-
Bu İnternet Sitesi içeriğinde yer alan tüm eserler (yazı, resim,görüntü, fotoğraf, video, müzik vb.)yazara ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır.Bu hakları ihlal eden kişiler 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar.
-
İLGİNÇ BİR AN
Doksan küsur yaşındaki modacı kadın, mısır patlatmak üzere ocağın düğmesini çevirmiş ama ocağı yakmayı unutmuş. Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar, mısır patlatma tavasının sürekli durduğu yeri merak etti. Çünkü iyi bir dedektif her ayrıntıyı araştırırdı. Doksan küsur yaşlarında bir kadın , mısır patlatma tavasını , mutfakta en üst dolaplardan birinden nasıl almış olabilirdi ? Dedektif, dolabın önüne çekilmiş tabureye de şüpheyle baktı .
Modacı ihtiyarın yine modacı olan kızı, büyük oğlunu karşılamak üzere arabasıyla Esenboğa Havaalanı’na gitmiş. Kızın kocasının hastane randevusu varmış ; kontrol edildi, doğruydu. Atölyede teyel, ütü işlerine bakan terzi yamağı yarım saatliğine, bankadaymış… Yaşlı kadının yarım saat yalnız kalabileceğini düşündüler herhalde.
Üstün Umar, nişandan sonra tatile çıktı. Karısı, kızı, kendi: Bu bir aile tatiliydi. Dedektif dar kafalı sayılmazdı ama dün sabah yedide, yüzmek için odadan çıktığında kızının nişanlısıyla karşılaşmayı istemezdi. Delikanlının ne işi vardı burada ? Delikanlı değil, kızının nişanlısı demeliydi aslında. Nişanın üzerinden kaç gün geçtiyse ihtiyar modacının ölümündeki esrarın çözülmesinin üzerinden de o kadar gün geçti sayılır. Oğlanın hakkını yemek istemedi . Çankaya’da kokteyl dans salonu diye bir yer bulmuş , orkestrayla şarkıcı kız bile ayarlamış ; orkestra iyiydi, şarkıcı kızın sesi fena değildi. Davetlilerden gelen istek şarkıları ellerinden geldiğince çaldılar, okudular. Hepsinin parasını , Dedektif ödedi. Sonuçta nişanı kız tarafı yapardı.
Üstün Umar, delikanlının nişan için önerdiği kokteyl ve dans salonunu bir kayınpeder gözüyle başta beğenmedi . Neden ?.. Cilası kaybolmuş parkeler, Roma sütunu desenli , eskimiş duvar kâğıtları yüzünden. Nişanın sonuna doğru pistteki gençler çarliston çaça karışımı hareketlerle dans ediyorlardı. Nişanlılar mutluydu. Dans biraz çarlistona biraz çaçaya benzerken amatör orkestra coştukça coştu. Dedektif orkestraya, dansa dalmış gibiydi. Aklındakiyse başkaydı : Sanki birisi modaevinin mutfağında , üst dolaptan tavayı indirmiş , mısır kavanozunu çıkarmış, modacı ihtiyarı çağırmış, “Hadi mısır patlat da yiyelim…” demişti. İhtiyarın patlamış mısırı çok sevdiği, iki arada bir derede bile mısır patlatıp ortaya getirdiği soruşturma tutanaklarında yazılıydı. Modaevinde teyel, ütü işlerine bakan terzi yamağıyla yeniden konuşmayı planlıyordu Üstün Umar.
Kızı içeride uyuyordu. Büyük olasılıkla önümüzdeki yaz tatilini kocasıyla birlikte daha neşeli, daha kalabalık, daha hareketli yerlerde geçirecekti. Çoğu insanın üçüncü günde sıkılacağı bu pansiyonlar şeridinde değil…Yıllardır tatil yaptıkları pansiyonun sahiplerine sabahın köründeki delikanlıyı nasıl tanıtacağını düşündü : Müstakbel damadım. Bankada çalışıyor, işi gücü yerinde.
Dedektif “ Yürüyeceğim…” dedi karısına. Yürümeye filan niyeti olmayan kadın siyah simli ipten şal örüyordu. Müstakbel damatları midesiyle bağırsaklarını bozmuş. Geceyi tuvalette geçirmiş. Dün sabah iyi görünüyordu halbuki. Başka bir pansiyonda kalıyor ; yemekleri mi dokundu acaba ? Öyle kafana estiği gibi atla otobüse gel, yer bulamazsın tabi… Elinde de bir kutu çikolatalı pişmaniye ; besbelli mola yerinden alınmış. Nişanlılar, kırk dakikalık mesafedeki ilçe hastanesine Dedektif’ in arabasıyla gittiler. Üstün Umar içinden “ Ne işin var burada be çocuk…” diye söylendi. Siyah simli ipten şal örmeye devam eden kadın, kocasının gamsızlığına kızdı ; çocukların yanında olması gerekmiyor muydu ? Dedektif aksileşti, kendi kendine konuştu : “İstemediler, ne yapsaydım, zorla mı binseydim arabaya…”
Plajın bittiği yerde kayalıklar denize uzanır… Dedektif daha önce bu kayalıklarda yürümedi. Birkaç kez, plajın bittiği yerden dik bayırı tırmandı ve arkasında uzanan yabani zeytin ağaçlarının altında epeyce yürüdü. Şimdi sandaletleriyle ve bermuda şortuyla kayalıklardaydı.
Teyel, ütü işlerine bakan terzi yamağının “…yarım saatliğine bankadaydım…” yalanı ortaya çıktı :Bankada değilmiş.
Modaevinin işleri son üç yıldır durgundu. Yamak itiraf etti ; evet, sadece fazladan kazanmak için ihtiyardan ve kızından saklı, gece elbisesi tadilatları alıyordu. Yakınlardaki giyim mağazalarının birkaçıyla anlaşmıştı. Doksan küsurluk modacı da modacının kızı da yılların markası isimlerinin tadilatla anılmasını asla kabul etmiyorlardı. Terzi yamağı , korkudan yeminler etti çünkü ne bilerek ne de bilmeyerek ocağı açık bırakmadığını kanıtlamalıydı. İnanmıyorlarsa damada sorabilirlerdi. Yamağın saklısını gizlisini biliyordu o ama sesini çıkarmıyordu. Modaevinin geçmişteki havalı günleri çoktan bitmişti zaten. Neyse, tomografi makinesi arızalanınca hastane randevusu başka tarihe ertelenmiş . Terzi yamağı, daralttığı lacivert tafta elbiseyi teslim etmeye götürürken ihtiyarın damadıyla apartman girişinde neredeyse çarpışıyordu.
Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar, teyel, ütü işlerine bakan yamakla nişanın ertesi günü konuştu ve ocağı açık bırakma hikâyesini kurgulayanın bir başkası olabileceğini fark etti.
Şimdiyse, denize uzanan kayalıklarda öylece durmuştu. Yengeç yuvalarının yakınına sinmiş dev deniz kaplumbağasıyla birbirlerine bakıyorlardı. İki taraf da hareketsiz. Kaplumbağa korkunç gözlerini Dedektif’ e dikmiş. Üstün Umar, deniz kaplumbağalarının insanlara saldırıp saldırmadığı konusunda ne biliyordu ? Hayvan ona saldırsa bile yosun tutmuş kayalardan çabucak kaçamayacaktı. Birden damadı için endişelendi. İlçe hastanesinde , zavallıcığa serum taktıklarını gözünün önüne getirdi. Ankara otobüsünden inip köyün minibüsüyle virajlı dağ yollarını aşmış, küçük çantası ve bir kutu çikolatalı pişmaniyeyle ziyaretlerine gelmişti.
