü öğrendiğimde, polisiye tiyatro  oyununun  başlamasına kırk  dakika  kalmıştı.

        Adam  kaç yıl  önce,  apartmanın  önündeki ağacın budanan  gövdesini  çamurla  sıvayıp,  sıvadığı  yeri de beyaz  bir  bezle  sıkıca  sarmıştı. Aradan  geçen o  kadar  zamana  rağmen  bunu  hatırlıyor  olmama  şaşırdı . Gülümsedi.  İşe  yaradı mı bari , diye sordu.  Ağaç, çamurla  sıvanan  yerden  yeşil  sürgünler  vermiş miydi ?..Düşündüm : Hatırlamıyordum. “Ya, siz  o  ağaca  nasıl  çıktınız ?  Merdiven mi kurdunuz ? Tırmanmış olamazsınız…”  demek de  anlamsızdı. Eşini  kaybetmiş  birine kalkıp da “Bilmem… Yeşil sürgünler  verdi mi  vermedi mi…”  demek de içimden  gelmedi.  Başımı  salladım.

        Delikanlının  tavsiyesine uyduk. Adresteki  iş  hanının  merdivenlerinden  dönerek  aşağı  indik.  Pardösünün  yakasını tamir  edecek  terzi,  tütün ve  tütün  ürünleri  satan  dükkânla  bitişikti. Vitrindeki  nargilenin, tabakaların   gerisinde  boylu  boslu,  kırmızı  suratlı  bir  kadın ayakta  duruyordu.

                                                                                                ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                                       ANKARA/2026

  • EVİN ATI SATILMADAN ÖNCE

    EVİN  ATI  SATILMADAN ÖNCE

        Şimdi  anlatacaklarım evin  atı  satılmadan  önceydi.  Yaz  sıcaklarında  bostanlar  gece  sulanırdı. Uykunun  tam  ortasında  su  nöbetine  kalkılırdı. Suyu  kaçırmamak  gerek. O da su  nöbetine  tek  başına kalkar . Niye  tek  başına ? Savaş  yılları… Dul  kaldığında  yirmi  dört  yaşındaymış.  : İki  çocuğa,  kayınvalideye,  kayınvalidenin  kayınvalidesine bakacak.  Kayınvalide, kayınvalidenin kayınvalidesi  onun evlenip gideceğinden  korkarlarmış. İsteyeni de  var üstelik.

        Suyu  kaçırmamak  gerek… Sebzeler,  meyveler,  asmalar  su  ister. Gece  zifirî  karanlık. Gemici  feneri  gaz  lambası  ışığında  bel  küreğinin  sapını  tutar ;  Allah  korusun  gelse  biri,  yaklaşsa  karanlıkta… Gencecik kadın ; tatlı uykusunu  böler, suyu  bekler.

       Evin  atı  satılmamıştır. Kızı  evlenir.  Damadın  kiraz  bahçesi  kasabanın  üç  kilometre  dışında. Damadın  ailesi  kalabalık ;  yazı  kiraz  bahçesindeki bağ  evinde  geçirirler. İşleri  güçleri hiç  bitmez.  Üç  kilometrelik  bir  mesafeden söz  ediyoruz. İnternete  baktım: Arabaya, otobüse,  taksiye  göre  hesapladı. Kadın  o  sırada  elli  yaşında  ya  var  ya  yok…Kadın biner  ata,  çıkar  yola ; kızını,  damadını,  torunlarını  görmeye gider. Bazı  günler yürür. Giderken  yürür,  dönerken  yürür. Toplamda  altı  kilometrelik yol… Döndükten  sonra da  kuyudan  çektiği  buz  gibi  suyla  yıkar  bacaklarını.

        At  satılınca  yerine cip aldılar. Ama  çok  sonra olur ; torunları vardır  artık. Doru  at  gitti,  yerine  cip  geldi. Cip  daha  çok  iş  görecek ; arkaya üstü  açık  römork  taktılar. Daha çok  yük  taşınacak. Doru  atın  bir  fotoğrafı  yok. Cipin,  römorkun  fotoğrafı  var doru  atın fotoğrafı  yok. Keşke kadın  atın  sırtındayken  çekilmiş  bir  fotoğrafı  olsaydı. Tabii,  böyle  bir  fotoğraf için kasabanın  fotoğrafçısını  çağırmak icap  edecekti. Dul  bir  kadın  için olanaksız  işler  bunlar… At  satılınca  kadın, üç kilometreyi  hep  yürüdü.

          Ata  binip de kızını,  torunlarını yokladığı günlerden  birinde  ahbabı bir  kadını  terkisine  almış ; kadın da  kasabaya  dönüyormuş. Ne güzel,  yol  arkadaşlığı ederler.  Çene  çala  çala giderlerken  ahbap hanım,  sen  düş !  Bizimki, arkasındaki  yolcunun düştüğünün farkında  değil. Bir  ses, bir  inleme,  bir  bağırma filan da  duyulmamış. Eh, uçsuz  bucaksız  ekin  tarlaları ;  kimse  duymamış,  kimse  görmemiş. Oturduğu yerden  yuvarlanıp giden  kadın hafifçe   toparlakmış. Yuvarlandığı  yerden  seslenememiş garibim, kalakalmış öylece . Kim bilir ne  zaman anlaşıldı  düştüğü… Öbürü de dünyadan  habersiz ,  konuşa  konuşa yola  devam  edermiş…

        Su  nöbetine  kalktığı  gecelerden  birinde de  uzaklardan gelen  ışığın, koyu  karanlığı aydınlattığını  fark  etmiş. Göz  gözü  görmez  karanlık  gökyüzünde bir ışık belirmiş. Korkmuş,  heyecanlanmış ; gök  kapısı  zannetmiş  ışığı. İşte,  bütün  duaların  kabul  olduğu  andır. Şükrediyormuş. Her  kula  nasip olmayacak  şey çıkmış  karşısına. Başlamış dua  etmeye ;  gök  kapısı  kapanmadan sıralamalı  dualarını.  Meğer  bağ  komşularından  birinin ev  kapısı  açık  unutulmuş. İçerideki  ışık, projektör  gibi yayılmış zifirî gökyüzüne.

          Kaç  yıl  önceydi  ; Mars’ın Dünya’ya  en  yakın  olduğu  günlerde insanların bu tabiat  olayını  kaçırmamak  ve  keyifle izlemek için  açık  alanlarda  semaver  yakıp  çay  demlediklerini  hatırlıyorum. İki  kadının  at  sırtında konuşa  konuşa gittiği zamanlarda  Mars Dünya’ya mı  yaklaşmış,  Dünya’dan mı  uzaklaşmış kimin  umurundaydı  ya da bu olaydan kaç  kişinin haberi  vardı ?..  İn  cin  top oynuyordu  etrafta.  Üzerinden  neredeyse  doksan  yıl  geçti.

        Atın  arkasından düşüp  yuvarlanan  kadıncağızı  merak  ettim.  Bilen  yoktu. Kahkahalarla gülerek  “…Herhalde geri dönüp bulmuştur ahbabını, tarlaların  ortasında bırakacak hâli yok…”  dediler. Ama yine de  merak ettim,  zavallıcığın  koluna,  bacağına bir  şey  oldu mu,  diye…

                                                                                                              ESİN  BAYRAKTAR

                                                                                                                    ANKARA/2026

  • KIRK ÜÇ YIL

    KIRK ÜÇ  YIL

        Hamide  “Rahmetli  şimdi  burada  olsaydı, tanımadığım  bir  erkekle , evde  böyle karşılıklı  oturduğumu görseydi…”  dedi ve  hafifçe  kırıttı.

        Dedektif  Üstün  Umar,  tepsiye  kat  kat yaydığı  yufkaları  yağlayan kadına  şüpheyle  baktı. Hamide  kısa  boyluydu,  tombuldu,  başı  yemeniliydi.  Sedat  Görgülü’yü evliliklerinin başında, nedense  birkaç  kez  terk  etmiş,  birkaç  kez de  pısırık,  beceriksiz  kocasına  geri dönüvermişti.

