• Bu İnternet Sitesi içeriğinde yer alan tüm eserler (yazı, resim,görüntü, fotoğraf, video, müzik vb.)yazara ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır.Bu hakları ihlal eden kişiler 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar.

  • ARJANTİN  PALAS

         103 numarada  kalan  Esma  “Güçlü  yönünüz  nedir ?”  sorusuna  takıldı. Esma’nın  güçlü  yönü  neydi?.. Tek  başına  otobüse  binip  büyük  şehre  gelmek mi ?.. Kız  başına  otelde  kalmak mı ?..  Yarın  mülakatta sorarlarsa,  “Tek  başıma  otobüse  binip Ankara’ya geldim…” mi diyecekti ?..  Kapıya  güvenmiyordu.  Metal  kısımları  paslanmış küçük  komodini  itti. Gece odaya  girmeye  çalışan  olursa  komodin engellerdi  belki  ya da kapı açılırsa  komodin devrilir, Esma  gürültüye  uyanırdı. “Ankara’da  kalacak  yerim  yok. Bir  yakınımın  yanımda gelmesine  yetecek  maddi  gücümüz  yok…”  Genç  kız,  otobüste verilen  kutu  meyve  suyuna  uzandı.

          Bedia  Abla,  Roma’da  dondurmacılık  yapan  oğluna  aşağıdaki  satırları  yazdı:

     “… Baktım,  binanın  içini  dışını  baştan  aşağı elden  geçirmek  boyumu  aşıyor, sadece  süpürgelikleri  cilalatmaya  karar  verdim.  Geçmişte ,  alçı  işlerini  yaptırdığımız  ustanın  telefonunu buldum. Yanındaki genci gönderdi. Delikanlı  sabah  geldi. Hâlâ çalışıyor.

           Oradaki   hayatını  bırakıp   Ankara’da,  dedenden miras  eski  bir  oteli işletmezsin  galiba ?..Neyse  şimdilik  süpürgelikler  göze  hoş  görünsün.  Cilayı yapan  çocuk, “Akşam  dokuza  kadar  devam  ederim…”  dedi . Müşteri  az  zaten. Genel müdürlüğe yakınız ya  mülakat sınavına  girecek  gariban gençler var odalarda. “Adı neden  Arjantin  Palas Oteli ?..”  diye  soruyorlar. Bilirsin, hep  merak  ederler.  Hamamcıda da   yalanın  bin  türlüsü…  ;   sesimi  çıkarmıyorum.  Üç  beş  kuruş  damlıyor  hamamdan. Babandan  kalan  emekli  maaşına  şükrediyorum. Senin  para  durumun  nasıl ?..   

       Hayat … ; kalkar  dönersin  memlekete. Çarşaf,  nevresim  değiştirmekten, oda temizliğinden  şikayetçi  değilim. Gücüm  yetiyor  bakalım…”

        Arjantin  Palas  Oteli  ve  Hamamı  logolu  kâğıtlardan  beş  on tane  kaldı.  Astarı  yüzünden pahalıya geleceğinden yenileri sipariş edilmedi. Bedia’nın  aklına,  oğluna mektup  yazmak  geldi. Yazmak  hoşuna  gitti. Gün geldi  logolu kâğıtlar bitti. Bedia, son  mektubu düz,  çizgisiz, beyaz  kâğıda  yazdı.  O  sırada bir  şarkı  duyuldu  hafiften. Süpürgelikleri cilalayan delikanlıya, müşterileri  rahatsız  etmemek  kaydıyla  müzik  dinleyebileceğini  söylemişti .Delikanlı  koridorda  yere  oturmuş, bacaklarını  uzatmış ; işini  bir ressam  edasıyla yapıyor. Müzik  sesi  yanı başındaki  pilli  el  radyosundan  geliyor.

        Esma,  çorbasını  içerken  güçlü  yönlerini tekrar  tekrar düşündü ;sıraladı. Mesela  tavanı  rutubetten  kararmış  otel  odasından, koridorun  sonunda  ortak  kullanılan  tuvaletten,  tuvaletin  iki de  bir  açılıp  kapanan  kapısından, kapının gıcırtısından  şikayetçi  değildi. Yatağın  çarşafları  bile  nem  kokuyordu. Olsun; bir  geceliğine   dayanırdı.

         Bedia,  Allah  var, kibar  kadındı. Kocasını kaybetti  ama kayınpederinden onlara  miras  kalan  oteli  bırakmadı,  elinden  geldiğince  derleyip  topladı . Odalara  Arjantin  Palas  logolu  mektup  kâğıtları  ve  zarfları  yerleştirdi. Bir  gün  olsun  ağzından  “Ya  benim  kayınpeder  gezmeyi  tozmayı  severmiş. Karısını,  çocuğunu  yanına  almadan  o  ülke  senin  bu  ülke  benim  dolaşırmış. Hatta  bin dokuz yüz  ellili  yıllarda Arjantin’e gitmiş. Günahı  boynuna,   bir  gönül macerası olmuş  bu  seyahatte. Tangoya  filan da meraklıydı   rahmetli… Nedense  artık… Belki de  otelin  adını  bu  yüzden Arjantin  Palas  Oteli  ve  Hamamı  koydu. ”  lafı  duyulmadı.  

         Esma,  otelci  kadını  tanıyamadı  önce. Kadının  üzerinde  ekose  bir  sabahlık, saçlarında da  ıslak  boya  vardı.  Lobide,  kılıfları  yıpranmış  koltuklarda  bir  delikanlıyla karşılıklı oturmuş  su  bardaklarından çay  içiyorlardı ;  çaydı herhalde. Koridorda boya yapan  genç  değil miydi  o ?.. Esma, başı  önde  merdivenlere  yöneldi.  Sanki  arkasından  biri  onu  yakalayacakmış  gibi basamakları  hızla  çıktı. Tavanı  rutubetten  kararmış  odasına kavuşmak  için  can  attı , kapı  açılmadı. Anahtar,  kilidi açmıyordu. Epeyce  uğraştı;  hayır… Aşağı  inip  yardım  istemeyi  hiç  istemedi  Esma ama  başka  ne  yapabilirdi. 

        103 numaralı  odada  kalan  genç  kız  öyle  çabuk  geçti ki  Bedia  “Taze  çay  var,  alır  mısınız…” diye  seslenemedi  bile.

        Abla,  dedi  Tuğrul ;  evde  vukuat  çıkmış, bizimkiler  bitişik  komşularla  kavga  etmişler, komşunun  kocası  kapıya  dayanmış  filan…  Konu  komşu ayaklanmış, polis  gelmiş… Bedia, ara  sıra   101  numaralı odada  kalırdı. Marketteki  indirimden  aldığı  ucuz  boyayı  sürdüğü  saçlarıyla  adama  baktı. Olayın ne  olduğunu  biliyordu  zaten. Tamam,  dedi adama ;  sen  git. Kadın düşündü: Resepsiyonu  gece  kim  bekleyecekti ?  Yarım  saat sonra da boyayı  yıkamalıydı.

         Delikanlı,  söz  verdiği  şekilde  dokuza  kadar  çalıştı ; işi  tamamladı. Oğlunu  hatırladı  Bedia.  Roma’da  dondurmacılık  yapan  oğlundan  bahsetti. Hani   kabartmadan  heykel  var ; korkutucu  bir  surat  heykeli ;  yalan  söyleyenlerin  elini  ısırırmış  yani  öyle  inanıyorlar;  işte oğlunun çalıştığı  yere  çok  yakındı bu heykel.

         Bedia  Abla  yarım  saat  sonra  saçlarını  yıkadı. Oğluna  yazdığı  mektubu  gece on iki sıralarında  tamamladı:

        “… Tuğrul’a da inanmıyorum. Bu  kaçıncı  bahane. Yok  komşuyla  kavgaymış , yok  polis  gelmiş…  Geç  anam  geç ; ben  seni  bilmez miyim…  Süpürgelikleri  cilalayan  delikanlı da  rutubeti  hamama  bağladı. Hamamı  iptal mi  etsek  acaba ?.. Delikanlı   iyi bir insan,  hem saygılı ; resepsiyonda  duruverdi  sağ olsun. 103  numaranın kapı  kilidini  açtı. Çay  içtik,  sohbet  ettik;  seni  anlattım  biraz.