İnsan beyni ilginç. Dedektif, kayalıklarda dev deniz kaplumbağasıyla karşılaştı ve terzi yamağıyla doksan küsurluk modacının damadının karşılaşmalarını hatırladı. Sonra da yaratıktan korkmayı unutup müstakbel damadından memnun kalmaya karar verdi. Delikanlı, mısır patlatma bahanesiyle kayınvalidesi , kayınpederi evdeyken ocağı açık bırakıp çekip gidecek birine benzemiyordu. Ayrıca artık kimsenin kiralamadığı , gözden düşmüş kokteyl dans salonunu bir akrabasının işlettiğini de açık açık söylemişti.
Pansiyona döndüğünde karısı hâlâ şal örüyordu. Dedektif masaya oturdu. Telefonunu yanına almamıştı. Çocuklardan haber var mı, demeye kalmadı kadın gülmeye başladı. Kızı ve müstakbel damadı , üzeri mumlarla dolu bir pastayla aniden ortaya çıktı. Delikanlı gayet sağlıklı görünüyordu. “İyi ki doğdun babaaa..” şarkısı, gülmeler, alkışlar, diğer masalardan da alkışlar duyuldu.
ESİN BAYRAKTAR
2026/ANKARA
-
İŞE YARAMAK ÜZERİNE
İŞE YARAMAK ÜZERİNE
Mevsimlik çıkan “Tarihin Tozlu Sayfaları” dergisinin , geçen yıl yaz sayısında okuyucularına hediye ettiği film CD’ si işe yaradı.
Film, İngiltere’nin en meşhur kraliçesinin hayatını anlatıyordu. CD, ada belediyesinin halkla ilişkiler bürosunda, kapıya en yakın masanın alt çekmecesinde öylece durdu. Büroya girildi çıkıldı, masaların çekmeceleri açıldı kapandı, halkla ilişkiler elemanlarından bazıları değişti ama İngiltere’nin en meşhur kraliçesinin hayatını anlatan film CD’sinin , halkla ilişkiler bürosundaki alt çekmecelerden birine neden, nasıl geldiğiyle ilgilenilmedi . CD’yi kimse izlemedi ; izlemeyi düşünmedi. Ta ki belediye kültür ve sanat salonu salon sorumlusu Nevzat, evrak dolaplarının raflarını karıştırana ve kapıya en yakın masanın alt çekmecesini çekip de filmde kraliçeyi canlandıran aktristin pudraya bulanmış bembeyaz suratıyla karşılaşana kadar…
Feribot iki saatlik yolculuğun ardından iskeleye yanaştı. O sırada Nevzat, iskele meydanına bakan ilan panosuna, afişle broşür arası duyurunun sonuncusunu astı: Ne afiş ne broşürdü ; CD kapağındaki fotoğrafın biraz büyütülerek çekilmiş siyah beyaz fotokopisiydi , Fotokopiyi merkez lokantasının camına, meydandaki ilan panosuna, bir de karakol sokağında elektrik direğine yapıştırdı mı oldu bitti. Sezon kapanmıştı zaten. Günler öncesinden haber vermeye gerek yoktu. Ücretsiz sinema gösterimi, adadaki bir avuç insan arasında kulaktan kulağa yayılırdı.
Kültür ve sanat salonu salon sorumlusu Nevzat, işin en önemli kısmını halletti. Sonra da arkadaşının bakkal dükkânına takıldı, lafladı biraz. Bakkal dükkânı , boş pansiyonların sıralandığı loş sokaklardan birindeydi : “Madem film gösterelim, diyorsunuz; hani CD…” diye konuştu. “Nereye gitti o kadar film ; alan geri getirmiyor tabi… Halkla ilişkilerin dolabına, rafına bakacakmışım…Baktık, bulduk…” Bakkal arkadaş, hangi filmi göstereceklerini merak etmedi bile; filmin adını duyduğunda da tepki vermedi. Ama Nevzat, kaybolan CD’leri, gösterilecek filmi bir an için unuttu . Belediyenin halkla ilişkiler bürosunda çalışmaya başlayan arkeolog kız , filme gelir miydi ?.. Ocak ayında, adada, akşam ne yapardı insan bir başına ? Kız kitap okuyordu, dergi okuyordu ; arkeolog ya böyle eski zaman filmlerden hoşlanıyordu belki…
Sıcacık bakkalın camından dışarı daldı gözleri ; soğukta yürüyen sırt çantalı iki gölge gördü. Gölgeler yürüdüler gittiler. Nevzat, bir ihtimale takıldı kaldı : Ya , şu CD arkeolog kıza aitse !.. Kız, kapıya yakın masada mı çalışıyordu ? Çekmeceyi karıştırdığını öğrenirse ne olacak ?.. “Vallahi emir kuluyum ben…” derdi Nevzat ; “ Halkla ilişkilerde kimse kalmamıştı. Mesainiz bitmiş, çıkmışsınız. Akşama film gösterilecek, dediler. Çekmecede CD’yi görünce de geri getirmek üzere almak zorunda kaldım.”
Kız “Aaa… Çalışma masamın çekmecesindeki film…” diyebilirdi. Kime diyebilirdi ? Nevzat’a mı ? Henüz tanışmamışlardı bile…Bu sayede tanışırlardı ; fırsat ayağına gelmişti. İkisi de belediyedeydi nasılsa… Arkeolog kız, kültür ve sanat salonunda seyirci koltuğundayken Nevzat eski bir projeksiyon makinesinin başında olacaktı. Olsun. Şimdilik kültür ve sanat salonu salon görevlisiydi. İleride bakarsın aynı büroda beraber çalışırlardı ; sırt çantalı gölgeler gittikleri yerden döndüler, bakkalın önünde durdular. Bakkal arkadaş, adanın öbür yanındaki zeytinliği anlatıyordu.
Nevzat, bakkalın kapısını açıp dışarı çıktı. “İyi akşamlar, kalacak yer arıyorsunuz galiba…” dedi. Kış günü adaya gelip sokakta kalan maceracıları çok görmüştü. Son feribot hareket edeli yirmi dakika oldu. Otuzlu yaşlarda görünen iki kadına beş altı bina yukarıdaki aile pansiyonundan bahsetti. Sırt çantalı kadınlar, odaya bakmayı çaresizce kabul ettiler. Ekim ayından beri boş olan aile pansiyonunun bütün odaları buz bağlamıştı. Kadınlar klimayı sıcağa ayarlayıp meydana bakan lokantaya gittiler. Siyah beyaz fotokopiyi lokantanın camında gördüler.
Nevzat, kışın ortasında pansiyona müşteri yakaladı. Sırt çantalı kadınlara, oda anahtarını ertesi sabah bakkal arkadaşa bırakabileceklerini söyledi. Kadınların odayı beğenip beğenmedikleri umurunda değildi ; arkeolog kızdan özür dilemeyi kafasına koymuştu. Tek derdi özür dilemek ve kızla tanışmaktı. Ada belediyesi kültür ve sanat salonunda film akşam dokuzda hemen başlamadı. Soğuk hava yağmura döndü. Ada halkının çoğu ucu ucuna yetişti. Salon ağır ağır neredeyse doldu.