        Cinayet  Masası  Dedektifi  Üstün  Umar,  mutfak  masasının kenarında,  taburedeydi. Buraya geliş  nedenini   kadına  hatırlatmak  istedi. Hanımefendi,  Sedat  Görgülü  cinayetini  araştırıyoruz.  Hem   dikkatinizi  çekerim,  karşılıklı  oturmuyoruz. Siz  ayaktasınız. Su  böreği  yapıyorsunuz. Yarın  kocanızın  yedisiymiş … Konu  komşuyu çağıracakmışsınız… Dedektif  bunları  düşündü  ama  düşündüklerini  söylemekten  vazgeçti. Hamide  üçüncü  yufkayı önce  sıcak  suda  haşladı  ardından buzlu  suyla  dolu kaba yavaşça bıraktı . Metal kaşık  kullanıyordu. “ Su  böreğini de  pek  severdi  rahmetli…”  diye  kendi  kendine  konuştu.   

    • Kocanızın,  arkadaki  eski  kömürlükte  ne  işi  vardı ?
    • Emekli oldu ya… Bir  şeylerle  uğraşıyordu kömürlükte.  
    • Keçiören’deki  daireden  ne  zaman  haberiniz  oldu  ?
    • Kiracı  aradı  başsağlığına… Kadın, yazdan beri parasız  oturuyormuş . Bisikleti  var kömürlükte.
    • Kimin bisikleti,  kadının mı ?
    • Sedat’ın… Gençliğinde  meraklıymış bisiklete  binmeye ; paslı,  dökük bir  şey.  İnerdi, pis yerde sağını  solunu kurcalardı… Hırsız  dadandıydı kömürlüklere,  kırmadık  kilit  bırakmadı… Kim  ne  yapsın senin  hurda  bisikletini…
    • Siz  neredeydiniz  o  sırada ?
    • Hangi  sırada ?
    • Cinayetin işlendiği  sırada.

            Hamide,  diğer  kaptan  peynirli  harç  aldı.  Peynirli  harcı, yaydığı  yufkanın  üzerine  parmaklarıyla  serpti. Kocası  kömürlükte  bisikletle  uğraşırken kendisinin  nerede  olduğunu söyleyecekti  herhalde:

    • Altın günündeydim.
    • Altın  gününe geç gitmişsiniz  ama ; soruşturmada öğrendik.
    •  Kuyumcuya uğradım,  altın  aldım… Amaaan… Saklarsa  saklasın ; yuva  kadar  ev,  ne  işe yarayacaksa… 
    • Keçiören’deki  evden bahsediyorsunuz yanılmıyorsam…
    • Kötü  niyetli  olmayacaksın şu  dünyada. Tavanları  akmış  hem… Onartmaya kalksan ev  parası  gider. Bak  sakladı da  ne  oldu ; sonunda  çıktı ortaya.

        Kadın  birden  durdu. Haşlamak  üzere  eline  aldığı  yufkayla Üstün  Umar’a  baktı. Şu  polis,  onun  Keçiören’deki  evi  önceden  gördüğünü  anlamış mıydı  acaba ?.. Maalesef iş  işten  geçmiş,  Cinayet  Masası  Dedektifi  Üstün  Umar  Hamide’nin Keçiören’deki  evi  bildiğini  çoktan  anlamıştı.

         Kendimi çok  beğenirim,  dedi  Hamide. Rahmetliyle  evlendik. Bana  göre  değildi.  Hayallerimde başka başka  hayatlar  vardı ;  başka  başka giyim  kuşamlar,  güzeldim  ben… Kaşım,  gözüm,  saçım  güzeldi…Bu  hâlim  aldatmasın  sizi… Çoluk  çocuk da  olmadı ; kısmet  değilmiş. Yürüttük  bugüne  kadar.  Gitsem  nereye… Maaşım yok ki… Baktım  anama  babama,  yengemlere hizmetçi olacağım… Ya  Sedat’ tan  daha  iyisini de bulamazsam…

    -Kiracıyı tanıyor musunuz ?

    -Nereden  tanıyayım  kadını ?

    -Kadın  olduğunu  biliyorsunuz  ama…

    -Başsağlığına aradı ya…

    -Kızgın  değilsiniz  o  zaman ?

    -Kime ?  Kadına mı ?

    -Hayır,  Sedat  Görgülü’ye ;  kocanıza…

    -Niye  kızayım ?

    -Teyzesinden  miras  kalan  evi  sizden  sakladığı için…Size  güvenmiyordu galiba. Çekip  giderdiniz. Boşanma davası açardınız. Malında  mülkünde  hak  iddia  ederdiniz.

    -Malı  mülkü mü ? Ayol,  ölenin arkasından konuşulmaz  ;  mal  mülk  sahibi  olacak  adam değildi Sedat. Baksanıza  kadından  aylardır  kira  almıyormuş. Bedava… Oh ne  âlâ…

    -Yalan söylüyorsunuz,  dedi Dedektif.

    – Vallahi  billahi…  Kadının  parasız  oturduğunu  dünya  alem  biliyormuş…

    -Ondan  bahsetmiyorum ;  altın  almayı  unuttuğunuz  için kuyumcuya uğrama yalanından  bahsediyorum. Kuyumcuyla da konuştuk…

    -…

    -Sedat  Görgülü,  arkadaki  eski  kömürlükte,  bisikletin  paslı  kısımlarını  tel  fırça  ile zımparalıyordu. Biri  geldi.

       Hamide  birden  atladı:

    -Hayır… Ben  değilim…

    -Sizsiniz  demedim  zaten  fakat  kim  olduğunu  biliyorsunuz.

        Kadın  hâlâ  yufka  haşlıyordu.

    -…

    – Altın  gününe  gidiyordunuz ;  eve  neden döndünüz ?     

    -…

        Bundan  kırk  üç  yıl  önce,  ilkokul  öğretmeni  pısırık,  beceriksiz  Sedat  Görgülü’ye   çok  uzaktaki  teyzesinden,  Keçiören’de  iki  oda,  salomanje,  sobalı bir  daire  miras düştü. Kapının  zili  çaldı.  Adam heyecanlandı ; belki de karısı Hamide , yine pişman olup  geri dönmüştü.  Hayır,  postacıydı  gelen. İki oda,  salomanje,  sobalı  dairenin miras  haberini  taşıyan  zarfı  getirdi. Soğuk bir  şubat ikindisiydi. Sedat  Görgülü,  zarfı  antrede  açtı. Mirası öğrendi. Öğrendikten  sonra  gitti,  ocağa çay  koydu. Sonra da   matematik  yazılı  yoklama  kâğıtlarını  okumaya  kaldığı  yerden  devam  etti. Soru  beş : Bakkaldan  alınan tahin  helvası dörde bölünür. Her  parçanın  bilmem  ne  kadarı  yenir. Geriye  kalanı  bulun. Pısırık,  beceriksiz  ilkokul  öğretmeni Sedat  Görgülü,  çok  uzaktaki  teyzesinden  düşen  mirası  bir  yıllık  karısından  sakladı.

        Hamide,  altın  gününe  götüreceği  altını evde  unuttuğu  için geri  döndü. En kötüsü  evin anahtarlarını da  unutmuştu. Neyse ki  kocası  kömürlükteydi.  Belki  bulurum ümidiyle  çantasını  karıştıra  karıştıra  arkaya  yürüdü. Kocasının  sesini  duydu. Kimle  konuşuyordu ?.. Yumuşak,  sıcacık  bir  ses… Gülmeler filan… “Baaak  seeen…  Dur  ben  geleyim  de  ayrıntıları  senden  dinleyeyim…”  gibi şeyler söylüyor adam. Genç  bir  kızken  giydiği  kırmızı  ekose  etek,  ceket takımını  hatırladı Hamide.  Herkesten  farklıydı,  farklı  olmaktan  mutluydu.  Çaresizdi ;  Sedat  Görgülü’yü  kırk üç yıl  sonra  terk  edemezdi artık. İki  oda,  salomanje,  sobalı  apartman  dairesini  ondan  saklasa  bile terk  edemezdi. Kiracı  kadından  kira  almasa bile…  Kocası,  telefonun  diğer  ucundakiyle   konuşmaya  devam  ediyordu. Hamide  son  olarak  Sedat  Görgülü’nün  ağzını  yayarak  gülüşünü ,  “Gelirken  ne  getireyim güzelim …”  sözünü  hatırladı.