         Kilit  yapıldı  yapılmasına da  odada  kalan  kız  başka  bir  oda  istedi. Anladım ;  kapı  içine  sinmedi. “Taze  çay  var…”  dedim,  teşekkür  etti. Ben  öyle  sabahlıkla, saçımda  boyayla otelin içinde dolaşmam ki… Mecbur  kaldım,  ne  yapayım…”

                                                                                              ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                                   ANKARA/2026   

  • ÇULLUK  AVI

         Çulluk  avıyla   filan  ne  işim  olurdu ;  üstelik  ertesi gün  Ankara’ya dönecektim. Sabah  erkenden müvekkilimle  görüşecektim.  Suat’ı  kıramadım.  Bak, yukarılar  sonbaharda  ayrı  güzeldir,  dedi ;  aklımı  çeldi. Avukattı  babam. Çocuktum;  köylere  tahkikata  giderken  yanında  götürürdü beni. Eskinin  brandalı  cipleriyle,  içimiz  dışımıza  çıka çıka yaptığımız  yolculukları  hatırladım.

        Tahminimce  Yukarı  Bayır’a  varınca biz külüstürden  iner,  yürürdük. Şoför arabada kalırdı. Kalmadı. Çoraplı  ayaklarını uzatır uyurdu. Uyumadı. Tahminimde  yanılmışım.

         Daha  rampaya  ulaşmadan   “Aha  bizim köy,  şöööööle…Yolunu  asfaltlamadılar…”  diye  başıyla işaret  etti. Bir  küfür  savurdu  ardından. Zaten  iki lafın birinde  sövüyor. Benden başka da  rahatsız  olan  yok  gibi…  Şimdi,  dedi ; köyde anamın  evinde, odun  sobasının  başında… Oooooh… Sıcak bazlama, tereyağı, koyun  peynirinden  keş… Ön  koltukta  oturan  Suat’ın  kucağındaki  Rio havladı. Şoför  güldü;  çekinmeden  açık  açık  sövdü  yine : “Seni  gidinin…  Bak  nasıl da  biliyor  ağzının  tadını…”  Yüzümü  astım. İçim  sıkıldı.

        Motor,  egzoz  aynı  anda  bağırıyor. “Hah…”  dedim.  Kaldık mı  rampada !..  Far  ışığında  kar  sepeliyordu. Rio  tekrar  havladı.  Lastikler  yerinde döndü. Dönmüyor  kayıyordu. Ne  Suat  ne de arkada  yanımda  oturan  Yılmaz,  arabalarını  dağ  yollarına  vuramadıklarından  şu  sağa  sola  söven  adamla  anlaşmışlar.  Yılmaz  umursamazdı; “Çalışmazsa yürürüz  canım,  çoğu  gitti  azı  kaldı… ”  dedi.  Dikiz  aynasına  takılmış  karışık  boncuklar sallanıyor. Zifirî  karanlık. Nereye  yürüyeceğiz. Kabanımın  iç  cebindeki  küçük  defteri  çıkarıp  yazmaya  başlasam ; doksanlı  yıllardan  kalma  bir külüstürle çulluk  avına  gidiyoruz.  Şoförün  köyü yakınmış.  Yalnızmış  anası. Şoför  gaza  basıyor  basmasına da külüstür  tıkandı galiba. Suat  da  “Yürüyelim…”  diyor. Hepimiz  yürümeye  karar  vermiştik,   külüstür  çalıştı,  daha  doğrusu  rampayı  tırmandı. Külüstürün  koltuk  döşemelerine gömülmemize ramak  kalmıştı.

        Çocukluğumun  anılarını yeniden  yaşamak  istemiştim. Kahverenginin,  sarının, yeşilin her tonunu görmekten,  belki  bir  kayanın  üzerine  çıkıp  uzaklara  bakmaktan, güneşin  doğuşuyla başlayan  sesleri  dinlemekten  ve her  şeyi  yazmaktan  mutluluk duyacaktım. Yukarı  Bayır’da   hava  aydınlanıyordu. Ağzı  bozuk  adamın  arabada  bizi  beklemesini  tercih  ederdim. Beklemedi.  Bayır’ın  köylerinden  olduğuna  göre  etrafı  iyi  biliyordu.

        Ne  şoförün  ne  benim  çulluk  avlamakla  ilgimiz  vardı. Kapı  açılır  açılmaz  Rio  atladı. Besbelli  bunalmıştı  hayvan ;çalılıklara  koştu. Suat  sertçe  seslenince tazı geri  döndü. Mızıkladı. Keskin  soğukta yürümeye  başladık. Arabanın  kapılarını  anahtarla zor  kilitleyen  şoför ne  olduğunu  anlamadığımız  bir  şeyler geveledi.

          Ortalık  ışıdıkça meşelikler, boyumuzca çalılıklar,  yaban  armutları  ağır  ağır meydana  çıkıyordu. Bazılarının diplerinde belli  belirsiz  kar tabakası var. Aralarından  akan dereyi  ancak  yaklaşınca  fark  ettik.  Doğanın  gerçek  güzelliğinde  öylece durmak, etrafı  dinlemek huzur  vericiydi.  Yılmaz’la  Suat  biraz ilerimizdeydiler. Rio  görünmüyordu.

        Kuytularda  tatlanmışlarından kalmıştır,  dedi  şoför. Anlamamıştım. “ çakal  eriği  deriz  biz….” diye  devam  etti.  Bir  taş  yığınının  üzerine  çıktı. Ağacın  dallarını  elleriyle,  kollarıyla  karıştırdı,  yokladı. Gerçekten de taş yığınından avucunda dört  beş  koyu  renk erikle atladı  . Erikler hafif ve  yumuşaktı. Soğuğa  rağmen tatlıydı. Islık  sesi  geldi. Kar  yine  sepeliyordu. Öylece  durduk. Suat  heyecanla geldi  yanımıza. Rio  ferma  yapmıştı. Baktık.  Heykel  gibi  donmuş  kalmış  köpek. Ön  ayaklarından  biri  havada. Başıyla,  burnuyla ileriyi işaret  ediyor. Suat da Yılmaz da katıla  katıla gülüyorlar. Koş  kızım,  komutunu  verdi Suat.  Hayvan  koştu,  kayboldu.   Avcılar,  tazıyı  takip  ettiler.

      “Benim küçük  kız…  ”  dedi şoför ; “ Kaçtı  birine… ”  Şaşırdım; neden  şaşırdım ?  Bu  adamın, öyle  kaçabilecek  yaşta kızı mı  vardı ?  Otuzlu  yaşların başındaydı  sanırım.  Hangi  yaşta  evlenmiş,  hangi  yaşta  baba  olmuştu  acaba… Çakal eriği  bulup  getirdiği  yabancıya ,  kızının  birine  kaçtığını söylüyordu. Ben  en  azından  onun  köyünü,  köyde yalnız oturan  anasını  öğrenmiştim. Ne  diyeyim,  bilemedim. Birden  uzakta  tüfek  patladı. Sonra  Suat  ya da  Yılmaz  “Getir  kızım !..”  diye bağırdı. Şoför bunların hiçbirini  duymadı  sanki. “Zor ,  ama  affedersin   değil mi…”  dedim.  Bir  yandan  çakal  eriği  yemeyi  sürdürüyorduk.

         Saklandığı  yerden  havalanan  çulluk,  yaptığı  hatayla  ince,  cılız  ağaç  kümelerine  düştü.  Rio  koştu,  çulluğu  buldu,  ağzıyla  taşıdı, getirdi. Avcılar  Rio’nun  başını, boynunu sevdiler. Kızı  affedip  affetmeyeceği   hiç  konuşmadı  şoför. Küfür  etmedi. Rahatlamıştı. Aynı  taş  yığınının  üzerine  hopladı  bu  sefer.  Çakal  eriklerinin  kalanlarını  toplayacaktı.

                                                                                       ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                         ANKARA/2026

  • PAMUKLU  GABARDİN  KUMAŞTAN

        Akıllı  kızdı  Şenay; geçen  ay  kasabanın   eski  ortaokuluna  memur  oldu.  Okulda  ayrı  odası  bile  var;  hem de  kapısında  adı  soyadı  yazılı.  Kahveci  Tahir’le  Tahir’in  karısı  Zehra,  kızlarının  memuriyetine bir  sevindiler, bir  sevindiler… Tutumlu, eli  sıkı, cimri  ve  pinti  Tahir  ayrıca  sevindi.