Film biter bitmez, projeksiyon makinesini kapatmadan salon çıkışına koştu Nevzat. Halbuki arkeolog kız film CD’sini bilmiyordu çünkü masası pencere kenarındaydı. Tarihî filmlere meraklı mıydı ? Hayır. Adadaki bir avuç insan gibi , ücretsiz film seyretmek üzere arkadaşlarıyla kültür ve sanat salonuna gelmişti. Salon çıkışında arkalarından seslenildiğini duydular ; dönüp baktılar.
Sırt çantalı iki kadın daha ilerideydi ama onlar da dönüp baktı. Pansiyoncu delikanlıyı tanıdılar; bir grup genç erkek ve kızla ayaküstü konuşuyordu. Pansiyon odası ısınmış mıydı acaba ? Klima da pek güven vermemişti. En azından bir süreliğine soğuk odada oturmaktan kurtulmuşlardı ; Nevzat’ın elindeki, Tarihin Tozlu Sayfaları dergisinin geçen yıl yaz sayısında okuyucularına hediye ettiği film CD’si sayesinde…
ESİN BAYRAKTAR
2025/ANKARA
-
YILBAŞI AĞACI
YILBAŞI AĞACI
Bundan kırk yıl önce ona, ne yapmak istediğini sorsalardı hiç tereddüt etmeden “Vitrin düzenlemek isterim…” cevabını verirdi. “Ama, senin dükkânın vitrini yok…” deseler bile cevabı değişmeyecekti. Aslında üç metrekarelik dükkânın gerçekten vitrini yoktu. En kötüsü, vitrin yapılabilecek camı penceresi de yoktu. Ayakkabı tamircisinden kalan yan taraftaki yeri zamanında kapsaydı ; üstelik mal sahibi ilk ona söylemişti satılığa çıkardığını . Eğer bu yeri alsaydı Kaya Usta , oraya taşınır ve yeni dükkânının geniş vitrinini yeni yıla yakışır bir şekilde çoktan düzenlemiş olurdu. Nasıl mı ?.. Anlatayım :
Türlü elektrik alet edevatı, ıvırı zıvırı arasına yılbaşı ağacını kondurur, ışıkları kullanarak hafif hafif kar bile yağdırırdı. Becerikliydi; ayrıca vitrine bakıldığında, ağacın altında duran “Yılbaşı ağaçlarınız itinayla süslenir.” yazısı okunurdu.
Yanmayan avizeler, değişmesi gereken elektrik düğmeleri, artık iş görmeyen prizler, hatta apartmanların çalışmayan otomatları için mahalleden Kaya Usta’nın dükkânına gelen giden eksik olmazdı . Gelenlerin gidenlerin içinden kimse ondan bir yılbaşı ağacını süslemesini istemedi. İstemedi çünkü bizim usta şimdiye kadar, dükkân kapısının camına “Yılbaşı ağaçlarınız itinayla süslenir.” yazısı veya tabelası asmadı ki mahallenin haberi olsun… Aklından geçirdi mi peki ?.. Evet, aklından geçirdi. Düşündüklerini birileriyle paylaştı mı ?.. Hayır, paylaşmadı. Diyelim paylaştı, mahallenin haberi oldu ; orta halli bu mahallede, kim evine yılbaşı ağacı alır da aldığı ağacı süsletmeye para harcardı acaba ?..
“Ustanın dükkânı nerede ?” diyeceksiniz şimdi ? Banliyo Tren İstasyonu’na yakındır. Müslüman mahallesinde salyangoz satmak mı olurdu ? Bilemeyiz ; yan taraftaki boş yeri alamazdı; parası yoktu. Sonuçta, hap kadar dükkândan çıkamadı. Evlendi, bir kızı, bir oğlu oldu. “Yılbaşı ağaçlarınız itinayla süslenir.” işine hiç kalkışmadı Kaya Usta . Süsleyebilir miydi ?.. Hem bir süslerdi ki ; yanıp sönen ışıklarla, renkli yıldızlarla donatırdı ağacı ; hayranlıkla bakardı herkes.
Her yeni yıldaki gibi dükkânın giriş kapısını ışıklarla çevirdi. Yavaş yavaş başlayıp sonra biraz hızlanan , daha sonra biraz daha hızlanan , en sonunda hızlı hızlı yanıp sönen ve aynı döngüyü sürekli tekrar eden ışıklı kabloyu taktı. Mahalle elektrikçisi olmadan önce, caddedeki mobilya mağazasının vitrinini düzenlemişti Kaya Usta : Bordo kadife döşeli koltuk takımı, ferforje ayaklı sehpalar, büyük sehpada porselen çay takımı, sayfaları açık bırakılmış dergiler ve pikapta durmadan dönen plak… “Vitrin düzenleme” diye bir meslek var mı yok mu bilmeden hep yapmak istediği işti. Işıkları, renkli ampulleri seviyordu. Evlendiğinde evin antresini yanıp sönen ışıklarla süsledi. Karısı başta ses çıkarmadı ; beğenmiş göründü. Ama bir zaman sonra evlerine gelen akrabaları, eşi dostu, aileyi bahane ederek ışıkların saçmalığını, gereksizliğini söyleyiverdi.
Usta, kabası bitmiş inşaatın birinci katındaki yılbaşı ağacını iki gün önce fark etti. Çok hoşuna gitti. Plastik ağacın dallarından renkli krepon kâğıtları sarkıyordu. Krepon kâğıtlarının aralarına yaldızlı şeritler serpiştirilmişti. Kimin tarafından getirildiği bilinmeyen ağaç duvarsız salonda, henüz yapılmamış pencerenin yanındaydı.
Televizyon kanalları, dünyada, yeni yıla ilk giren ülkelerdeki eğlenceleri , havai fişek gösterilerini yayınlarken işçiler, kaba inşaatın birinci katına taşıdıkları ağacı bir süre seyrettiler. Karton bardaktaki çayları içtiler, yine seyrettiler. Tamam, sağ olsun müteahhit, koca plastik ağacı kucaklamış getirmişti, yanında koca bir kutu kuru pastayla… Ama işin doğrusu, ışıklar ayrı bir hava katmıştı ağaca . Değil mi ya… İlerideki yaşlı elektrikçiye koşup ışıklı kablo almakla ne iyi bir iş yaptıklarını konuşup durdular. Tam da dükkânı kapatıyordu adam. Kuru pastaları bir lokmada ağızlarına attılar, telefondan müzik açtılar, güldüler, hava soğuktu, konteynere döndüler.
Kaya Usta’ya , dünyada yeni yıla ilk giren ülkenin hangi ülke olduğunu sorsanız doğru cevap verirdi. Meraklıydı böyle şeylere ; bir de vitrin düzenlemeye meraklıydı. Oğlu, elma portakal dolu market torbasıyla eve yürüyen babasını yoldan arabayla aldı. Araba caddeye saptı. Kaya Usta , inşaat işçilerinin süslediği ağacın son hâlini göremedi.