        Kömürlükten  çıktı. Üstünü  başını  düzeltti. Kömürlüğün  tozu,  pisliği bulaşmış mı  diye  kollarına,  eteğine  baktı. Parmaklarına bulaşan  pası yıkaması  gerekiyordu. Üçüncü  kata  çıktı.  Altını  ve  kendi  anahtarlarını  portmantonun  üzerinde bırakmıştı. Nasıl  göründüğüne  boy  aynasında  yeniden  baktı. Kumaştaki pas lekesi kolay  kolay  temizlenmezdi.  Seyranbağları’ndaki   apartmandan  epeyce  uzaklaştı. Dolmuşa  bindi. Dolmuştan  indi.  Sedat Görgülü’nün  ev  anahtarlarını,  karşısına  çıkan belediye  çöp  torbalarından  birine  attı. Sonra da  altın  gününe gitti.

        Hamide,  su  böreğini  gözü  kapalı  yapardı. Altın  gününe  giderken  eve  ne  diye döndüğünü düşünüyordu. Taburede  oturan  şu  polis,  nasılsa öğrenecekti her şeyi…Su  böreği  yapmaya  devam  etti,   çünkü rahmetli  kocası  su  böreğini  çok  severdi. 

                                                                                           ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                             ANKARA/2026

  • ŞARKI

        Kadın, televizyon  programında  deli  bir  kahkaha  attı.  Bakışları  bile  deliydi. “Hayır,  zannedildiği  gibi  aşk  şarkısı  değil …”  dedi. Sonra  çatlak  sesiyle  şarkıyı  söylemeye  başladı: “Damarlarımda  kan  kalmamış,  zavallı  kalbim  ne  yapsın…”   Durdu.  “Hastanelik  oldum…”  diye  kameraya  bakmadan  kendi  kendine  konuştu : “ Gözlerimi  açtığımda kocaman  bir  salondaydım . Kabloları  göğsüme  bantlanmışlar;  ayakkabılarım  ayağımda… Şimdi  bu  şarkıyı düğünlerde, gece  kulüplerinde,  partilerde  çalıyorlar.  Romantik  danslar  yapılıyor…İnanın  hoşuma  gidiyor. O  kocaman  salonda  gözlerimi  açtığım saniyeyi unutuyorum. Yanımdaki  sedyede  kabloların,  hortumların  arasında  yatan  ihtiyar  adamı unutuyorum. Doktor  kızdı  bana ;  damarlarımda  kan  gerçekten  kalmamış. Nasıl  haberim  olmazmış… Yolda nasıl  yürümüşüm, nasıl  yaşamışım, nasıl  konuşmuşum,  nasıl  yazmışım, nasıl beste  yapmışım…”

        Kadın  yine  güldü : “Doktoruma  teşekkür  etmeliyim ; ilham kaynağımdır  kendisi.”  Kameraya  döndü:  “ Canım  doktorum,  sana  sonsuz  teşekkürler… Bana  kızdığın  için  sana  kızgın  değilim… Eeee… Kan  olmayınca  kalp neyi  pompalayacak…”  Ardından  öpücük  gönderdi kameraya ; şarkının geri  kalanını  söyledi.

       Meslek  lisesi mobilya  ve  iç  tasarım bölümü mezunu  Sercen, televizyon programını seyredemiyordu çünkü  çalıştığı  radyoda,  çarşıdaki tavuk  dönercinin  reklamını  yapmak  zorundaydı: “Çok  yakınız, halk  eğitim  merkezinin  çaprazında, köşedeyiz. Efsane  menümüzü  mutlaka  deneyin. Tavuk  dürüm,  tavuk  servis,  tavuk  İskender, tavuk  beyti,  patates  kızartması, turşu  çeşitleri, özel  soslar, salatalar… Tadına  doyamayacak,  yine  gelmek  isteyeceksiniz.”

       Tavuk  döner  reklamı, hiç  tanınmayan  yerel radyo  kanalının  frekansından  etrafa  yayıldı . Yerel  radyo,  Ankara-  Kayseri  arasında  bir  yerlerdeydi .  Reklamı  veren  iş yeri  sahibi  uyardı,  Sercen’i ; “Birader  ne  biçim okuyorsun… Kibar,  çıtkırıldım ; şey  gibi… Dönerciyiz  biz, tövbe  tövbe…Sesin çıksın yahu, duyan  duymayan  kalmasın !..”   Uyarıları  ciddiye  aldı   Sercen. Sonuçta emir  kuluydu.  “Şey  gibi”  nin  ne  olduğu  üzerinde durmadı. Reklamı, adamın  istediği  şekilde okumaya  çalıştı.

         “Çok  yakınız, halk eğitim  merkezinin  çaprazında  köşedeyiz..” derken sesi çıkıyordu  aslında. Tavuk  dürüme geldiğindeyse duygusallaşmaya  başlıyordu. “Yine  gelmek isteyeceksiniz.”  bölümünde şiirsellik tavan  yapıyordu. Sercen’e   bıraksalar  sonbahar  hüznünden,  uzaklara  giden  sessiz  yollardan, dumanlı  dağlardan, üzerine  basılıp  geçilen  sararmış  yapraklardan  bahsedecekti. Yirmili  yaşlardaki  delikanlının  hayallerini  bilseler.  Yeter ki  ona  şans  tanısınlar.  “Arkadaş, sen her  gece  böyle  konuş…”  deseler… Keşke… Şarkılar  çalsa,  anlatsa,  yazsa,  anlatsa… Kimsenin bilmediği  müzikleri  bulsa,  değişik  ülkelerden sesler, hikâyeler  taşısa…

        Baktılar olmayacak,  radyodakiler,  delikanlının  reklam metinlerini  okumamasına  karar  verdiler. Peki,  reklam  metinlerini  kim  okuyacak ?  Başka  eleman  yok. İşini  onun  kadar  severek  yapan  eleman  hiç  yok.

          Şarkıcı  kadının  bakışları  artık  deli  değildi. Şarkısını  söyleyince normale dönmüştü : “ Evet,  doğru ; dışarıdayken,  yani  günlük  hayatın  içindeyken insanlar  beni  tanımıyorlar , kim  olduğumu anlamıyorlar. Sinemada  film izliyorum,  sosyete  pazarlarını  geziyorum, şehirler  arası otobüs yolculukları  yapıyorum.”  Kadın, televizyon  programında kameraya  bakmadan  bunları  anlatırken  tavuk  döner  reklamı  bitti. Sercen,  çarşıda  yeni  açılmış  halı  mağazasının  reklamına  geçti : “ Halı, kilim, yolluk  koleksiyonlarımızı  mutlaka görmelisiniz. Ayaklarınızın  altında  yeni bir  dünya… Bekliyoruz…Renk  renk,  motif  motif halılar… Açılışa  özel  kampanyalarımızla ve  hediyelerimizle  emrinizdeyiz…” 

        Halı  mağazası  reklamı ,  hiç  tanınmayan  yerel  radyonun  frekansından etrafa  yayıldı. Hemen  yakınlarda, karanlıkta  ilerleyen  Doğu  Ekspresi’nin  yemek  vagonuna  ulaştı. Kulaklıkla  radyo  dinleyen  kadın  yolcu,  gülmemek  için  kendini  zor  tuttu.  Halıların reklamını   yapan  romantik radyocu ,   “Damarlarımda  kan kalmamış,  zavallı  kalbim  ne  yapsın.” ı  tüm  sevenler  için çalacağını  anons  etti.

         Sercen   tavuk döner  ve   halı  mağazası  reklamlarını yapmak  zorundaydı ; televizyondaki programı  seyredemedi. Şarkının gerçek  hikâyesini  öğrenemedi. Şarkıcı kadın da  aynı  programı ve  elbette  kendini  seyredemeyenlerden biriydi .  Trenle uzun  bir  yolculuktaydı.  Romantik  radyocuya  gülüyordu  o  sırada . Yemek  vagonu  pek  kalabalık sayılmazdı ;  kulaklıkla  radyo dinleyen  kadını   kimse bilemedi.  Normal hayatta tanınmadığını, geçen hafta  çekilen televizyon programında açıklamıştı  zaten.   Tren  uzaklaştı;  frekans  zayıfladı,  zayıfladı, kayboldu.