        Zehra , askerdeki  oğluna  ördüğü  süveteri  tam  koltuk  altından  kesmeye  başlayacaktı  aniden  durdu. Aklına gelenden  korktu. Allah’ım, inşallah  yanılıyorumdur,  diyerek  yarım  süveteri,  şişleri bıraktı ;  yatak  odasına  gitti. Öyle  gardırobun  kapağını  açıp  aramakla  bulunacak  gibi  değildi. Gömleklerle, pantolonlarla,  ceketlerle, kazaklarla  başladı önce. Sonrasında çarşaf,  bohça,  yastık  kılıfı,  seccade  artık  ne  varsa  hepsini  yatağın  üstüne  indirdi. Giyisi  ve  mefruşat  yığını  ortasında  kara  kara  düşündü.

        Hakikaten  güzel  pantolondu.  Gabardin  kumaştandı.  Kaliteliydi. Rengi  kolay  kolay  atmazdı. Terzi  Hakkı,  Mahmutpaşa’dan  getirdiği  kumaş  topunu  daha  kesim  masasında  açmadan Tahir’in  gözü kumaşa  kaymıştı . Kaç  yıllık  pantolon,  dedi  Şenay ;  babam  unutmuştur  onu. Zehra  yalvardı  kızına: “Nolur  bir  bakıver,  belki  duruyordur…”  Peki,  durmuyorsa  ne yapacaklardı ?  İkisi de ne  yapacağını  bilmiyordu.  Tek  bildikleri,  Kahveci  Tahir’in sövüp  sayacağıydı. Vurup  kırar mıydı ?..  Ama  ağzına  geleni  tutmayacaktı. Anayla  kızın savrukluklarından  başlar,  parayı  sokaktan  toplamadığına  varırdı. Okul  kermesi cuma  akşamına  dek  sürdü.  Kalanları,  satılmayanları  fen  laboratuvarına  topladılar. Pamuklu  gabardin  kumaş  pantolon aralarında  yoktu.  Kadrolu  memur  Şenay,  babasının  pantolonunu  bulamadı.

          Zehra’yı şeytan  dürtmüştü  galiba ;  kızın  çalıştığı  okulun  kermesine  bir  iki  parça da  biz  verelim  hayrına,  dedi. Yemin billah etti ; adamdan  habersiz tek  parça koymadı naylon torbaya. Şimdi  kocası  anlamadan  pantolonu bulsalar,  yerine  assalar…Kermes, kasaba  pazarının  kurulduğu  gün yapıldı  ;  durdular  durdular  pazara  denk  getirdiler. Köylüler  gelir  pazara ; belki  onlardan  biri aldı  pantolonu. Ya kasabadan biriyse  alan ?..  Kahveci  Tahir,  yolda  belde  görür de  pantolonunu tanırsa   … Zehra  olabilecekleri  kuruyor  kuruyor  Tahir’in  “…ulan  benim pantolonun senin  üstünde ne  işi  var…”  a  kadar  gidiyordu.

         Şenay  saçlarını  kızıla  boyatmaya  karar  verdi. Annesinin  evde aranmadık  kıyı  köşe  bırakmayacağını  tahmin  ediyordu. İş  çıkışı  kuaföre  gitti.  Gerçekten de kaç  yıllık  pantolondu ;  on beş yıl  lafı  geçti ya… “Baba,  senin  pantolon var  ya…Kermese  ayırdıklarımıza  karışmış…”  demesi  yeterliydi  aslında.  Ama  gel  bunu annesine  anlat. Nefesi  kesilmiş  gibi  konuşuyordu  kadın. Ya pantolonu  satın alan,  giyip de  Tahir’in  kahvesine gelirseymiş… Kızılın  hangi  tonu  Şenay’a  yakışırdı ; kuaförle  renk seçtiler. 

         Öfkesini  evdekilerden çıkarırdı  Tahir ; esip  gürlerdi. Sabunların nasıl, ne  kadar  kullanıldığına takardı. Sabunluğun suyunda  bırakmayın şunları;  eriyip  gidiyor,  der ; söylenir,  söylenir,  söylenir…Sözde yepyeni  pantolon, yanlışlıkla  kermese yollanmış ;  duyurmadılar bir  süre. Adam,  sabah  erkenden  kahveye gidip  gece  geç  saatte  döndüğünden  anlamadı.

       Gel  sana  bir  pantolon  yaptıralım, diyerek  babasının  koluna  girdi  Şenay.  Terzi  Hakkı’nın  dükkânının  önündeydiler. Yüreği  ağzına  geldi  Zehra’nın. Ama  tutumlu,  eli  sıkı,  cimri ,  pinti  Tahir güldü. Yok  canım, anlamında başını  yukarı kaldırdı. Şenay  belli  belirsiz  göz  kırptı  annesine. Şimdi  anayla  kız,  Kahveci  Tahir’i  zorla  terziye sürüklüyorlardı. Hatta Zehra  kocasına çıkıştı ; kırk  yılın  başı  çocuk  heveslenmiş. İnat etmenin  sırası mıydı… Hem en  son hangi vakit  kendine pantolon  yaptırdıydı… Zehra birden  pişman  oldu  ;  pantolon yaptırıp  yaptırmadığının  vaktini karıştırmasaydı  keşke.  Tahir  “ Gabardinden  pantolon  var  ya,  dolapta  asılı…”  dese  ne  cevap  verecekti ?..  

        Kadrolu  memur Şenay  keyifli  bir anı  kolluyordu. İlk  maaşıyla  ailecek  pide yedikleri gün  evlerine  dönerken  fırsatı  kaçırmadı. Zehra  da  kızından  güç aldı. Adam  on  beş  yıllık gabardin  pantolonu çoktan  unutmuştu. Karısıyla  kızının yanında çocuk gibi  oldu. Şenay  kızıl  saçlarını  parmaklarıyla  geriye  attı.  Bu  renk  ona yakıştı. Ayrı  bir  hava  verdi.

        Kahveci  Tahir’in  pamuklu  kumaştan  gabardin  pantolonu, okul  kermesinde  satılmış. Kim aldıysa  artık  güle  güle  giysin.

                                                                                   ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                       ANKARA/2026

  • DEVREN   KİRALIK VEYA SATILIK

        Ankara’nın  belki son  kokteyl,  dans  salonu  kapanmak  üzereydi. Kapanmanın  nedenlerinden  biri , gürültüydü. Salon  her  ne  kadar binanın  bodrum  katında  olsa da  müzik  başladığında bunun  işe  yaramadığı anlaşılıyordu. Apartman  sakinleri  durumdan  hoşnut  değillerdi. Allah  var,  aşağı  inip   “…lütfen  müziğin  sesini kısar mısınız…”  gibilerinden  uyarılarda  bulunmadılar,  bağırıp  çağırmadılar.  Eğlenceler,  danslar,  nişanlar, kutlamalar    bittikten  sonra gelip  kibarca konuştular.  Şu  an  Leyla,   telefondaki alacaklıyla  işte  böyle  kibarca konuşuyordu:

        “… İnanın  tamamen çıkmış  aklımdan. Ben  nasıl  unutmuşum… Kusuruma  bakmayın…Şimdi  elemanımı  çağırıyorum… Utkuuuu… , sen burayı  bekle,   ben  bankaya  kadar  gidip  geleyim… Ay ,  atlamışım… Bugünlerde  çok  yoğunuz, arka  arkaya davet  ve  sonra  nişan,  yarın  kına  gecesi  organizasyonu…  Ama ödemenizi  hemen  yapacağım. Utku,  çantamı  getirir  misin içeriden… “ 

         Leyla,  alacaklının  telefonuna  on  dakika içinde  bir  tiyatro kurgusuyla  cevap  verirken  Amatör  Fotoğrafçı  Jale  Demiray, elindeki  kartvizitte  yazılı  adresi  buldu  fakat  apartmanın  yan  tarafından  inilen bakımsız  merdivenlerden korktu.    “Kokteyl,  dans  salonu  girişi  herhalde burası  olamaz…” diye  basamaklarda kalakaldı.