Baba oğul uzaklaştılar. Konteynerdeki işçiler, otuz yedi ekran televizyondan, eski bir komedi filmini seyrediyorlardı.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2025
-
RESSAMIN ODASI
RESSAMIN ODASI
İnsanlar bir süre daha, pencereden içeriyi görmeye çalıştılar. Konya Sokağı’nı bilirsiniz; bilmeyenlere tarif edeyim : Yokuşu neredeyse yarıladığınız yer, duvardaki resmi en iyi görebileceğiniz yerdi. Çölde bir deve kervanının resmiydi bu. Şehir turu rehberleri, gruplarındaki kalabalıkla yokuşu neredeyse yarıladıklarında pencereyi işaret ederler, “ İşte çölde giden deve kervanı…” derlerdi. Çünkü ünlü ressamın yaşadığı apartman, şehir turuna katılanların merakını çekerdi. Cama perde merde takılmadığından resim hep görünürdü.
Eski apartmanın katları tek tek boşalıp binanın ana giriş kapısına asma kilit takıldığında da kadınlı erkekli çoluklu çocuklu gezginler, beş altı devenin sıralandığı kervanı fark edebilmek için ellerinden geleni yaptılar. Son model , yepyeni fotoğraf makineleriyle, telefonlarıyla öyle fotoğraflar çektiler ki kervandaki deve sayısının kaç olduğu tartışmasına nokta konuldu. Asma kilit takılı kapının önünde pozlar verildi. Ressam mı ?.. Hemen aşağıda, çaprazda kalan salaş esnaf lokantasında pilav üstü kuru fasulye yiyordu o sırada. Ne rehber biliyordu ne fotoğraf çekenler, fotoğraf çektirenler biliyordu ünlü ressamı. Adam, lokantacının acıyıp karnını doyurduğu bir zavallıya benziyordu. Halbuki buranın yemekleri için ara sıra gelirdi.
Artık kimsenin oturmadığı apartmanda, camların kirlenmesiyle birlikte pencere, çekiciliğini kaybeder gibi oldu. Duvardaki resmi görmek zorlaşmıştı . Yine de inatçı meraklılar vazgeçmediler. Bir süre sonra pencere camının alt köşesi kırıldı. Sanki dışarıdan taş ya da başka bir şey atılmıştı .
Kirlenmiş ve kırılmış cama rağmen şehir turu rehberleri , evinin duvarına resimler çizen ünlü ressamın hikâyesini anlatmayı sürdürdüler. Ama konuşmalarına “ İşte çölde giden deve kervanı…” cümlesiyle başlamıyorlardı : Uzun zamandır ortalıkta görünmeyen ressam, Ege’de küçük bir köyde zeytin yetiştiriyormuş; yetiştirdiği zeytinlerden zeytinyağı üretip satıyormuş…
Anahtarını bulamadıklarından ana giriş kapısındaki asma kilidi kırdılar . Katlara, çanta, valiz, cüzdan yapan, tamir eden atölyeler taşındı . Yemek yapan adam önce mutfağı kullandı. Çalışan sayısı arttıkça mutfak yetmez oldu. Adam ne yapsın, Konya Sokağı’nda, yokuşun neredeyse yarılandığı yerden en iyi görünen odaya geçti. Sokak kapısının üzerine bantla tutturulmuş kâğıtta “İçerdeyiz, kapıyı sıkıca itin…” yazdığı için birilerinin pattadak diye gelmesine alışkındılar. Yemek yapan adam, gelenle gidenle ilgilenmezdi. Eğer patates soğan dolu plastik leğenle üst kattan iniyorsa veya alt kattan çıkıyorsa, “…kapıyı sıkıca itin.” yazısına rağmen kapı da açılmıyorsa “Dur dur dur…” der, elindeki leğenle kapıya omuz atardı. Gelen kimmiş, neyin nesiymiş… Boşveeer… Omuzlanan kapı açılırdı. Yemek yapan adam, patatesleriyle soğanlarıyla, yeşillikleriyle yemek yapmaya giderdi.
Ressamın canı, gözlerini apartmana dikenler yüzünden sıkılmadı. Zaten çalıştığı oda arka tarafa bakıyordu . Arka odada resimlerini çizer, ön odada misafirlerini ağırlardı. Zeytinciliğe ya da zeytinyağı ticaretine başlamadığını söyleyebilirim. Böyle işlerden hiç anlamaz. Ege’deki köyün adını, ziyaretine gelen arkadaşından duydu. Arkadaşını uğurladı. Kahvaltılık almaya Ulus Hali’ ne gitti . Yemek yapan adam bu odada, küçük tüpte çorba kaynatır . Paçalarını kıvırdığı gri eşofmanıyla, ayağında plastik terlikleriyle plastik tabureye oturur, koca plastik leğeni önüne çeker, patates soğan soyar. Ressamı duydu. Yine ilgilenmedi . Yalnız geçenlerde iki koca lahana almışlar, bizimki gene leğenin başında, lahanalara bakıyor. Yorulmuştu galiba. Başını kaldırdı ; çöldeki deve kervanıyla karşı karşıyaydı. Anasını hatırladı. Hacca gitmeyi hep istemiş, gel gör ki kısmet olmadan Hakk’ın rahmetine kavuşmuş anacığını düşündü, duygulandı.
Bir rehberin peşine takılmadan hem de yakından görebilirsiniz çöldeki deve kervanını. Ressamın odasının mutfak olması dışında pek bir şey değişmedi. Sabah kahvaltısına pişen tava böreğinin yağlı dumanına rağmen resim hâlâ varlığını koruyor.
ESİN BAYRAKTAR
2025/ANKARA
-
GÜNÜBİRLİK
GÜNÜBİRLİK
Gecenin yarısıydı, bırakın yanlış yerde beklediğimi düşünmeyi, yanlış yerde beklemenin korkusuyla, endişesiyle donup kalmıştım. Taksinin şoförü, verdiğim adresi kesinlikle anlamamış olmalıydı. Derken karanlığın içinden devasa bir yolcu otobüsü göründü. Otobüs yaklaştı yaklaştı, durdu. Şoför indi, elinde kâğıtlarla arkamdaki boş gibi duran binaya koştu. Yolcuların dikkatini çeken, üzerimdeki siyah şifon elbise miydi yoksa sol kolumla sardığım mavi abajur mu ?.. Yanına oturduğum yaşlıca kadın gülümsedi : Bu yerel firmanın otobüs kaptanlarının , şimdiye kadar peronlarda ,duraklarda yolcu bıraktıkları, eşya unuttukları duyulmamıştı.
Kimse uyarmadı ki ; otobüsün sayfiyeden hareket saatiyle , gece yarısı beklediğim şu ıssız yerden hareket saati aynı değilmiş. Telefondaki ses sonraki seferde yer var ,deyince böyle beklemeye mecbur kaldım. Yaşlıca kadın, firmayla ilgili söylediklerinde haklı çıktığı için memnundu. Halbuki telefon eden ve otobüsün nerede kaldığını soran bendim ; lafı uzatmak istemiyordum. Ama yol arkadaşım ne yaptı etti, on saat süren otobüs yolculuğundan sonra bir düğüne katıldığımı öğrendi. Şimdi yine on saatlik otobüs yolculuğuyla Ankara’ya dönüyordum.
Davetiyenin adres kısmında adı yazılı şehrin inişli çıkışlı yokuşları vardı. İstanbul’a benzetim. Çıktığınız yokuşlardan birinden görünen liman, haziran ayına rağmen sanki soğuk bir kış manzarası fotoğrafıydı . O zaman otogar merkezdeydi. Düğünün yapılacağı salonun önünden geçtik. Ne kız tarafından ne oğlan tarafından erken gelen yoktur herhalde.