                                                                                            ESİN  BAYRAKTAR

                                                                                                ANKARA /2026

  • ARJANTİN PALAS

    ARJANTİN  PALAS

         103 numarada  kalan  Esma  “Güçlü  yönünüz  nedir ?”  sorusuna  takıldı. Esma’nın  güçlü  yönü  neydi?.. Tek  başına  otobüse  binip  büyük  şehre  gelmek mi ?.. Kız  başına  otelde  kalmak mı ?..  Yarın  mülakatta sorarlarsa,  “Tek  başıma  otobüse  binip Ankara’ya geldim…” mi diyecekti ?..  Kapıya  güvenmiyordu.  Metal  kısımları  paslanmış küçük  komodini  itti. Gece odaya  girmeye  çalışan  olursa  komodin engellerdi  belki  ya da kapı açılırsa  komodin devrilir, Esma  gürültüye  uyanırdı. “Ankara’da  kalacak  yerim  yok. Bir  yakınımın  yanımda gelmesine  yetecek  maddi  gücümüz  yok…”  Genç  kız,  otobüste verilen  kutu  meyve  suyuna  uzandı.

          Bedia  Abla,  Roma’da  dondurmacılık  yapan  oğluna  aşağıdaki  satırları  yazdı:

     “… Baktım,  binanın  içini  dışını  baştan  aşağı elden  geçirmek  boyumu  aşıyor, sadece  süpürgelikleri  cilalatmaya  karar  verdim.  Geçmişte ,  alçı  işlerini  yaptırdığımız  ustanın  telefonunu buldum. Yanındaki genci gönderdi. Delikanlı  sabah  geldi. Hâlâ çalışıyor.

           Oradaki   hayatını  bırakıp   Ankara’da,  dedenden miras  eski  bir  oteli işletmezsin  galiba ?..Neyse  şimdilik  süpürgelikler  göze  hoş  görünsün.  Cilayı yapan  çocuk, “Akşam  dokuza  kadar  devam  ederim…”  dedi . Müşteri  az  zaten. Genel müdürlüğe yakınız ya  mülakat sınavına  girecek  gariban gençler var odalarda. “Adı neden  Arjantin  Palas Oteli ?..”  diye  soruyorlar. Bilirsin, hep  merak  ederler.  Hamamcıda da   yalanın  bin  türlüsü…  ;   sesimi  çıkarmıyorum.  Üç  beş  kuruş  damlıyor  hamamdan. Babandan  kalan  emekli  maaşına  şükrediyorum. Senin  para  durumun  nasıl ?..   

       Hayat … ; kalkar  dönersin  memlekete. Çarşaf,  nevresim  değiştirmekten, oda temizliğinden  şikayetçi  değilim. Gücüm  yetiyor  bakalım…”

        Arjantin  Palas  Oteli  ve  Hamamı  logolu  kâğıtlardan  beş  on tane  kaldı.  Astarı  yüzünden pahalıya geleceğinden yenileri sipariş edilmedi. Bedia’nın  aklına,  oğluna mektup  yazmak  geldi. Yazmak  hoşuna  gitti. Gün geldi  logolu kâğıtlar bitti. Bedia, son  mektubu düz,  çizgisiz, beyaz  kâğıda  yazdı.  O  sırada bir  şarkı  duyuldu  hafiften. Süpürgelikleri cilalayan delikanlıya, müşterileri  rahatsız  etmemek  kaydıyla  müzik  dinleyebileceğini  söylemişti .Delikanlı  koridorda  yere  oturmuş, bacaklarını  uzatmış ; işini  bir ressam  edasıyla yapıyor. Müzik  sesi  yanı başındaki  pilli  el  radyosundan  geliyor.

        Esma,  çorbasını  içerken  güçlü  yönlerini tekrar  tekrar düşündü ;sıraladı. Mesela  tavanı  rutubetten  kararmış  otel  odasından, koridorun  sonunda  ortak  kullanılan  tuvaletten,  tuvaletin  iki de  bir  açılıp  kapanan  kapısından, kapının gıcırtısından  şikayetçi  değildi. Yatağın  çarşafları  bile  nem  kokuyordu. Olsun; bir  geceliğine   dayanırdı.

         Bedia,  Allah  var, kibar  kadındı. Kocasını kaybetti  ama kayınpederinden onlara  miras  kalan  oteli  bırakmadı,  elinden  geldiğince  derleyip  topladı . Odalara  Arjantin  Palas  logolu  mektup  kâğıtları  ve  zarfları  yerleştirdi. Bir  gün  olsun  ağzından  “Ya  benim  kayınpeder  gezmeyi  tozmayı  severmiş. Karısını,  çocuğunu  yanına  almadan  o  ülke  senin  bu  ülke  benim  dolaşırmış. Hatta  bin dokuz yüz  ellili  yıllarda Arjantin’e gitmiş. Günahı  boynuna,   bir  gönül macerası olmuş  bu  seyahatte. Tangoya  filan da meraklıydı   rahmetli… Nedense  artık… Belki de  otelin  adını  bu  yüzden Arjantin  Palas  Oteli  ve  Hamamı  koydu. ”  lafı  duyulmadı.  

         Esma,  otelci  kadını  tanıyamadı  önce. Kadının  üzerinde  ekose  bir  sabahlık, saçlarında da  ıslak  boya  vardı.  Lobide,  kılıfları  yıpranmış  koltuklarda  bir  delikanlıyla karşılıklı oturmuş  su  bardaklarından çay  içiyorlardı ;  çaydı herhalde. Koridorda boya yapan  genç  değil miydi  o ?.. Esma, başı  önde  merdivenlere  yöneldi.  Sanki  arkasından  biri  onu  yakalayacakmış  gibi basamakları  hızla  çıktı. Tavanı  rutubetten  kararmış  odasına kavuşmak  için  can  attı , kapı  açılmadı. Anahtar,  kilidi açmıyordu. Epeyce  uğraştı;  hayır… Aşağı  inip  yardım  istemeyi  hiç  istemedi  Esma ama  başka  ne  yapabilirdi. 

        103 numaralı  odada  kalan  genç  kız  öyle  çabuk  geçti ki  Bedia  “Taze  çay  var,  alır  mısınız…” diye  seslenemedi  bile.

        Abla,  dedi  Tuğrul ;  evde  vukuat  çıkmış, bizimkiler  bitişik  komşularla  kavga  etmişler, komşunun  kocası  kapıya  dayanmış  filan…  Konu  komşu ayaklanmış, polis  gelmiş… Bedia, ara  sıra   101  numaralı odada  kalırdı. Marketteki  indirimden  aldığı  ucuz  boyayı  sürdüğü  saçlarıyla  adama  baktı. Olayın ne  olduğunu  biliyordu  zaten. Tamam,  dedi adama ;  sen  git. Kadın düşündü: Resepsiyonu  gece  kim  bekleyecekti ?  Yarım  saat sonra da boyayı  yıkamalıydı.

         Delikanlı,  söz  verdiği  şekilde  dokuza  kadar  çalıştı ; işi  tamamladı. Oğlunu  hatırladı  Bedia.  Roma’da  dondurmacılık  yapan  oğlundan  bahsetti. Hani   kabartmadan  heykel  var ; korkutucu  bir  surat  heykeli ;  yalan  söyleyenlerin  elini  ısırırmış  yani  öyle  inanıyorlar;  işte oğlunun çalıştığı  yere  çok  yakındı bu heykel.