        Kapanmanın  nedenlerinden  diğeriyse  Leyla’nın  ticaretten  anlamamasıydı.  Utku  adında  bir  elemanı  var  mıydı ? Evet  vardı  ama  çalışanların  hepsine  yol  verdiklerinden Utku’yu  ancak  iş  çıktığında  çağırıyorlardı.  Leyla  tam  “… Utku,  çantamı  getirir misin  içeriden…”  cümlesini bitirip  de  yüzünü  pencereden  odaya  çevirdiğinde   kapıda  dikilen  amatör  fotoğrafçı  Jale Demiray  ile  karşı  karşıya  geldi;  Jale Demiray’ı  icra  memuru  zannetti. Çünkü  eşi  Fikret  “İcra  memurları  her  an  kapımıza  dayanır…” demişti. Aslına bakılırsa Leyla ,  daha  önce  icra  memuru görmemişti.  İcra  memurlarının  nasıl  geldiklerini,  ne  yaptıklarını biraz  internetten araştırmıştı. Zile  basıyorlarmış, kapı  açılmazsa  çilingire  haber  veriyorlarmış.  Düşündü: Çilingir  kilidi kıracak, kilit  kırılırsa  yaptırmak  için  para  gerekecek. Halbuki  paraya  ihtiyaçları  var. Ödeyemediği  borçlara bir de kilit  masrafı  eklenmesin.  Leyla   “ Kadın,  telefonda  rol  yaptığımı  anladı mı  acaba ?..”  diye düşündü. Üstelik  “…Utku  çantamı  getirir misin…”  derken eliyle,  çantanın  bulunduğu yeri  işaret  etmişti. Fotoğrafçı  kadın, içeriden  çantayı  getirmesi  söylenen  Utku’yu  görmek  için arkasına  baktı;  loş  salonda  kimse  yok  gibiydi.   

        İcra  memurlarının   her  an  kapıya  dayanacağına  kesin  gözüyle   bakan   Fikret  sabah  masaları, sandalyeleri saklamayı  teklif  etmişti.   Leyla  kabul  etmedi. Ya  bir  müşteri gelirse ;  boş  salonu mu gösterecekti.  Hem  nereye  saklanacak  onca  sandalye,  masa… Ben  bulacağım bir  yolunu,  dedi  Fikret ;  çıktı  gitti.

        Leyla,  fotoğrafçı  kadının  salonu  beğenmediğini  anladı. Telefondaki   konuşmadan   onu  deli  zannetmiş  olabilirdi. Ödemeyi  biraz daha  nasıl geciktirebilirim telaşıyla olmuştu  her şey.  Odada  duvara  dayalı  masadaki  elektrikli  çaydanlığın  sağını  solunu  karıştırdı. Sanki  çay demleyecekmiş,  kahve  yapacakmış  gibi  odada  gezindi,  çekmecelere  filan  baktı.

         Amatör  Fotoğrafçı  Jale  Demiray cep  telefonuyla kapı  fotoğrafları  çekmeyi  severdi. Kapı  fotoğrafları  çekmeyi  sevdiğini  Safranbolu’ya  yapılan  gezide fark etti; bu  ilginç  koleksiyonun ilki, üzerinde iki  demir halka olan  ahşap, eski  bir  kapının fotoğrafıydı. Kadın  kurslara gitmedi, derneklere üye  olmadı. Kendi  kendini  geliştirdi. Çektiği  kareler değişti  ama kapı  fotoğrafları  teması  aynı  kaldı. Eğer  Jale  Demiray,  kapı  fotoğrafları  sergisini  burada  açsaydı  Ankara’nın  belki  son  kokteyl, dans  salonu  kapanmayabilirdi.  

        Jale  Demiray , kavak  ağaçlarının   sıralandığı  sokaktan çıktı. Kuğulu  Park’a  doğru  yürüdü.  Salonun  kartını  veren  bankacı  komşusundan bahsetmeyerek iyi  yaptığını  düşündü. Ortak  tanıdık  yüzünden  “ Olur…”  diyebilirdi.  Çay  ikram  edelim,  kahve  ikram  edelim dedi  durdu.  Telefonda kimle  konuşuyorsa  artık ; çantamı  getir,  diye  seslendi ;  ne  gelen  var  ne  giden…Kocasıyla  kızı  heveslendirmişti  onu  fakat  o  kadar  parayı da  sergi için  şu  dökük  yere  savuramazdı. Hangi  zamandayız ?.. Sizin kokteyl,  dans  salonunuzu  sevsinler… Kavşakta  yeşil  yandı.

       Fikret,  arkadaşından  ödünç  aldığı  kamyonetle  Kuğulu  Kavşağı’nda  yeşilin  yanmasını  bekliyordu.  Masaların,  sandalyelerin  kamyonete  taşınması, yüklenmesi için Utku’yu  aradı.  Utku  geldiğinde  fotoğrafçı  kadın  çoktan  gitmişti.  Utku erken gelseydi  Leyla  delikanlıyı  çay  ya da  kahve  almaya  yan  binadaki  pastaneye gönderirdi.  Jale  Demiray Kuğulu Kavşağı’ndan  karşıya  geçerken  yeşilin  yanmasını  bekleyen  Fikret,  kamyonete  yüklenecek  masaları,  sandalyeleri nereye  götüreceğini henüz bilmiyordu.

                                                                                                     ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                                          ANKARA/2026

  • İLGİNÇ BİR AN

        Doksan küsur  yaşındaki  modacı  kadın,  mısır  patlatmak  üzere  ocağın  düğmesini  çevirmiş  ama   ocağı  yakmayı  unutmuş. Cinayet  Masası  Dedektifi  Üstün  Umar,  mısır  patlatma  tavasının  sürekli  durduğu  yeri  merak  etti. Çünkü  iyi  bir  dedektif   her  ayrıntıyı  araştırırdı. Doksan  küsur  yaşlarında  bir kadın , mısır  patlatma  tavasını , mutfakta  en  üst  dolaplardan   birinden   nasıl  almış  olabilirdi  ? Dedektif, dolabın  önüne  çekilmiş  tabureye de  şüpheyle  baktı .

         Modacı ihtiyarın yine  modacı  olan  kızı,  büyük  oğlunu  karşılamak  üzere  arabasıyla  Esenboğa  Havaalanı’na gitmiş. Kızın  kocasının  hastane  randevusu  varmış ; kontrol  edildi,  doğruydu.  Atölyede teyel,  ütü  işlerine  bakan  terzi  yamağı   yarım saatliğine, bankadaymış…  Yaşlı  kadının yarım  saat yalnız  kalabileceğini  düşündüler  herhalde.

          Üstün  Umar,   nişandan  sonra tatile  çıktı.  Karısı,  kızı,  kendi:  Bu  bir  aile  tatiliydi. Dedektif  dar  kafalı  sayılmazdı  ama  dün  sabah  yedide,  yüzmek  için odadan  çıktığında  kızının  nişanlısıyla karşılaşmayı   istemezdi.  Delikanlının  ne  işi  vardı burada  ?  Delikanlı  değil,  kızının  nişanlısı   demeliydi  aslında. Nişanın  üzerinden  kaç  gün  geçtiyse  ihtiyar modacının  ölümündeki esrarın çözülmesinin üzerinden de  o  kadar  gün  geçti  sayılır.  Oğlanın  hakkını  yemek  istemedi . Çankaya’da  kokteyl  dans  salonu  diye  bir  yer  bulmuş ,  orkestrayla  şarkıcı  kız  bile  ayarlamış ; orkestra iyiydi,  şarkıcı  kızın sesi  fena  değildi.  Davetlilerden  gelen  istek  şarkıları   ellerinden  geldiğince  çaldılar,  okudular. Hepsinin  parasını ,  Dedektif  ödedi.  Sonuçta  nişanı  kız  tarafı  yapardı.