Yaşlıca kadın, düğün salonunu , düğün sahiplerini sordu ; hatta limana yakın apartmanlardan birinde akrabaları oturuyormuş. Apartman pencerelerinden muhtemelen yük gemilerini, vinçleri filan seyrediyorlardır. Ya da seyretmiyorlardır. Aynı şeylerden sıkılmış olabilirler. Ne hoş abajur, dedi. Evet, hoştu gerçekten. Mavi abajurumu merak ettiğini anladım. Kucağımda ne diye bir abajur taşıyordum; hikâyeyi duymak istiyordu. Tamam istiyordu ama ben, limana yakın oturan akrabalarını merak ediyor muydum ?.. Hayır. O da, bulabileceği en basit seçeneğe yöneldi ; yaşadığı küçük sayfiye kasabasını anlatmaya başladı.
İki katlı, bahçeli evini, komşularını, deniz kenarındaki çay bahçelerini, okey gruplarını dinledim bir süre ; okey turnuvaları bile oluyormuş. Beklerim, dedi ; buyurun gelin, çok memnun kalırım. Sohbetine karşılık vermeyerek haksızlık mı etmiştim ?.. Kadın beni evine çağırıyor ; sayfiyede, iki katlı, bahçeli evinde ağırlayacak… Hem de gece yarısı loş bir otobüs durağında karşılaştığı ve hayatında ilk kez görüp tanıdığı birisini… Kendimi huzursuz hissettim. “Okey oynamayı bilmem…” desem. “Aaaa… Olsun canım, oturur bizi izlersin, öğrenirsin…” diyecekti sanki.
Şöyle başlayabilirdim : Anladığım kadarıyla şehri biliyorsunuz. O zaman, düğün salonunun ilerisindeki lunaparkı da biliyorsunuz. İşte abajuru, lunaparktaki “Halkayı at, hediyeyi kap !” oyununda kazandım. Halkayı at, hediyeyi kap ! Halkayı at, hediyeyi kap ! Orta yaşlarda bir adam, bağırarak müşteri çekmeye uğraşıyordu. Attığın halkayı, daire biçimindeki düzenekte dönüp duran sıralı ördeklerin boynuna geçirmek gerekiyor. Kolay zannetmeyin sakın. Beş halkanın hediyeleri alt rafta, on halkanın hediyeleri üst raftadır. Abajurun üç rengi vardı : Kırmızı, mavi, turuncu; maviyi seçtim.
Salona elimde abajurla giremezdim. Lunaparkta vakit geçirdiğimi, halkayı atıp abajuru kaptığımı söyleyemeyeceğime göre…Neden söyleyemeyecekmişsin, dedi yol arkadaşım. Düğün evi uzakmış ; yeni yapılan kooperatiflerde. Gitseydin karnını doyururdun bir güzel. El açması baklava yerdin . Keşkek de yapmışlardır mutlaka. Yorgunmuşsun. Eeee, nereye bıraktın abajuru, diye sordu yaşlıca kadın. Düğün salonunun girişindeki vestiyerimsi yere bırakmıştım. Vestiyer dediğime bakmayın, görevli mörevli yoktu. Kaybolsa, biri alıp götürse kime hesap soracaktım değil mi ?.. Ayrıca bu tür oyunlarda şanslı olmadığıma inanmıştım hep ; ilk kez şans benden yanaydı. Kanıtı da mavi abajurdu. Bıraktığım yerde bulamasaydım itiraf edeyim üzülürdüm.
Abajurumun çalınma, kaybolma ihtimalini, yeni yapılan kooperatiflerde hâlâ ev taksidi ödeyen bir tanıdığının başına gelen dolandırıcılık olayına nasıl bağladı anlamadım. Dolandırıcılar , sözde, yangın söndürme tüplerinin çalışıp çalışmadığına bakacaklarmış ; her daire için ödenmesi gereken para varmış… Ev borcu öderken bir de dolandırıl… Olacak iş mi…
ESİN BAYRAKTAR
2025 /ANKARA
-
ZİYARETİN AMACI
ZİYARETİN AMACI
Şehir burada neredeyse bitiyor. Bittiği yerde , beş bloktan oluşan sitenin giriş katındaki dairenin salonunda bir adam televizyon seyrediyordu. Akşam saatleriydi. Karısı pazara turşuluk almaya gitmişti. İşten döndüğünde kocasını hâlâ televizyon seyreder görünce ağzını açmadı kadın ; sabah sözleşmişlerdi ama pazara tek başına çıktı. Adam mı ?.. İnanmayacaksınız ; kadının pazara gidişinden on beş dakika sonra gelen Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar’a rağmen televizyonu kapatmadı ; sesini kıstı, göz ucuyla seyretmeye devam etti. Salonun köşesine konulmuş büyük kuş kafesi Dedektif’in dikkatini çekti.
Konu başkaydı. Belediyenin açtığı kurslarda görevli bir öğretmen kaybolmuştu. Dosyanın Üstün Umar’a gönderilme sebebiyse olayın cinayet olma ihtimaliydi. Gel gör ki adam, kafesteki papağanın kaybolmasıyla daha ilgiliydi. Evde oradan oraya gezip duran papağan, kafesi pek kullanmazdı. Karısının belediye kurslarına gittiğini elbette biliyordu. Geçen yıl kadın, kucağında orta büyüklükte bir karton kutuyla eve geldi. Hatta o gün kırkyama kursuna kayıt yaptıracakmış ; sabah çıkarken söylemişti. Kadın, karton kutunun içindeki papağanla kurs binasına gidemeyince maalesef kırkyama sınıfında yer kalmamıştı.
Banka emeklisi adamın omzundan inmeyen papağan rahat rahat uçsun, konsun diye sehpalara, koltuk kenarlarına gazete sermişler. Şimdi hem kafes hem ev bomboştu. Neyse işte canım, sonuçta kırkyama kursu dolunca fen bilgisi öğretmeni kadın çaresiz ahşap rölyef kursuna kayıt yaptırmış . İnce bir ses geldi koridordan ; adam kalktı, gitti. Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar, fen bilgisi öğretmeni kadının haftanın bir günü ahşap rölyef kursuna devam ettiğini, ahşap rölyefe yeteneği olmadığı gibi merakı da olmadığını çoktan öğrenmişti.
Saçlarını koyu yeşile boyayan ve kendini sanatına adamış öğretmen, yıl sonu sergisi için mutlaka bir çalışma yapması gerektiğini söyleyip duruyordu kadına. Hem telefon kayıtları gösteriyordu ki ahşap rölyef kursu öğretmeni, şu an pazarda turşuluk seçen kadına, eserini bitirmesi için iki gün süre tanımıştı.
Bizim kız suçiçeği çıkardı, diyerek döndü banka emeklisi. Dedektif birden düşündü: Su çiçeği çıkarıp çıkarmadığını hatırlamaya çalıştı. Adam yine televizyona baktı. Bakmakla yetinmedi sesini açtı biraz ; güldü. Abisiyle on altı yaş var aralarında, dedi. Yine güldü.