         Bedia  Abla  yarım  saat  sonra  saçlarını  yıkadı. Oğluna  yazdığı  mektubu  gece on iki sıralarında  tamamladı:

        “… Tuğrul’a da inanmıyorum. Bu  kaçıncı  bahane. Yok  komşuyla  kavgaymış , yok  polis  gelmiş…  Geç  anam  geç ; ben  seni  bilmez miyim…  Süpürgelikleri  cilalayan  delikanlı da  rutubeti  hamama  bağladı. Hamamı  iptal mi  etsek  acaba ?.. Delikanlı   iyi bir insan,  hem saygılı ; resepsiyonda  duruverdi  sağ olsun. 103  numaranın kapı  kilidini  açtı. Çay  içtik,  sohbet  ettik;  seni  anlattım  biraz.

         Kilit  yapıldı  yapılmasına da  odada  kalan  kız  başka  bir  oda  istedi. Anladım ;  kapı  içine  sinmedi. “Taze  çay  var…”  dedim,  teşekkür  etti. Ben  öyle  sabahlıkla, saçımda  boyayla otelin içinde dolaşmam ki… Mecbur  kaldım,  ne  yapayım…”

                                                                                              ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                                   ANKARA/2026   

  • ÇULLUK  AVI

         Çulluk  avıyla   filan  ne  işim  olurdu ;  üstelik  ertesi gün  Ankara’ya dönecektim. Sabah  erkenden müvekkilimle  görüşecektim.  Suat’ı  kıramadım.  Bak, yukarılar  sonbaharda  ayrı  güzeldir,  dedi ;  aklımı  çeldi. Avukattı  babam. Çocuktum;  köylere  tahkikata  giderken  yanında  götürürdü beni. Eskinin  brandalı  cipleriyle,  içimiz  dışımıza  çıka çıka yaptığımız  yolculukları  hatırladım.

        Tahminimce  Yukarı  Bayır’a  varınca biz külüstürden  iner,  yürürdük. Şoför arabada kalırdı. Kalmadı. Çoraplı  ayaklarını uzatır uyurdu. Uyumadı. Tahminimde  yanılmışım.

         Daha  rampaya  ulaşmadan   “Aha  bizim köy,  şöööööle…Yolunu  asfaltlamadılar…”  diye  başıyla işaret  etti. Bir  küfür  savurdu  ardından. Zaten  iki lafın birinde  sövüyor. Benden başka da  rahatsız  olan  yok  gibi…  Şimdi,  dedi ; köyde anamın  evinde, odun  sobasının  başında… Oooooh… Sıcak bazlama, tereyağı, koyun  peynirinden  keş… Ön  koltukta  oturan  Suat’ın  kucağındaki  Rio havladı. Şoför  güldü;  çekinmeden  açık  açık  sövdü  yine : “Seni  gidinin…  Bak  nasıl da  biliyor  ağzının  tadını…”  Yüzümü  astım. İçim  sıkıldı.

        Motor,  egzoz  aynı  anda  bağırıyor. “Hah…”  dedim.  Kaldık mı  rampada !..  Far  ışığında  kar  sepeliyordu. Rio  tekrar  havladı.  Lastikler  yerinde döndü. Dönmüyor  kayıyordu. Ne  Suat  ne de arkada  yanımda  oturan  Yılmaz,  arabalarını  dağ  yollarına  vuramadıklarından  şu  sağa  sola  söven  adamla  anlaşmışlar.  Yılmaz  umursamazdı; “Çalışmazsa yürürüz  canım,  çoğu  gitti  azı  kaldı… ”  dedi.  Dikiz  aynasına  takılmış  karışık  boncuklar sallanıyor. Zifirî  karanlık. Nereye  yürüyeceğiz. Kabanımın  iç  cebindeki  küçük  defteri  çıkarıp  yazmaya  başlasam ; doksanlı  yıllardan  kalma  bir külüstürle çulluk  avına  gidiyoruz.  Şoförün  köyü yakınmış.  Yalnızmış  anası. Şoför  gaza  basıyor  basmasına da külüstür  tıkandı galiba. Suat  da  “Yürüyelim…”  diyor. Hepimiz  yürümeye  karar  vermiştik,   külüstür  çalıştı,  daha  doğrusu  rampayı  tırmandı. Külüstürün  koltuk  döşemelerine gömülmemize ramak  kalmıştı.

        Çocukluğumun  anılarını yeniden  yaşamak  istemiştim. Kahverenginin,  sarının, yeşilin her tonunu görmekten,  belki  bir  kayanın  üzerine  çıkıp  uzaklara  bakmaktan, güneşin  doğuşuyla başlayan  sesleri  dinlemekten  ve her  şeyi  yazmaktan  mutluluk duyacaktım. Yukarı  Bayır’da   hava  aydınlanıyordu. Ağzı  bozuk  adamın  arabada  bizi  beklemesini  tercih  ederdim. Beklemedi.  Bayır’ın  köylerinden  olduğuna  göre  etrafı  iyi  biliyordu.

        Ne  şoförün  ne  benim  çulluk  avlamakla  ilgimiz  vardı. Kapı  açılır  açılmaz  Rio  atladı. Besbelli  bunalmıştı  hayvan ;çalılıklara  koştu. Suat  sertçe  seslenince tazı geri  döndü. Mızıkladı. Keskin  soğukta yürümeye  başladık. Arabanın  kapılarını  anahtarla zor  kilitleyen  şoför ne  olduğunu  anlamadığımız  bir  şeyler geveledi.

          Ortalık  ışıdıkça meşelikler, boyumuzca çalılıklar,  yaban  armutları  ağır  ağır meydana  çıkıyordu. Bazılarının diplerinde belli  belirsiz  kar tabakası var. Aralarından  akan dereyi  ancak  yaklaşınca  fark  ettik.  Doğanın  gerçek  güzelliğinde  öylece durmak, etrafı  dinlemek huzur  vericiydi.  Yılmaz’la  Suat  biraz ilerimizdeydiler. Rio  görünmüyordu.

        Kuytularda  tatlanmışlarından kalmıştır,  dedi  şoför. Anlamamıştım. “ çakal  eriği  deriz  biz….” diye  devam  etti.  Bir  taş  yığınının  üzerine  çıktı. Ağacın  dallarını  elleriyle,  kollarıyla  karıştırdı,  yokladı. Gerçekten de taş yığınından avucunda dört  beş  koyu  renk erikle atladı  . Erikler hafif ve  yumuşaktı. Soğuğa  rağmen tatlıydı. Islık  sesi  geldi. Kar  yine  sepeliyordu. Öylece  durduk. Suat  heyecanla geldi  yanımıza. Rio  ferma  yapmıştı. Baktık.  Heykel  gibi  donmuş  kalmış  köpek. Ön  ayaklarından  biri  havada. Başıyla,  burnuyla ileriyi işaret  ediyor. Suat da Yılmaz da katıla  katıla gülüyorlar. Koş  kızım,  komutunu  verdi Suat.  Hayvan  koştu,  kayboldu.   Avcılar,  tazıyı  takip  ettiler.

      “Benim küçük  kız…  ”  dedi şoför ; “ Kaçtı  birine… ”  Şaşırdım; neden  şaşırdım ?  Bu  adamın, öyle  kaçabilecek  yaşta kızı mı  vardı ?  Otuzlu  yaşların başındaydı  sanırım.  Hangi  yaşta  evlenmiş,  hangi  yaşta  baba  olmuştu  acaba… Çakal eriği  bulup  getirdiği  yabancıya ,  kızının  birine  kaçtığını söylüyordu. Ben  en  azından  onun  köyünü,  köyde yalnız oturan  anasını  öğrenmiştim. Ne  diyeyim,  bilemedim. Birden  uzakta  tüfek  patladı. Sonra  Suat  ya da  Yılmaz  “Getir  kızım !..”  diye bağırdı. Şoför bunların hiçbirini  duymadı  sanki. “Zor ,  ama  affedersin   değil mi…”  dedim.  Bir  yandan  çakal  eriği  yemeyi  sürdürüyorduk.

         Saklandığı  yerden  havalanan  çulluk,  yaptığı  hatayla  ince,  cılız  ağaç  kümelerine  düştü.  Rio  koştu,  çulluğu  buldu,  ağzıyla  taşıdı, getirdi. Avcılar  Rio’nun  başını, boynunu sevdiler. Kızı  affedip  affetmeyeceği   hiç  konuşmadı  şoför. Küfür  etmedi. Rahatlamıştı. Aynı  taş  yığınının  üzerine  hopladı  bu  sefer.  Çakal  eriklerinin  kalanlarını  toplayacaktı.