         Üstün  Umar,  delikanlının nişan için  önerdiği  kokteyl  ve  dans  salonunu bir  kayınpeder  gözüyle  başta  beğenmedi . Neden ?..  Cilası  kaybolmuş parkeler,  Roma  sütunu  desenli , eskimiş  duvar kâğıtları  yüzünden.  Nişanın  sonuna  doğru   pistteki  gençler   çarliston  çaça  karışımı  hareketlerle  dans  ediyorlardı. Nişanlılar mutluydu. Dans  biraz çarlistona  biraz  çaçaya  benzerken  amatör  orkestra coştukça  coştu.  Dedektif  orkestraya,  dansa  dalmış  gibiydi.  Aklındakiyse   başkaydı : Sanki  birisi   modaevinin  mutfağında , üst    dolaptan  tavayı  indirmiş , mısır  kavanozunu  çıkarmış,  modacı  ihtiyarı çağırmış,  “Hadi  mısır  patlat da  yiyelim…”  demişti. İhtiyarın  patlamış  mısırı  çok  sevdiği, iki  arada  bir  derede  bile mısır  patlatıp ortaya  getirdiği soruşturma tutanaklarında yazılıydı. Modaevinde teyel, ütü  işlerine  bakan  terzi  yamağıyla  yeniden  konuşmayı  planlıyordu  Üstün  Umar.

        Kızı  içeride  uyuyordu. Büyük  olasılıkla  önümüzdeki  yaz  tatilini   kocasıyla  birlikte  daha  neşeli,  daha  kalabalık,  daha  hareketli  yerlerde geçirecekti. Çoğu insanın üçüncü  günde  sıkılacağı  bu  pansiyonlar  şeridinde  değil…Yıllardır   tatil  yaptıkları  pansiyonun sahiplerine  sabahın  köründeki delikanlıyı  nasıl  tanıtacağını  düşündü : Müstakbel damadım. Bankada  çalışıyor, işi  gücü  yerinde.

            Dedektif  “ Yürüyeceğim…”  dedi   karısına. Yürümeye  filan  niyeti  olmayan  kadın  siyah  simli  ipten  şal  örüyordu.  Müstakbel  damatları midesiyle  bağırsaklarını bozmuş. Geceyi  tuvalette  geçirmiş.  Dün  sabah  iyi  görünüyordu   halbuki.  Başka  bir pansiyonda  kalıyor ;  yemekleri mi  dokundu  acaba ?  Öyle  kafana  estiği  gibi atla otobüse  gel, yer  bulamazsın  tabi… Elinde de  bir  kutu  çikolatalı  pişmaniye ; besbelli  mola  yerinden  alınmış.  Nişanlılar, kırk  dakikalık mesafedeki  ilçe hastanesine  Dedektif’ in  arabasıyla gittiler. Üstün  Umar   içinden “ Ne  işin  var  burada  be  çocuk…” diye  söylendi.  Siyah  simli  ipten  şal  örmeye  devam  eden  kadın,  kocasının  gamsızlığına kızdı ; çocukların  yanında  olması gerekmiyor muydu ?  Dedektif   aksileşti, kendi  kendine  konuştu : “İstemediler,   ne  yapsaydım,  zorla mı  binseydim  arabaya…”

         Plajın  bittiği  yerde  kayalıklar  denize  uzanır…  Dedektif  daha  önce  bu  kayalıklarda  yürümedi. Birkaç kez,  plajın  bittiği  yerden  dik  bayırı  tırmandı  ve  arkasında  uzanan  yabani  zeytin  ağaçlarının  altında  epeyce  yürüdü. Şimdi  sandaletleriyle  ve  bermuda  şortuyla  kayalıklardaydı.

        Teyel,  ütü  işlerine  bakan  terzi  yamağının  “…yarım  saatliğine  bankadaydım…” yalanı  ortaya  çıktı :Bankada  değilmiş.

       Modaevinin işleri  son  üç  yıldır durgundu. Yamak  itiraf  etti ; evet,  sadece  fazladan  kazanmak  için ihtiyardan  ve  kızından  saklı,  gece  elbisesi  tadilatları  alıyordu. Yakınlardaki  giyim  mağazalarının birkaçıyla  anlaşmıştı.  Doksan küsurluk  modacı da  modacının  kızı da  yılların  markası  isimlerinin  tadilatla  anılmasını asla  kabul  etmiyorlardı. Terzi  yamağı , korkudan  yeminler  etti  çünkü  ne  bilerek  ne de  bilmeyerek ocağı  açık  bırakmadığını  kanıtlamalıydı.  İnanmıyorlarsa  damada  sorabilirlerdi.  Yamağın  saklısını  gizlisini  biliyordu o  ama sesini  çıkarmıyordu. Modaevinin  geçmişteki  havalı  günleri  çoktan  bitmişti  zaten. Neyse,  tomografi makinesi  arızalanınca  hastane  randevusu başka  tarihe ertelenmiş . Terzi  yamağı, daralttığı  lacivert  tafta  elbiseyi   teslim etmeye  götürürken  ihtiyarın damadıyla apartman  girişinde  neredeyse  çarpışıyordu.    

         Cinayet  Masası  Dedektifi  Üstün  Umar,  teyel,   ütü  işlerine  bakan  yamakla  nişanın  ertesi  günü   konuştu ve  ocağı  açık  bırakma hikâyesini kurgulayanın bir  başkası olabileceğini  fark  etti.

         Şimdiyse, denize  uzanan  kayalıklarda öylece  durmuştu. Yengeç  yuvalarının  yakınına  sinmiş dev  deniz  kaplumbağasıyla birbirlerine  bakıyorlardı.  İki  taraf da  hareketsiz. Kaplumbağa korkunç  gözlerini  Dedektif’ e  dikmiş. Üstün  Umar, deniz  kaplumbağalarının insanlara  saldırıp  saldırmadığı  konusunda  ne  biliyordu  ? Hayvan  ona  saldırsa  bile  yosun  tutmuş  kayalardan çabucak  kaçamayacaktı. Birden damadı  için  endişelendi. İlçe  hastanesinde ,  zavallıcığa  serum  taktıklarını  gözünün  önüne  getirdi. Ankara  otobüsünden   inip  köyün  minibüsüyle  virajlı  dağ  yollarını aşmış,  küçük  çantası  ve  bir  kutu çikolatalı  pişmaniyeyle  ziyaretlerine  gelmişti.

         İnsan  beyni  ilginç.  Dedektif,  kayalıklarda  dev  deniz  kaplumbağasıyla  karşılaştı  ve  terzi  yamağıyla  doksan  küsurluk  modacının damadının  karşılaşmalarını  hatırladı. Sonra da  yaratıktan   korkmayı unutup müstakbel  damadından  memnun kalmaya  karar verdi. Delikanlı, mısır  patlatma  bahanesiyle kayınvalidesi , kayınpederi  evdeyken ocağı açık bırakıp  çekip  gidecek  birine benzemiyordu. Ayrıca  artık  kimsenin kiralamadığı , gözden  düşmüş  kokteyl dans salonunu bir  akrabasının  işlettiğini de  açık  açık söylemişti.

          Pansiyona döndüğünde  karısı  hâlâ  şal  örüyordu.  Dedektif  masaya  oturdu. Telefonunu  yanına  almamıştı.  Çocuklardan  haber  var mı,   demeye  kalmadı  kadın  gülmeye  başladı. Kızı  ve  müstakbel  damadı , üzeri mumlarla  dolu bir  pastayla  aniden  ortaya  çıktı.  Delikanlı  gayet  sağlıklı  görünüyordu. “İyi ki  doğdun babaaa..”  şarkısı, gülmeler,  alkışlar,  diğer  masalardan da alkışlar  duyuldu.

                                                                                   ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                         2026/ANKARA

  • İŞE YARAMAK ÜZERİNE

    İŞE  YARAMAK   ÜZERİNE

          Mevsimlik  çıkan  “Tarihin  Tozlu  Sayfaları”  dergisinin , geçen yıl  yaz  sayısında okuyucularına  hediye  ettiği film  CD’ si  işe  yaradı.  