Şehrin neredeyse bittiği yerde aynı sitede oturan , aynı kursa giden, derste anlatılanları harfi harfine uygulayan altmışlı yaşlardaki üç kadına göre kurs öğretmenleri büyük sanatçıydı. Fen bilgisi öğretmeni arkadaşlarının biraz devamsızlığı vardı ama yaptıkları fena sayılmazdı. Üstün Umara öyle geldi ki kadınlar ne çare yeteneksiz arkadaşlarına acıyorlar onu dışlamıyorlardı. Acıdıkları diğer bir kişiyse kaybolan öğretmendi. Dedektif, garip şekilde birbirine benzeyen bu üç kadından hiçbir şey öğrenemedi.
Kadını belediyenin kursundan aradıklarında pazar arabasını çeke çeke yürüyordu. Adı soyadı söylendi. Doğruladı. Öncelikle yılı başarıyla tamamladığı için tebrik edildi. Kursun ikinci aşaması için kayıtlar başlıyordu. Geçen senenin kursiyerlerine öncelik tanıyacaklardı. Hem ikinci aşamanın sonunda kalfalık sertifikası alabilecekti. Kalfalık sertifikası demek, ileride kendine ait bir atölye açma hakkı kazanmak demekti. Kalfa olmak, kendine ait atölye açmak fikri güzeldi. Kurs öğretmeni, yıl sonu sergisine ahşap rölyefi yetiştirmesi için kaç kere aramıştı. Tebrik edildiğinden, kursun devamı için öncelik tanındığından haberi var mıydı acaba ?.. Kızılay’da bir yerdeydi sergi. Gidemedi tabi. Banyoya üst kattan su akıyordu. Usta gelecekti. Akşama, akşama… Ustanın işi uzamıştı. Gidemedi : zaten yeşil saçlı öğretmen de bir daha telefon etmedi.
Şehrin neredeyse bittiği, sitelerin doldurduğu böyle mahallelerde zoraki açılmış hissini uyandıran kafeler vardır. Tozludur, korkutucudur çoğunlukla. .Pazar arabasını çeken kadın, hiç tereddüt etmeden içeri girdi. Plastik sandalyelerden, masalardan birine geçti. Garson delikanlı çayı fincanla getirdi ; masaya bıraktı. Kadın, kırıntıları, çay lekeleri temizlenmemiş masada, atölyesini düşündü yeniden.
Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar, çalıştığı okulun arka bahçesinde bulduğu papağanı eve getiren fen bilgisi öğretmeni kadını daha fazla beklemek istemedi. Bu ziyaretten çıkan sonuç ,yeşil papağanın kaybolmasıyla yeşil saçlı kurs öğretmeninin kaybolmasının aynı zamana denk gelmesiydi.
Dedektif apartmandan çıktı. Karanlıkta, sitenin bahçesinde bir kameriye fark etti. Kadınla konuşması gerekiyordu. Belki kimsenin bilmediği ayrıntıları biliyordu. Üstün Umar’ın arabasıyla uzaklaştı. Kadın, pazar arabasıyla sitenin girişine yaklaştı. Emekli bankacı, salonun ışığını söndürmüş, televizyonu karanlıkta seyrediyordu.
ESİN BAYRAKTAR
2025/ANKARA
-
İYİ BİR ALIŞVERİŞ
İYİ BİR ALIŞVERİŞ
Bin dokuz yüz yirmili yılların bitmesine yakındı. Hanımı , ne olduğu bilinemeyen bir dertten hakkın rahmetine kavuştuktan sonra Ali Paşa da eline geçenle toprak almaktan vazgeçti. Fakat yanlış anlaşılmasın ; bu vazgeçme , kadıncağızın ölümüyle ilgili değildi. Adam , o toprakları sürüyor, ekiyor, biçiyordu. Alnının teriyle kazanıyordu. Emine dedi ki ; baba, çitiriklerin aşağısını da alsan… Sedirdeydi Ali Paşa, yer minderindeki kızına bakmadı bile. Alacaktı da ne olacaktı… Elin hergelelerine mal mı bırakacaktı… İki kızını evermişti ; Emine de yakında gider.
Ali Paşa’nın tek oğlu, anasının elli ikisinden sonra, Ankara’dan bir kızla kalkıp geldi. Haber kasabada hemen yayıldı. Akça pakçaydı kız. Mangal yanan dip odaya aldılar ; sessizce bekledi.
Oğlan, babasının yanına çıktı. Emine, dip odadaki etekli, bluzlu, sessiz kızı pek sevdi. Yıllarca anlattı herkese. Çünkü hoşgörülüydü Emine. Ama Ali Paşa, oğlunun evlilik kararına hiddetlendi. Kabul etmedi. Evin tek oğlu da babasının yanından aşağı indi ; aldı kızı, gitti. İzmir mi, Aydın mı ?.. Gören, duyan olmadı. İzmir, dediler en fazla… Çoluk çocukları, torun torbaları olmuştur belki ; unutuldular.
Kim toprağını elden çıkaracaksa Ali Paşa’nın çarşıdaki dükkanına giderdi. Ali Paşa, susam yağı küpleri, zahire çuvalları arasında otururdu. “Paşa” deseler de paşa değildi aslında ; çok toprağı vardı sadece. Harman eder, ekin kaldırırdı. Adam boylu bosluydu, geniş omuzluydu. Hele uzun paltosuyla çarşıdan evine yürürken bir görseydiniz; kasaba küçüktü , nüfus azdı.
Gülsüm Kadın, sabah ezanından sonra, Allah rızası için yine geldi. Türbeyi çalı süpürgesiyle süpürdü. Sandukaların altında yatanlar kimlerdi , adları sanları neydi hepsini bilirdi ; tek tek sayardı . Bu kızı, şu oğlu, berideki kardeşi diye sıralardı. Bazen yatsının ardından da varırdı türbeye ; türbeyle evi karşı karşıyaydı zaten. Derdine derman arıyordu. Düşündü ; bulamadı. Düşüne düşüne sokağa adımını attı. İlerideki uzun karaltıyı fark etti. Karaltı, evlerin önünden çarşıya doğru kayboldu. Gülsüm Kadın bu tesadüfü, türbeyi süpürmesine bağladı. Horoz öttü yakınlarda.
Kadınlar öyle bir başlarına çarşıya giremezlerdi. Ama kafasına koymuştu Gülsüm Kadın. Madem tek çare İstanbul’du ; parasız da olmayacağına göre… Gelinin kırkı çıkmıştı. Bebeği hemen İstanbul’daki hastaneye götürün, demişlerdi. Yüreği ferahladı gelinin. Beşiğin üzerine örtülü sarı tülbenti çekti aldı. Uyuyordu bebek. Kaynanasına güvendi. İstanbul’daki hastaneyi söyleyen ebeye güvendi. Başka kime güvenecekti ki… Gülsüm Kadın, kundaklanmış torununu kucakladı. İyice büründü bürgüsüne. Yukarı sokaklardan dolandı. Kıyılardan, dar aralıklardan geçti. Ali Paşa’nın dükkanına giden yolu uzattı.