                                                                                       ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                         ANKARA/2026

  • PAMUKLU  GABARDİN  KUMAŞTAN

        Akıllı  kızdı  Şenay; geçen  ay  kasabanın   eski  ortaokuluna  memur  oldu.  Okulda  ayrı  odası  bile  var;  hem de  kapısında  adı  soyadı  yazılı.  Kahveci  Tahir’le  Tahir’in  karısı  Zehra,  kızlarının  memuriyetine bir  sevindiler, bir  sevindiler… Tutumlu, eli  sıkı, cimri  ve  pinti  Tahir  ayrıca  sevindi.

        Zehra , askerdeki  oğluna  ördüğü  süveteri  tam  koltuk  altından  kesmeye  başlayacaktı  aniden  durdu. Aklına gelenden  korktu. Allah’ım, inşallah  yanılıyorumdur,  diyerek  yarım  süveteri,  şişleri bıraktı ;  yatak  odasına  gitti. Öyle  gardırobun  kapağını  açıp  aramakla  bulunacak  gibi  değildi. Gömleklerle, pantolonlarla,  ceketlerle, kazaklarla  başladı önce. Sonrasında çarşaf,  bohça,  yastık  kılıfı,  seccade  artık  ne  varsa  hepsini  yatağın  üstüne  indirdi. Giyisi  ve  mefruşat  yığını  ortasında  kara  kara  düşündü.

        Hakikaten  güzel  pantolondu.  Gabardin  kumaştandı.  Kaliteliydi. Rengi  kolay  kolay  atmazdı. Terzi  Hakkı,  Mahmutpaşa’dan  getirdiği  kumaş  topunu  daha  kesim  masasında  açmadan Tahir’in  gözü kumaşa  kaymıştı . Kaç  yıllık  pantolon,  dedi  Şenay ;  babam  unutmuştur  onu. Zehra  yalvardı  kızına: “Nolur  bir  bakıver,  belki  duruyordur…”  Peki,  durmuyorsa  ne yapacaklardı ?  İkisi de ne  yapacağını  bilmiyordu.  Tek  bildikleri,  Kahveci  Tahir’in sövüp  sayacağıydı. Vurup  kırar mıydı ?..  Ama  ağzına  geleni  tutmayacaktı. Anayla  kızın savrukluklarından  başlar,  parayı  sokaktan  toplamadığına  varırdı. Okul  kermesi cuma  akşamına  dek  sürdü.  Kalanları,  satılmayanları  fen  laboratuvarına  topladılar. Pamuklu  gabardin  kumaş  pantolon aralarında  yoktu.  Kadrolu  memur  Şenay,  babasının  pantolonunu  bulamadı.

          Zehra’yı şeytan  dürtmüştü  galiba ;  kızın  çalıştığı  okulun  kermesine  bir  iki  parça da  biz  verelim  hayrına,  dedi. Yemin billah etti ; adamdan  habersiz tek  parça koymadı naylon torbaya. Şimdi  kocası  anlamadan  pantolonu bulsalar,  yerine  assalar…Kermes, kasaba  pazarının  kurulduğu  gün yapıldı  ;  durdular  durdular  pazara  denk  getirdiler. Köylüler  gelir  pazara ; belki  onlardan  biri aldı  pantolonu. Ya kasabadan biriyse  alan ?..  Kahveci  Tahir,  yolda  belde  görür de  pantolonunu tanırsa   … Zehra  olabilecekleri  kuruyor  kuruyor  Tahir’in  “…ulan  benim pantolonun senin  üstünde ne  işi  var…”  a  kadar  gidiyordu.

         Şenay  saçlarını  kızıla  boyatmaya  karar  verdi. Annesinin  evde aranmadık  kıyı  köşe  bırakmayacağını  tahmin  ediyordu. İş  çıkışı  kuaföre  gitti.  Gerçekten de kaç  yıllık  pantolondu ;  on beş yıl  lafı  geçti ya… “Baba,  senin  pantolon var  ya…Kermese  ayırdıklarımıza  karışmış…”  demesi  yeterliydi  aslında.  Ama  gel  bunu annesine  anlat. Nefesi  kesilmiş  gibi  konuşuyordu  kadın. Ya pantolonu  satın alan,  giyip de  Tahir’in  kahvesine gelirseymiş… Kızılın  hangi  tonu  Şenay’a  yakışırdı ; kuaförle  renk seçtiler. 

         Öfkesini  evdekilerden çıkarırdı  Tahir ; esip  gürlerdi. Sabunların nasıl, ne  kadar  kullanıldığına takardı. Sabunluğun suyunda  bırakmayın şunları;  eriyip  gidiyor,  der ; söylenir,  söylenir,  söylenir…Sözde yepyeni  pantolon, yanlışlıkla  kermese yollanmış ;  duyurmadılar bir  süre. Adam,  sabah  erkenden  kahveye gidip  gece  geç  saatte  döndüğünden  anlamadı.

       Gel  sana  bir  pantolon  yaptıralım, diyerek  babasının  koluna  girdi  Şenay.  Terzi  Hakkı’nın  dükkânının  önündeydiler. Yüreği  ağzına  geldi  Zehra’nın. Ama  tutumlu,  eli  sıkı,  cimri ,  pinti  Tahir güldü. Yok  canım, anlamında başını  yukarı kaldırdı. Şenay  belli  belirsiz  göz  kırptı  annesine. Şimdi  anayla  kız,  Kahveci  Tahir’i  zorla  terziye sürüklüyorlardı. Hatta Zehra  kocasına çıkıştı ; kırk  yılın  başı  çocuk  heveslenmiş. İnat etmenin  sırası mıydı… Hem en  son hangi vakit  kendine pantolon  yaptırdıydı… Zehra birden  pişman  oldu  ;  pantolon yaptırıp  yaptırmadığının  vaktini karıştırmasaydı  keşke.  Tahir  “ Gabardinden  pantolon  var  ya,  dolapta  asılı…”  dese  ne  cevap  verecekti ?..  

        Kadrolu  memur Şenay  keyifli  bir anı  kolluyordu. İlk  maaşıyla  ailecek  pide yedikleri gün  evlerine  dönerken  fırsatı  kaçırmadı. Zehra  da  kızından  güç aldı. Adam  on  beş  yıllık gabardin  pantolonu çoktan  unutmuştu. Karısıyla  kızının yanında çocuk gibi  oldu. Şenay  kızıl  saçlarını  parmaklarıyla  geriye  attı.  Bu  renk  ona yakıştı. Ayrı  bir  hava  verdi.

        Kahveci  Tahir’in  pamuklu  kumaştan  gabardin  pantolonu, okul  kermesinde  satılmış. Kim aldıysa  artık  güle  güle  giysin.

                                                                                   ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                       ANKARA/2026

  • DEVREN   KİRALIK VEYA SATILIK

        Ankara’nın  belki son  kokteyl,  dans  salonu  kapanmak  üzereydi. Kapanmanın  nedenlerinden  biri , gürültüydü. Salon  her  ne  kadar binanın  bodrum  katında  olsa da  müzik  başladığında bunun  işe  yaramadığı anlaşılıyordu. Apartman  sakinleri  durumdan  hoşnut  değillerdi. Allah  var,  aşağı  inip   “…lütfen  müziğin  sesini kısar mısınız…”  gibilerinden  uyarılarda  bulunmadılar,  bağırıp  çağırmadılar.  Eğlenceler,  danslar,  nişanlar, kutlamalar    bittikten  sonra gelip  kibarca konuştular.  Şu  an  Leyla,   telefondaki alacaklıyla  işte  böyle  kibarca konuşuyordu:

        “… İnanın  tamamen çıkmış  aklımdan. Ben  nasıl  unutmuşum… Kusuruma  bakmayın…Şimdi  elemanımı  çağırıyorum… Utkuuuu… , sen burayı  bekle,   ben  bankaya  kadar  gidip  geleyim… Ay ,  atlamışım… Bugünlerde  çok  yoğunuz, arka  arkaya davet  ve  sonra  nişan,  yarın  kına  gecesi  organizasyonu…  Ama ödemenizi  hemen  yapacağım. Utku,  çantamı  getirir  misin içeriden… “ 

         Leyla,  alacaklının  telefonuna  on  dakika içinde  bir  tiyatro kurgusuyla  cevap  verirken  Amatör  Fotoğrafçı  Jale  Demiray, elindeki  kartvizitte  yazılı  adresi  buldu  fakat  apartmanın  yan  tarafından  inilen bakımsız  merdivenlerden korktu.    “Kokteyl,  dans  salonu  girişi  herhalde burası  olamaz…” diye  basamaklarda kalakaldı.