        Film,  İngiltere’nin  en  meşhur  kraliçesinin  hayatını  anlatıyordu. CD,  ada belediyesinin halkla ilişkiler  bürosunda,  kapıya  en yakın  masanın alt  çekmecesinde  öylece  durdu.  Büroya  girildi  çıkıldı,  masaların  çekmeceleri  açıldı  kapandı, halkla  ilişkiler  elemanlarından  bazıları  değişti  ama  İngiltere’nin  en  meşhur  kraliçesinin  hayatını  anlatan film  CD’sinin , halkla  ilişkiler  bürosundaki   alt  çekmecelerden  birine  neden,  nasıl  geldiğiyle ilgilenilmedi . CD’yi  kimse izlemedi ; izlemeyi   düşünmedi.  Ta ki  belediye  kültür  ve  sanat  salonu salon  sorumlusu  Nevzat,  evrak dolaplarının  raflarını  karıştırana ve  kapıya  en  yakın masanın  alt  çekmecesini  çekip de  filmde  kraliçeyi  canlandıran  aktristin  pudraya bulanmış  bembeyaz  suratıyla  karşılaşana kadar…

        Feribot  iki  saatlik  yolculuğun  ardından  iskeleye  yanaştı.  O  sırada  Nevzat,  iskele  meydanına bakan   ilan  panosuna, afişle  broşür  arası duyurunun sonuncusunu  astı:  Ne  afiş  ne  broşürdü ; CD  kapağındaki fotoğrafın biraz  büyütülerek  çekilmiş  siyah  beyaz  fotokopisiydi , Fotokopiyi  merkez  lokantasının  camına, meydandaki  ilan  panosuna,  bir de karakol  sokağında elektrik  direğine yapıştırdı mı  oldu  bitti. Sezon  kapanmıştı  zaten. Günler  öncesinden  haber  vermeye  gerek  yoktu. Ücretsiz  sinema gösterimi,  adadaki  bir  avuç  insan  arasında  kulaktan  kulağa  yayılırdı.

          Kültür  ve  sanat  salonu  salon sorumlusu  Nevzat,  işin en  önemli  kısmını  halletti. Sonra da arkadaşının  bakkal dükkânına  takıldı, lafladı biraz. Bakkal  dükkânı , boş  pansiyonların  sıralandığı  loş  sokaklardan  birindeydi :    “Madem film  gösterelim,  diyorsunuz;  hani  CD…”  diye  konuştu. “Nereye  gitti  o  kadar film  ;  alan  geri  getirmiyor  tabi…  Halkla  ilişkilerin dolabına,  rafına  bakacakmışım…Baktık,  bulduk…”  Bakkal  arkadaş,  hangi  filmi göstereceklerini merak  etmedi  bile;  filmin  adını  duyduğunda da  tepki vermedi. Ama  Nevzat,  kaybolan  CD’leri,  gösterilecek filmi bir  an için  unuttu . Belediyenin  halkla ilişkiler  bürosunda çalışmaya başlayan  arkeolog  kız , filme  gelir miydi ?..   Ocak  ayında,  adada,  akşam  ne  yapardı  insan bir  başına ?  Kız  kitap  okuyordu,  dergi  okuyordu ; arkeolog  ya  böyle eski  zaman   filmlerden  hoşlanıyordu  belki…

         Sıcacık  bakkalın  camından  dışarı  daldı  gözleri ;  soğukta   yürüyen  sırt  çantalı  iki  gölge  gördü. Gölgeler yürüdüler  gittiler. Nevzat, bir  ihtimale  takıldı  kaldı : Ya , şu  CD arkeolog  kıza  aitse  !.. Kız,  kapıya  yakın  masada mı  çalışıyordu  ?  Çekmeceyi  karıştırdığını  öğrenirse  ne  olacak ?.. “Vallahi  emir  kuluyum  ben…”  derdi Nevzat ; “ Halkla  ilişkilerde  kimse  kalmamıştı.  Mesainiz  bitmiş, çıkmışsınız. Akşama  film  gösterilecek,  dediler. Çekmecede CD’yi  görünce  de  geri  getirmek üzere  almak  zorunda  kaldım.”

          Kız   “Aaa… Çalışma  masamın  çekmecesindeki film…” diyebilirdi. Kime  diyebilirdi ? Nevzat’a mı ?  Henüz  tanışmamışlardı bile…Bu  sayede  tanışırlardı ; fırsat  ayağına gelmişti.  İkisi de belediyedeydi  nasılsa…  Arkeolog  kız,  kültür ve  sanat  salonunda seyirci koltuğundayken  Nevzat  eski  bir  projeksiyon makinesinin başında  olacaktı.  Olsun. Şimdilik  kültür  ve  sanat  salonu  salon  görevlisiydi. İleride  bakarsın aynı  büroda beraber  çalışırlardı ; sırt  çantalı  gölgeler gittikleri  yerden  döndüler,  bakkalın önünde  durdular. Bakkal  arkadaş,  adanın  öbür yanındaki  zeytinliği anlatıyordu.

        Nevzat,  bakkalın  kapısını  açıp  dışarı  çıktı. “İyi  akşamlar,  kalacak  yer  arıyorsunuz  galiba…”  dedi. Kış  günü  adaya  gelip  sokakta  kalan  maceracıları çok  görmüştü.  Son  feribot hareket  edeli  yirmi  dakika oldu. Otuzlu yaşlarda  görünen  iki  kadına beş  altı bina yukarıdaki  aile  pansiyonundan  bahsetti. Sırt  çantalı  kadınlar, odaya  bakmayı  çaresizce  kabul  ettiler. Ekim  ayından  beri  boş  olan  aile  pansiyonunun  bütün  odaları  buz  bağlamıştı.  Kadınlar  klimayı  sıcağa  ayarlayıp  meydana  bakan  lokantaya  gittiler.  Siyah  beyaz  fotokopiyi  lokantanın  camında  gördüler.  

         Nevzat,  kışın  ortasında  pansiyona  müşteri   yakaladı. Sırt  çantalı  kadınlara, oda  anahtarını  ertesi  sabah  bakkal  arkadaşa  bırakabileceklerini söyledi. Kadınların odayı beğenip  beğenmedikleri umurunda  değildi ; arkeolog  kızdan özür  dilemeyi  kafasına  koymuştu. Tek  derdi  özür  dilemek ve   kızla  tanışmaktı.  Ada  belediyesi kültür  ve  sanat  salonunda  film  akşam dokuzda  hemen  başlamadı. Soğuk  hava  yağmura  döndü. Ada  halkının  çoğu  ucu  ucuna   yetişti. Salon ağır  ağır  neredeyse  doldu.

        Film  biter  bitmez, projeksiyon  makinesini  kapatmadan salon  çıkışına  koştu  Nevzat.  Halbuki  arkeolog  kız  film  CD’sini  bilmiyordu  çünkü masası pencere  kenarındaydı. Tarihî filmlere  meraklı mıydı  ? Hayır.   Adadaki  bir  avuç  insan  gibi  , ücretsiz film  seyretmek  üzere arkadaşlarıyla  kültür  ve  sanat  salonuna  gelmişti.  Salon çıkışında  arkalarından  seslenildiğini  duydular ;  dönüp  baktılar.

        Sırt  çantalı  iki  kadın daha  ilerideydi ama onlar da dönüp  baktı.  Pansiyoncu  delikanlıyı tanıdılar;  bir  grup  genç  erkek  ve  kızla  ayaküstü konuşuyordu. Pansiyon  odası  ısınmış mıydı  acaba ? Klima da pek  güven  vermemişti.  En  azından  bir  süreliğine  soğuk  odada oturmaktan kurtulmuşlardı ; Nevzat’ın  elindeki,  Tarihin  Tozlu  Sayfaları  dergisinin  geçen  yıl  yaz  sayısında  okuyucularına  hediye  ettiği film  CD’si  sayesinde…

                                                                                                    ESİN    BAYRAKTAR

                                                                                                            2025/ANKARA

  • YILBAŞI AĞACI

    YILBAŞI  AĞACI

         Bundan  kırk  yıl  önce ona,  ne  yapmak  istediğini  sorsalardı  hiç  tereddüt  etmeden  “Vitrin  düzenlemek  isterim…”  cevabını  verirdi. “Ama,  senin  dükkânın  vitrini  yok…”  deseler bile  cevabı  değişmeyecekti. Aslında  üç  metrekarelik   dükkânın gerçekten vitrini  yoktu. En  kötüsü, vitrin  yapılabilecek camı penceresi de   yoktu. Ayakkabı  tamircisinden  kalan  yan  taraftaki  yeri  zamanında kapsaydı ; üstelik  mal  sahibi  ilk  ona  söylemişti  satılığa  çıkardığını . Eğer bu  yeri  alsaydı Kaya  Usta , oraya  taşınır  ve  yeni  dükkânının   geniş   vitrinini  yeni  yıla  yakışır  bir  şekilde çoktan  düzenlemiş olurdu.  Nasıl mı ?.. Anlatayım :

        Türlü  elektrik  alet  edevatı,  ıvırı zıvırı  arasına  yılbaşı  ağacını kondurur,  ışıkları  kullanarak hafif  hafif  kar  bile  yağdırırdı. Becerikliydi;  ayrıca  vitrine  bakıldığında,  ağacın  altında  duran “Yılbaşı  ağaçlarınız  itinayla  süslenir.”  yazısı  okunurdu.