Dudağı yarık doğmuş kız bebeğin yüzüne baktı Ali Paşa. Komşuydular Gülsüm Kadın’la. Bürgüsüne öyle bir sarınmıştı ki kadının sadece tek gözü görünüyordu. Yalvarırcasına konuştu Gülsüm ; babasından kalan tarlayı söyledi. “ Sen alıver Ali Paşa, ayağına düştük ! İstanbul’da dikiyorlarmış bu damağı… Para lazım…Babası harpten dönmedi, benim adam yatalak… Ne yaparız, ne ederiz ?.. Allah’ını seversen ; koca kız olunca kim alır bunu böyle, everemeyiz sonra…”
Emine, her ne kadar saf deseler de aslında saf değildi. Onlara sert baksa da, homurdansa da çok severdi babasını. Tek oğlu çekip gidince mal mülk, toprak almayı bırakan babasına kızsa ne olacaktı, kızmasa ne olacaktı değil mi ?.. Elin hergelelerine mal bırakmayı istemiyordu Ali Paşa. Elin hergelelerinin kim olduğunu biliyordu saf Emine. Kızmadı babasına. Haklı bile buldu. Gülsüm Kadın’dan aldığı tarlayı öğrenince de bunun iyi bir alışveriş olduğunu düşündü.
ESİN BAYRAKTAR
2025/ANKARA
-
BARIŞMA
(İLK OLARAK 05.04.2023 TARİHİNDE AYNI BAŞLIKLA PAYLAŞILDI.)
Ben en küçük kız kardeştim. Yaşlandım. Senin de yaşlandığını duyuyordum ; yalnızlığını… Fakat her gün, bir vakitler kahve kokan ama artık kimsenin kalmadığı o büyük eve iniyordun yavaş yavaş, bıkmadan usanmadan. Akşam olmadan dönüyordun.
Bilip bilmeden konuşmasınlar. Para pul yüzünden değildi şu hâlimiz. Kalkmışlar, kendileriyle kıyaslıyorlar bizi. Yok konuşmuyormuşuz, yok selamı sabahı kesmişiz… Halbuki kaç kere geldim seni görmeye, seninle konuşmaya… İşe gitmişsin, yokmuşsun, köyün birine yolcu götürmüşsün. Kavgaya karışmandan korkardım; başını derde sokacağın için üzülürdüm. Rüyamda görsem inanmazdım olanlara. Geniş yoldan da inmiyormuşsun eve. Benim aksi abim aralardan, derelerden, dalların, bostanların içinden inermiş evin önüne. Düşecek kalacak bir yerlerde, gören, duyan olmayacak . Neyden, kimden kaçıyorsa … Aaaaah ah !.. Aksi abim ;atlayacak, hoplayacak hâlimiz mi kaldı…
O kadar çok insana öfkelendin ki içlerinde ben de vardım. Bağlara doğru yürüyüp havuzdan evin yoluna sapınca yutkundum. En küçük kız kardeştim . Aslında abimle, çarşının tam ortasında yüz yüze gelmişliğimiz bile vardı. Öfkeni anlamamak zordu. Tanımadın beni ya da tanımak istemedin. İki yabancı gibi kalakaldık.
Malı mülkü paylaşamadığımızı söylediler ya… İşte o an karar verdim yanına gelmeye. “Gitme, lafını sözünü bilmez, üzülürsün…” dediler. Her şeyi göze aldım. Haber gönderirdin bana ; onlar da, sağ olsunlar, taşırlardı haberlerini. Bağırıp çağırıp savurduğun sözlerle evi terk ettiğini de başkalarından öğrendim .Ev kalabalıktı. Hep kalabalıktı zaten. “Sana mı düştüydü ?..” dediler geçenlerde; düşündüm. Bana mı düşmüştü gerçekten… Sırtlandım yükü, ses çıkarmadan.
Aksi küçük kız kardeştim. Abisi diğerlerine kızgındı. Ama en büyük payı küçük kız kardeş aldı. Ölümlerden birinde abime sarılıp ağladım. Abim öylece durdu, sarılmadı bana. Bu yolu çok yürüdüm. Giderken, dönerken, konu komşuya bir şey götürürken, konu komşudan bir şey getirirken ; keşke koşturmasaydım , diretmeseydim, zorlamasaydım uzakta durmazdın değil mi ?.. Koca karpuzu taşıyıp da küçük kız kardeşini babasıyla konuşurken duyunca karpuzu eşiğe bıraktığın gibi çekip gitmezdin. Tanırım seni.
Sabahtan değil öğleden sonraları iner, dediler. Kalktım, geldim. Köpek bağlamışsın ileriye. Korkmadım. Tahtalardan kapı çakmışsın. İyi etmişsin. “Atsan da, vursan da geldim ben…” dedim. Kahve kokuyordu. Evin kalabalıklığını unutmuşum, havadaki kahve kokusunu unutmuşum. Kavrulurdu kahve çekirdekleri , kavrulan çekirdekler çekilirdi. Abim kahve pişirirdi babama. Herhalde bu yüzden alışamadım kahve pişirmeye.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/ 2025
-
DOKTORUN TAHMİNLERİ BÖYLEYDİ
(17/02/2021 TARİHİNDE “ADRES” İSİMLİ ÖYKÜ VE 08.02.2025 “AYRILIK AKŞAMI” İSİMLİ ÖYKÜ OLARAK PAYLAŞILDI.)
Ruh ve Sinir Hastalıkları Doktoru Veli Şekip Aydın, dizüstü bilgisayarının üzerine çay dolu fincanı devirdiği ve telaşla kâğıt peçete aradığı sırada Siteler otobüsündeki tartışma büyüdü büyüdü … Otobüs Ankara Hastanesi durağına geldiğinde kavga çoktan ağız dalaşına dönmüştü. Nişanda takılanlardan tutun da karşılıklı verilen hediyelere, bohçalara kadar başa kakılmayan kalmadı. Merakına yenilip göz ucuyla delikanlıyla genç kızı süzen yaşlıca bir teyze dışında kimse dönüp bakmadı. Şoför, böyle durumlara alışkın olmanın rahatlığıyla gayet sakin bir şekilde sürdü otobüsü. Güzergâhta herhangi bir değişiklik olmadı.
Giriş katındaki muayenehanesine henüz inmeyen Doktor Veli Şekip Aydın, aynı apartmanın en üst katındaki evindeydi. Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar bir hafta sonra bu eve geldi ; kapı ziline bastı. Konu, fotoğraftaki genç adamdı ; genç adam motosiklete binmişti . Motosikleti sürüyor muydu yoksa sürüyor gibi yapıp poz mu vermişti anlaşılmıyordu. Zaten dedektifin öğrenmek istediği bu değildi ; fakat doktor, dedektifin soru sormasını beklemedi : Bilgisayarcı genci tanıdı. Sonra da üzerine çay fincanı devrilen dizüstü bilgisayarını düşündü. Klavyesi değişecekti. Motosikletli genç, bilgisayarın modeline uygun parçaların şu anda ellerinde olmadığını söylemişti. Sipariş verecekti.
Dedektif Üstün Umar, tavana kadar kabloların, yazıcıların dizili olduğu rafların arasında bir tabureye oturdu . Doktorun bu işle bir ilgisi olmayabilirdi. Bilgisayarın tuşlarına devrilen çay fincanı yüzünden hemen yakınındaki servise gitmişti o kadar. Belki de dedektifin oturduğu tabureye oturmuştu …
Hayır, dedi Veli Şekip Aydın, ben tabure görmedim. Ortalık karmakarışıktı. Oturacak yer yoktu. Sürekli gittiğim bilgisayarcı kapanmış ; ilerideki çay ocağını işletenler burayı tarif ettiler . Sanki bilgisayar hurdalığındaydım. Antre, mutfak, salon, koridor… Her yer plastiklerle doluydu. Ortada dikildim bir süre. Diğer tarafa uzanan koridorun sonunda biri, Berna’yla, bağıra bağıra konuşuyordu. Eminim ; telefonun öbür ucundaki kişinin adı Berna’ydı. Yine “Hayır…” dedi Ruh ve Sinir Hastalıkları Doktoru Veli Şekip Aydın ; Berna’yı tanımıyorum.