        Kapanmanın  nedenlerinden  diğeriyse  Leyla’nın  ticaretten  anlamamasıydı.  Utku  adında  bir  elemanı  var  mıydı ? Evet  vardı  ama  çalışanların  hepsine  yol  verdiklerinden Utku’yu  ancak  iş  çıktığında  çağırıyorlardı.  Leyla  tam  “… Utku,  çantamı  getirir misin  içeriden…”  cümlesini bitirip  de  yüzünü  pencereden  odaya  çevirdiğinde   kapıda  dikilen  amatör  fotoğrafçı  Jale Demiray  ile  karşı  karşıya  geldi;  Jale Demiray’ı  icra  memuru  zannetti. Çünkü  eşi  Fikret  “İcra  memurları  her  an  kapımıza  dayanır…” demişti. Aslına bakılırsa Leyla ,  daha  önce  icra  memuru görmemişti.  İcra  memurlarının  nasıl  geldiklerini,  ne  yaptıklarını biraz  internetten araştırmıştı. Zile  basıyorlarmış, kapı  açılmazsa  çilingire  haber  veriyorlarmış.  Düşündü: Çilingir  kilidi kıracak, kilit  kırılırsa  yaptırmak  için  para  gerekecek. Halbuki  paraya  ihtiyaçları  var. Ödeyemediği  borçlara bir de kilit  masrafı  eklenmesin.  Leyla   “ Kadın,  telefonda  rol  yaptığımı  anladı mı  acaba ?..”  diye düşündü. Üstelik  “…Utku  çantamı  getirir misin…”  derken eliyle,  çantanın  bulunduğu yeri  işaret  etmişti. Fotoğrafçı  kadın, içeriden  çantayı  getirmesi  söylenen  Utku’yu  görmek  için arkasına  baktı;  loş  salonda  kimse  yok  gibiydi.   

        İcra  memurlarının   her  an  kapıya  dayanacağına  kesin  gözüyle   bakan   Fikret  sabah  masaları, sandalyeleri saklamayı  teklif  etmişti.   Leyla  kabul  etmedi. Ya  bir  müşteri gelirse ;  boş  salonu mu gösterecekti.  Hem  nereye  saklanacak  onca  sandalye,  masa… Ben  bulacağım bir  yolunu,  dedi  Fikret ;  çıktı  gitti.

        Leyla,  fotoğrafçı  kadının  salonu  beğenmediğini  anladı. Telefondaki   konuşmadan   onu  deli  zannetmiş  olabilirdi. Ödemeyi  biraz daha  nasıl geciktirebilirim telaşıyla olmuştu  her şey.  Odada  duvara  dayalı  masadaki  elektrikli  çaydanlığın  sağını  solunu  karıştırdı. Sanki  çay demleyecekmiş,  kahve  yapacakmış  gibi  odada  gezindi,  çekmecelere  filan  baktı.

         Amatör  Fotoğrafçı  Jale  Demiray cep  telefonuyla kapı  fotoğrafları  çekmeyi  severdi. Kapı  fotoğrafları  çekmeyi  sevdiğini  Safranbolu’ya  yapılan  gezide fark etti; bu  ilginç  koleksiyonun ilki, üzerinde iki  demir halka olan  ahşap, eski  bir  kapının fotoğrafıydı. Kadın  kurslara gitmedi, derneklere üye  olmadı. Kendi  kendini  geliştirdi. Çektiği  kareler değişti  ama kapı  fotoğrafları  teması  aynı  kaldı. Eğer  Jale  Demiray,  kapı  fotoğrafları  sergisini  burada  açsaydı  Ankara’nın  belki  son  kokteyl, dans  salonu  kapanmayabilirdi.  

        Jale  Demiray , kavak  ağaçlarının   sıralandığı  sokaktan çıktı. Kuğulu  Park’a  doğru  yürüdü.  Salonun  kartını  veren  bankacı  komşusundan bahsetmeyerek iyi  yaptığını  düşündü. Ortak  tanıdık  yüzünden  “ Olur…”  diyebilirdi.  Çay  ikram  edelim,  kahve  ikram  edelim dedi  durdu.  Telefonda kimle  konuşuyorsa  artık ; çantamı  getir,  diye  seslendi ;  ne  gelen  var  ne  giden…Kocasıyla  kızı  heveslendirmişti  onu  fakat  o  kadar  parayı da  sergi için  şu  dökük  yere  savuramazdı. Hangi  zamandayız ?.. Sizin kokteyl,  dans  salonunuzu  sevsinler… Kavşakta  yeşil  yandı.

       Fikret,  arkadaşından  ödünç  aldığı  kamyonetle  Kuğulu  Kavşağı’nda  yeşilin  yanmasını  bekliyordu.  Masaların,  sandalyelerin  kamyonete  taşınması, yüklenmesi için Utku’yu  aradı.  Utku  geldiğinde  fotoğrafçı  kadın  çoktan  gitmişti.  Utku erken gelseydi  Leyla  delikanlıyı  çay  ya da  kahve  almaya  yan  binadaki  pastaneye gönderirdi.  Jale  Demiray Kuğulu Kavşağı’ndan  karşıya  geçerken  yeşilin  yanmasını  bekleyen  Fikret,  kamyonete  yüklenecek  masaları,  sandalyeleri nereye  götüreceğini henüz bilmiyordu.

                                                                                                     ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                                          ANKARA/2026

  • İLGİNÇ BİR AN

        Doksan küsur  yaşındaki  modacı  kadın,  mısır  patlatmak  üzere  ocağın  düğmesini  çevirmiş  ama   ocağı  yakmayı  unutmuş. Cinayet  Masası  Dedektifi  Üstün  Umar,  mısır  patlatma  tavasının  sürekli  durduğu  yeri  merak  etti. Çünkü  iyi  bir  dedektif   her  ayrıntıyı  araştırırdı. Doksan  küsur  yaşlarında  bir kadın , mısır  patlatma  tavasını , mutfakta  en  üst  dolaplardan   birinden   nasıl  almış  olabilirdi  ? Dedektif, dolabın  önüne  çekilmiş  tabureye de  şüpheyle  baktı .

         Modacı ihtiyarın yine  modacı  olan  kızı,  büyük  oğlunu  karşılamak  üzere  arabasıyla  Esenboğa  Havaalanı’na gitmiş. Kızın  kocasının  hastane  randevusu  varmış ; kontrol  edildi,  doğruydu.  Atölyede teyel,  ütü  işlerine  bakan  terzi  yamağı   yarım saatliğine, bankadaymış…  Yaşlı  kadının yarım  saat yalnız  kalabileceğini  düşündüler  herhalde.

          Üstün  Umar,   nişandan  sonra tatile  çıktı.  Karısı,  kızı,  kendi:  Bu  bir  aile  tatiliydi. Dedektif  dar  kafalı  sayılmazdı  ama  dün  sabah  yedide,  yüzmek  için odadan  çıktığında  kızının  nişanlısıyla karşılaşmayı   istemezdi.  Delikanlının  ne  işi  vardı burada  ?  Delikanlı  değil,  kızının  nişanlısı   demeliydi  aslında. Nişanın  üzerinden  kaç  gün  geçtiyse  ihtiyar modacının  ölümündeki esrarın çözülmesinin üzerinden de  o  kadar  gün  geçti  sayılır.  Oğlanın  hakkını  yemek  istemedi . Çankaya’da  kokteyl  dans  salonu  diye  bir  yer  bulmuş ,  orkestrayla  şarkıcı  kız  bile  ayarlamış ; orkestra iyiydi,  şarkıcı  kızın sesi  fena  değildi.  Davetlilerden  gelen  istek  şarkıları   ellerinden  geldiğince  çaldılar,  okudular. Hepsinin  parasını ,  Dedektif  ödedi.  Sonuçta  nişanı  kız  tarafı  yapardı.