        Yanmayan  avizeler, değişmesi  gereken  elektrik  düğmeleri,  artık  iş  görmeyen  prizler,  hatta  apartmanların  çalışmayan  otomatları  için  mahalleden  Kaya  Usta’nın  dükkânına gelen  giden  eksik  olmazdı . Gelenlerin  gidenlerin  içinden  kimse  ondan  bir  yılbaşı  ağacını  süslemesini  istemedi. İstemedi  çünkü bizim  usta  şimdiye  kadar,  dükkân  kapısının camına   “Yılbaşı  ağaçlarınız  itinayla süslenir.”   yazısı  veya   tabelası  asmadı ki mahallenin  haberi  olsun…  Aklından  geçirdi mi  peki ?.. Evet, aklından  geçirdi. Düşündüklerini  birileriyle  paylaştı mı ?.. Hayır,  paylaşmadı. Diyelim paylaştı,  mahallenin  haberi  oldu ; orta  halli  bu  mahallede, kim evine  yılbaşı  ağacı alır  da  aldığı  ağacı  süsletmeye para  harcardı  acaba ?..  

        “Ustanın  dükkânı  nerede ?”  diyeceksiniz şimdi ?  Banliyo  Tren  İstasyonu’na yakındır.  Müslüman  mahallesinde  salyangoz  satmak mı olurdu  ?  Bilemeyiz ; yan taraftaki  boş  yeri  alamazdı;  parası  yoktu. Sonuçta,  hap  kadar  dükkândan  çıkamadı. Evlendi,  bir  kızı,  bir  oğlu oldu. “Yılbaşı  ağaçlarınız  itinayla  süslenir.” işine  hiç  kalkışmadı Kaya  Usta . Süsleyebilir miydi ?.. Hem bir   süslerdi ki ;   yanıp  sönen  ışıklarla, renkli  yıldızlarla  donatırdı  ağacı ; hayranlıkla bakardı  herkes.

        Her  yeni  yıldaki  gibi  dükkânın  giriş kapısını  ışıklarla  çevirdi.  Yavaş yavaş  başlayıp  sonra  biraz  hızlanan ,  daha  sonra  biraz  daha  hızlanan , en  sonunda  hızlı  hızlı  yanıp  sönen ve aynı  döngüyü  sürekli  tekrar eden ışıklı  kabloyu  taktı.  Mahalle  elektrikçisi  olmadan  önce,  caddedeki  mobilya  mağazasının  vitrinini  düzenlemişti  Kaya  Usta : Bordo  kadife  döşeli koltuk  takımı, ferforje ayaklı  sehpalar, büyük  sehpada  porselen  çay  takımı, sayfaları  açık  bırakılmış  dergiler  ve pikapta  durmadan  dönen  plak… “Vitrin  düzenleme”  diye  bir  meslek var mı  yok mu  bilmeden  hep  yapmak  istediği işti. Işıkları,  renkli  ampulleri   seviyordu. Evlendiğinde  evin  antresini yanıp  sönen ışıklarla süsledi. Karısı  başta  ses  çıkarmadı ;  beğenmiş göründü. Ama  bir  zaman  sonra evlerine  gelen  akrabaları,  eşi  dostu,  aileyi bahane  ederek ışıkların saçmalığını,  gereksizliğini  söyleyiverdi.

        Usta,  kabası  bitmiş  inşaatın  birinci  katındaki  yılbaşı  ağacını  iki gün  önce  fark  etti. Çok hoşuna  gitti.  Plastik  ağacın  dallarından  renkli  krepon kâğıtları sarkıyordu. Krepon  kâğıtlarının  aralarına  yaldızlı  şeritler serpiştirilmişti. Kimin  tarafından getirildiği  bilinmeyen  ağaç  duvarsız  salonda,  henüz  yapılmamış  pencerenin yanındaydı.

        Televizyon  kanalları,  dünyada,  yeni  yıla  ilk  giren  ülkelerdeki  eğlenceleri  , havai  fişek  gösterilerini  yayınlarken  işçiler, kaba  inşaatın  birinci  katına  taşıdıkları  ağacı bir  süre  seyrettiler.  Karton  bardaktaki  çayları  içtiler,  yine  seyrettiler.  Tamam,  sağ olsun  müteahhit,  koca  plastik  ağacı  kucaklamış  getirmişti,  yanında  koca  bir  kutu  kuru  pastayla… Ama  işin  doğrusu,  ışıklar  ayrı  bir  hava  katmıştı ağaca . Değil mi  ya… İlerideki  yaşlı  elektrikçiye  koşup  ışıklı  kablo  almakla  ne  iyi  bir  iş yaptıklarını konuşup  durdular. Tam da  dükkânı  kapatıyordu  adam. Kuru  pastaları  bir  lokmada  ağızlarına  attılar, telefondan  müzik  açtılar, güldüler,  hava  soğuktu, konteynere  döndüler.

         Kaya  Usta’ya ,  dünyada  yeni  yıla  ilk  giren  ülkenin  hangi  ülke   olduğunu  sorsanız   doğru  cevap verirdi.  Meraklıydı böyle  şeylere  ;  bir de  vitrin  düzenlemeye meraklıydı.  Oğlu,  elma  portakal  dolu  market  torbasıyla  eve  yürüyen  babasını   yoldan  arabayla  aldı. Araba  caddeye  saptı. Kaya  Usta ,   inşaat  işçilerinin  süslediği  ağacın  son  hâlini  göremedi.

         Baba  oğul  uzaklaştılar. Konteynerdeki   işçiler,  otuz  yedi  ekran  televizyondan,  eski  bir  komedi  filmini  seyrediyorlardı.

                                                                         ESİN    BAYRAKTAR

                                                               

      ANKARA/2025                                                           

  • RESSAMIN ODASI

    RESSAMIN  ODASI

        İnsanlar bir  süre daha,  pencereden  içeriyi  görmeye  çalıştılar.  Konya  Sokağı’nı  bilirsiniz; bilmeyenlere tarif  edeyim :  Yokuşu  neredeyse  yarıladığınız  yer,  duvardaki resmi  en  iyi  görebileceğiniz  yerdi.  Çölde  bir  deve  kervanının  resmiydi  bu.  Şehir  turu  rehberleri,  gruplarındaki  kalabalıkla  yokuşu  neredeyse  yarıladıklarında  pencereyi   işaret  ederler,   “ İşte  çölde  giden  deve  kervanı…”  derlerdi.  Çünkü ünlü ressamın  yaşadığı  apartman,  şehir  turuna katılanların merakını çekerdi.  Cama  perde merde  takılmadığından resim  hep  görünürdü.

        Eski  apartmanın  katları  tek  tek  boşalıp  binanın ana giriş  kapısına  asma  kilit  takıldığında da  kadınlı  erkekli  çoluklu çocuklu  gezginler,  beş  altı  devenin  sıralandığı  kervanı  fark  edebilmek  için  ellerinden  geleni yaptılar.  Son  model ,  yepyeni  fotoğraf  makineleriyle,  telefonlarıyla  öyle  fotoğraflar  çektiler ki  kervandaki  deve  sayısının kaç  olduğu  tartışmasına nokta  konuldu.   Asma  kilit  takılı  kapının  önünde  pozlar verildi. Ressam mı ?.. Hemen  aşağıda,  çaprazda kalan salaş  esnaf  lokantasında pilav üstü  kuru  fasulye  yiyordu o  sırada.  Ne  rehber  biliyordu ne fotoğraf  çekenler, fotoğraf  çektirenler biliyordu  ünlü  ressamı. Adam, lokantacının acıyıp  karnını  doyurduğu bir zavallıya  benziyordu. Halbuki  buranın yemekleri için  ara  sıra gelirdi.