Şüphelenilecek kişi Doktor Veli Şekip değildi. Veli Şekip, Siteler otobüsündeki tartışmadan haberdar olmalarını sağlamıştı. Telefonda Berna, motosikletli genci sakinleştirmeye çalışıyordu . “Hemen karar verme, sonra üzülürsün, sonuçta o senin nişanlın, bu şekilde devam edemezdik…” gibi şeyler mi söylüyordu acaba ?.. Belki de yaşadıkları yüzünden kendini suçlu hissediyordu. Doktorun tahminleri böyleydi. Ama Berna’yla motosikletli genç arasında ne vardı bilemezdi. Dedektif, otobüsteki diğer yolcuları, otobüsün şoförünü dinlemek istedi. İlerideki çay ocağını işletenler de Berna ve motosikletli gencin aralarında ne olduğuyla ilgili ip uçları verebilirlerdi.
Nişanlılar, otobüs Sıhhiye’ye varmadan önce farklı duraklarda indiler. Delikanlı, Sıhhiye Köprüsü’nden Kızılay’a kadar yürüdü. Erken çıkmıştı evden ; kahvaltı etmemişti. Seyyardan simitle ayran aldı. Metro çıkışında durdu.Simitten koca parçalar ısırdı , ayranı dikti. İnsanlar oradan oraya akıyorlardı.
Berna eski bir dizüstü bilgisayarı için klavye siparişi aldı. Siparişin numarasını antetli kâğıdın köşesine yazdı ; motosikletli gençle aralarında şöyle bir konuşma geçti : “…tamam, çocukla gönderiyorum… Depoda varmış…” Motosikletli genç “…geliyorum ben, gönderme çocuğu…” dedi. Güldü Berna, sonra da telefonundaki kedi videolarını açtı .
Ruh ve Sinir Hastalıkları Doktoru Veli Şekip Aydın mı ?..Neredeyse Kızılay’ın merkezinde, muayenehanesiyle evi aynı apartmanda olan değişik bir adamdı sadece.
ESİN BAYRAKTAR
2025/ANKARA
-
ESKİ KOMŞUMUN ÖLÜMÜ
(İLK OLARAK 02.09.2022 VE 25.06.2024 TARİHLERİNDE
“ESKİ KOMŞUNUN ÖLÜMÜ” VE “ÜST GEÇİDE DOĞRU YÜRÜRKEN” BAŞLIKLI HİKÂYELER OLARAK PAYLAŞILDI.)
Böyle şeyleri pek yapmam. Yani bizi de götür, bizi de götür diyenlere tiyatro bileti almam. Oyun bir polisiyeydi . Üç dört yıldır filan oynuyordu. Karın yolları kapattığı kış gününde eski köşkte mahsur kalanlar birer birer cinayete kurban giderken, aralarında tesadüfen bulunan dedektif, olayı çözüveriyordu. Hayatta tesadüfler olur. Eski komşumun ölümünü öğrenmem gibi… Oyunun başlamasına daha vardı. Ulus’a gideceğimizi zanneden arkadaşıma “Hayır…” dedim ; Ulus’a gitmiyoruz. Tiyatro salonu Ulus’ta değil. Arkadaşım ,madem tiyatro salonu Ulus’ta değil ; pardösü yakasının tamiri için İzmir Caddesi’ndeki terziye uğrarız o zaman, diye devamını getirdi .
Yaz sonunda Ankara’ya döndüğümüzde eski komşumuzun taşındığını öğrendik. Fino köpeğini de alıp gitmişti. Ayak sesi duyduğunda ortalığı yıkan kıvırcık, siyah tüylü finonun adı neydi ?Unutmuşum. Ondan korkardım . Bir akşam apartman merdivenlerini çıkarken, eski komşumuzun, sokak kapısının aralığından bakıp beni beklediğini gördüm.
Market torbalarına doldurduğu kitapları, fotokopileri, dosyaları gösterip bunları bana vermek istediğini söyledi. Çünkü kitaplardan, fotokopilerden, dosyalardan faydalanacak birilerini kesinlikle tanıdığımı düşünüyordu. Finodan korktuğumu bildiğinden sokak kapısını tam açmamıştı galiba. Ama fino görünürde yoktu. Sesi soluğu da çıkmıyordu. Köpeği, odaya mı hapsetmişti acaba? Doğruydu , kitaplardan, fotokopilerden faydalanacak tanıdıklarım vardı. Bu olay, eski komşumuzun taşınmasından çok önce gerçekleşmişti. Belki de taşınma fikriyle evi toplamaya, evdeki gereksiz eşyalardan, ıvır zıvırdan kurtulmaya başlamıştı.
Terzinin camına “Sahibinden Satılık” tabelası asılıydı. Yan taraftaki dükkânda, renk renk mukavva kutularının arasında oturan delikanlı anlattı: Mal sahibiyle anlaşamayan terzi aslında kendi dükkânına gidecekmiş ama ondan da vazgeçmiş. Terziliği bırakmış, makinelerle ilgili bir işe girişmiş. Cicili bicili mukavva kutuları arasında kendini kaybeden arkadaşım, pardösü yakasının tamirini unutmuşa benziyordu. Delikanlıya göre terzi, makine alıp satma işine girişmekle büyük hata yapmıştı.
Eski komşumun ölümünü öğrendiğimde, polisiye tiyatro oyununun başlamasına kırk dakika kalmıştı. İzmir Caddesi’nde yürüyoruz. Arkadaşımın elinde , az evvel satın aldığı, yeşil mukavvadan bir kutu ; delikanlının tavsiye ettiği terziye gitsek mi gitmesek mi, zaten hemen yapılmaz, pardösüyü bırakmalı, kaça yapacak… Kararsızdık. Caddenin ortasında, eski komşumun eşiyle karşılaştık. Karşılaşmanın sevinciyle hâl hatır soruldu.
Adam kaç yıl önce, apartmanın önündeki ağacın budanan yerini çamurla sıvayıp, sıvadığı yeri de beyaz bir bezle sıkıca sarmıştı. Aradan geçen zamana rağmen bunu hatırlıyor olmama şaşırdı . Gülümsedi. İşe yaradı mı bari , diye sordu. Ağaç, çamurla sıvanan yerden yeşil sürgünler vermiş miydi ?.. Ölüm haberinin ardından kalkıp da ” İşe yarayıp yaramadığını hatırlamıyorum…” diyemezdim elbette. Başımı salladım.
Delikanlının tavsiyesine uyduk. Adresteki iş hanının merdivenlerinden dönerek aşağı indik. Pardösünün yakasını tamir edecek terzi, tütün ve tütün ürünleri satan dükkânla bitişikti. Vitrindeki nargilenin, tabakaların gerisinde boylu boslu, kırmızı suratlı bir kadın duruyordu.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2025