         Üstün  Umar,  delikanlının nişan için  önerdiği  kokteyl  ve  dans  salonunu bir  kayınpeder  gözüyle  başta  beğenmedi . Neden ?..  Cilası  kaybolmuş parkeler,  Roma  sütunu  desenli , eskimiş  duvar kâğıtları  yüzünden.  Nişanın  sonuna  doğru   pistteki  gençler   çarliston  çaça  karışımı  hareketlerle  dans  ediyorlardı. Nişanlılar mutluydu. Dans  biraz çarlistona  biraz  çaçaya  benzerken  amatör  orkestra coştukça  coştu.  Dedektif  orkestraya,  dansa  dalmış  gibiydi.  Aklındakiyse   başkaydı : Sanki  birisi   modaevinin  mutfağında , üst    dolaptan  tavayı  indirmiş , mısır  kavanozunu  çıkarmış,  modacı  ihtiyarı çağırmış,  “Hadi  mısır  patlat da  yiyelim…”  demişti. İhtiyarın  patlamış  mısırı  çok  sevdiği, iki  arada  bir  derede  bile mısır  patlatıp ortaya  getirdiği soruşturma tutanaklarında yazılıydı. Modaevinde teyel, ütü  işlerine  bakan  terzi  yamağıyla  yeniden  konuşmayı  planlıyordu  Üstün  Umar.

        Kızı  içeride  uyuyordu. Büyük  olasılıkla  önümüzdeki  yaz  tatilini   kocasıyla  birlikte  daha  neşeli,  daha  kalabalık,  daha  hareketli  yerlerde geçirecekti. Çoğu insanın üçüncü  günde  sıkılacağı  bu  pansiyonlar  şeridinde  değil…Yıllardır   tatil  yaptıkları  pansiyonun sahiplerine  sabahın  köründeki delikanlıyı  nasıl  tanıtacağını  düşündü : Müstakbel damadım. Bankada  çalışıyor, işi  gücü  yerinde.

            Dedektif  “ Yürüyeceğim…”  dedi   karısına. Yürümeye  filan  niyeti  olmayan  kadın  siyah  simli  ipten  şal  örüyordu.  Müstakbel  damatları midesiyle  bağırsaklarını bozmuş. Geceyi  tuvalette  geçirmiş.  Dün  sabah  iyi  görünüyordu   halbuki.  Başka  bir pansiyonda  kalıyor ;  yemekleri mi  dokundu  acaba ?  Öyle  kafana  estiği  gibi atla otobüse  gel, yer  bulamazsın  tabi… Elinde de  bir  kutu  çikolatalı  pişmaniye ; besbelli  mola  yerinden  alınmış.  Nişanlılar, kırk  dakikalık mesafedeki  ilçe hastanesine  Dedektif’ in  arabasıyla gittiler. Üstün  Umar   içinden “ Ne  işin  var  burada  be  çocuk…” diye  söylendi.  Siyah  simli  ipten  şal  örmeye  devam  eden  kadın,  kocasının  gamsızlığına kızdı ; çocukların  yanında  olması gerekmiyor muydu ?  Dedektif   aksileşti, kendi  kendine  konuştu : “İstemediler,   ne  yapsaydım,  zorla mı  binseydim  arabaya…”

         Plajın  bittiği  yerde  kayalıklar  denize  uzanır…  Dedektif  daha  önce  bu  kayalıklarda  yürümedi. Birkaç kez,  plajın  bittiği  yerden  dik  bayırı  tırmandı  ve  arkasında  uzanan  yabani  zeytin  ağaçlarının  altında  epeyce  yürüdü. Şimdi  sandaletleriyle  ve  bermuda  şortuyla  kayalıklardaydı.

        Teyel,  ütü  işlerine  bakan  terzi  yamağının  “…yarım  saatliğine  bankadaydım…” yalanı  ortaya  çıktı :Bankada  değilmiş.

       Modaevinin işleri  son  üç  yıldır durgundu. Yamak  itiraf  etti ; evet,  sadece  fazladan  kazanmak  için ihtiyardan  ve  kızından  saklı,  gece  elbisesi  tadilatları  alıyordu. Yakınlardaki  giyim  mağazalarının birkaçıyla  anlaşmıştı.  Doksan küsurluk  modacı da  modacının  kızı da  yılların  markası  isimlerinin  tadilatla  anılmasını asla  kabul  etmiyorlardı. Terzi  yamağı , korkudan  yeminler  etti  çünkü  ne  bilerek  ne de  bilmeyerek ocağı  açık  bırakmadığını  kanıtlamalıydı.  İnanmıyorlarsa  damada  sorabilirlerdi.  Yamağın  saklısını  gizlisini  biliyordu o  ama sesini  çıkarmıyordu. Modaevinin  geçmişteki  havalı  günleri  çoktan  bitmişti  zaten. Neyse,  tomografi makinesi  arızalanınca  hastane  randevusu başka  tarihe ertelenmiş . Terzi  yamağı, daralttığı  lacivert  tafta  elbiseyi   teslim etmeye  götürürken  ihtiyarın damadıyla apartman  girişinde  neredeyse  çarpışıyordu.    

         Cinayet  Masası  Dedektifi  Üstün  Umar,  teyel,   ütü  işlerine  bakan  yamakla  nişanın  ertesi  günü   konuştu ve  ocağı  açık  bırakma hikâyesini kurgulayanın bir  başkası olabileceğini  fark  etti.

         Şimdiyse, denize  uzanan  kayalıklarda öylece  durmuştu. Yengeç  yuvalarının  yakınına  sinmiş dev  deniz  kaplumbağasıyla birbirlerine  bakıyorlardı.  İki  taraf da  hareketsiz. Kaplumbağa korkunç  gözlerini  Dedektif’ e  dikmiş. Üstün  Umar, deniz  kaplumbağalarının insanlara  saldırıp  saldırmadığı  konusunda  ne  biliyordu  ? Hayvan  ona  saldırsa  bile  yosun  tutmuş  kayalardan çabucak  kaçamayacaktı. Birden damadı  için  endişelendi. İlçe  hastanesinde ,  zavallıcığa  serum  taktıklarını  gözünün  önüne  getirdi. Ankara  otobüsünden   inip  köyün  minibüsüyle  virajlı  dağ  yollarını aşmış,  küçük  çantası  ve  bir  kutu çikolatalı  pişmaniyeyle  ziyaretlerine  gelmişti.

         İnsan  beyni  ilginç.  Dedektif,  kayalıklarda  dev  deniz  kaplumbağasıyla  karşılaştı  ve  terzi  yamağıyla  doksan  küsurluk  modacının damadının  karşılaşmalarını  hatırladı. Sonra da  yaratıktan   korkmayı unutup müstakbel  damadından  memnun kalmaya  karar verdi. Delikanlı, mısır  patlatma  bahanesiyle kayınvalidesi , kayınpederi  evdeyken ocağı açık bırakıp  çekip  gidecek  birine benzemiyordu. Ayrıca  artık  kimsenin kiralamadığı , gözden  düşmüş  kokteyl dans salonunu bir  akrabasının  işlettiğini de  açık  açık söylemişti.

          Pansiyona döndüğünde  karısı  hâlâ  şal  örüyordu.  Dedektif  masaya  oturdu. Telefonunu  yanına  almamıştı.  Çocuklardan  haber  var mı,   demeye  kalmadı  kadın  gülmeye  başladı. Kızı  ve  müstakbel  damadı , üzeri mumlarla  dolu bir  pastayla  aniden  ortaya  çıktı.  Delikanlı  gayet  sağlıklı  görünüyordu. “İyi ki  doğdun babaaa..”  şarkısı, gülmeler,  alkışlar,  diğer  masalardan da alkışlar  duyuldu.

                                                                                   ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                         2026/ANKARA