       Artık  kimsenin oturmadığı apartmanda, camların  kirlenmesiyle  birlikte  pencere,   çekiciliğini  kaybeder  gibi  oldu.  Duvardaki  resmi  görmek  zorlaşmıştı . Yine de  inatçı  meraklılar  vazgeçmediler.  Bir  süre  sonra pencere camının  alt  köşesi kırıldı.  Sanki  dışarıdan  taş  ya da  başka  bir  şey  atılmıştı .

        Kirlenmiş  ve  kırılmış  cama  rağmen   şehir  turu  rehberleri , evinin  duvarına resimler çizen ünlü  ressamın hikâyesini  anlatmayı sürdürdüler.  Ama   konuşmalarına “ İşte  çölde  giden  deve  kervanı…”  cümlesiyle  başlamıyorlardı  :  Uzun  zamandır  ortalıkta  görünmeyen  ressam,  Ege’de  küçük  bir  köyde  zeytin  yetiştiriyormuş;  yetiştirdiği  zeytinlerden  zeytinyağı  üretip  satıyormuş…  

       Anahtarını  bulamadıklarından ana  giriş  kapısındaki asma  kilidi  kırdılar . Katlara, çanta,  valiz,  cüzdan  yapan,  tamir  eden  atölyeler  taşındı .  Yemek  yapan  adam önce   mutfağı  kullandı.  Çalışan  sayısı  arttıkça  mutfak  yetmez  oldu. Adam  ne  yapsın,  Konya  Sokağı’nda, yokuşun neredeyse  yarılandığı  yerden  en  iyi  görünen  odaya  geçti.  Sokak  kapısının  üzerine  bantla  tutturulmuş  kâğıtta  “İçerdeyiz, kapıyı  sıkıca  itin…”  yazdığı  için  birilerinin  pattadak  diye  gelmesine  alışkındılar.  Yemek yapan  adam,  gelenle  gidenle  ilgilenmezdi.  Eğer  patates  soğan  dolu  plastik  leğenle  üst  kattan  iniyorsa veya  alt  kattan  çıkıyorsa,  “…kapıyı  sıkıca  itin.”  yazısına  rağmen  kapı da  açılmıyorsa  “Dur  dur  dur…”  der,  elindeki  leğenle  kapıya  omuz  atardı. Gelen  kimmiş, neyin nesiymiş… Boşveeer…  Omuzlanan  kapı  açılırdı.  Yemek  yapan  adam,   patatesleriyle  soğanlarıyla,  yeşillikleriyle  yemek  yapmaya  giderdi.

        Ressamın  canı,  gözlerini apartmana  dikenler  yüzünden  sıkılmadı. Zaten   çalıştığı oda  arka  tarafa  bakıyordu . Arka  odada  resimlerini çizer, ön odada misafirlerini  ağırlardı. Zeytinciliğe  ya da  zeytinyağı  ticaretine  başlamadığını söyleyebilirim. Böyle işlerden  hiç  anlamaz. Ege’deki köyün  adını,  ziyaretine gelen arkadaşından  duydu. Arkadaşını  uğurladı. Kahvaltılık  almaya  Ulus  Hali’ ne gitti .  Yemek  yapan  adam   bu  odada,  küçük  tüpte   çorba  kaynatır . Paçalarını  kıvırdığı gri  eşofmanıyla, ayağında  plastik  terlikleriyle plastik  tabureye  oturur,  koca  plastik  leğeni  önüne  çeker,  patates  soğan  soyar.  Ressamı  duydu.  Yine ilgilenmedi . Yalnız  geçenlerde iki  koca  lahana  almışlar,  bizimki  gene leğenin  başında, lahanalara  bakıyor. Yorulmuştu  galiba. Başını  kaldırdı ;  çöldeki  deve  kervanıyla  karşı  karşıyaydı. Anasını  hatırladı. Hacca  gitmeyi hep istemiş,  gel gör ki kısmet olmadan  Hakk’ın rahmetine  kavuşmuş  anacığını  düşündü,  duygulandı.

        Bir  rehberin peşine takılmadan hem de yakından görebilirsiniz çöldeki  deve  kervanını. Ressamın  odasının  mutfak  olması  dışında  pek  bir  şey  değişmedi. Sabah  kahvaltısına  pişen tava   böreğinin yağlı dumanına rağmen resim hâlâ varlığını  koruyor.

                                                                                    ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                           2025/ANKARA

  • GÜNÜBİRLİK

    GÜNÜBİRLİK

        Gecenin  yarısıydı, bırakın  yanlış  yerde  beklediğimi  düşünmeyi,  yanlış  yerde beklemenin korkusuyla, endişesiyle  donup  kalmıştım. Taksinin  şoförü,  verdiğim adresi  kesinlikle  anlamamış  olmalıydı. Derken  karanlığın  içinden   devasa  bir  yolcu  otobüsü  göründü.  Otobüs  yaklaştı  yaklaştı,  durdu.  Şoför  indi,  elinde  kâğıtlarla arkamdaki  boş  gibi  duran  binaya  koştu.  Yolcuların  dikkatini  çeken,  üzerimdeki  siyah  şifon elbise miydi  yoksa sol  kolumla sardığım  mavi abajur mu ?.. Yanına  oturduğum  yaşlıca  kadın  gülümsedi :  Bu  yerel  firmanın  otobüs kaptanlarının , şimdiye  kadar peronlarda ,duraklarda  yolcu  bıraktıkları,  eşya unuttukları  duyulmamıştı.

         Kimse  uyarmadı ki ; otobüsün  sayfiyeden  hareket  saatiyle , gece  yarısı  beklediğim şu  ıssız  yerden  hareket  saati  aynı  değilmiş. Telefondaki  ses  sonraki  seferde  yer  var ,deyince  böyle  beklemeye  mecbur  kaldım. Yaşlıca  kadın,  firmayla  ilgili  söylediklerinde  haklı  çıktığı için  memnundu. Halbuki  telefon  eden ve   otobüsün  nerede  kaldığını  soran bendim ;  lafı  uzatmak istemiyordum.  Ama  yol  arkadaşım ne  yaptı  etti, on  saat  süren  otobüs  yolculuğundan  sonra bir  düğüne   katıldığımı  öğrendi. Şimdi  yine  on  saatlik  otobüs  yolculuğuyla  Ankara’ya dönüyordum.

        Davetiyenin  adres  kısmında adı  yazılı  şehrin  inişli  çıkışlı  yokuşları  vardı. İstanbul’a  benzetim. Çıktığınız  yokuşlardan  birinden  görünen  liman,  haziran ayına rağmen  sanki soğuk bir kış  manzarası  fotoğrafıydı . O  zaman  otogar merkezdeydi. Düğünün  yapılacağı salonun  önünden  geçtik.  Ne  kız  tarafından ne oğlan  tarafından erken  gelen  yoktur  herhalde.

         Yaşlıca kadın,  düğün  salonunu ,  düğün  sahiplerini    sordu ; hatta  limana yakın  apartmanlardan  birinde  akrabaları  oturuyormuş. Apartman  pencerelerinden muhtemelen  yük  gemilerini,  vinçleri  filan  seyrediyorlardır.  Ya da  seyretmiyorlardır. Aynı şeylerden  sıkılmış  olabilirler.  Ne  hoş  abajur,  dedi.  Evet,  hoştu gerçekten. Mavi  abajurumu  merak  ettiğini  anladım.  Kucağımda  ne  diye  bir  abajur  taşıyordum; hikâyeyi duymak  istiyordu. Tamam  istiyordu  ama ben,  limana  yakın oturan  akrabalarını   merak  ediyor  muydum ?.. Hayır.   O da,  bulabileceği en  basit seçeneğe yöneldi ; yaşadığı  küçük  sayfiye kasabasını   anlatmaya  başladı.

         İki katlı,  bahçeli   evini,  komşularını,  deniz  kenarındaki  çay bahçelerini, okey  gruplarını  dinledim  bir  süre  ;  okey turnuvaları  bile  oluyormuş. Beklerim,  dedi ;  buyurun  gelin,  çok  memnun  kalırım. Sohbetine karşılık  vermeyerek haksızlık mı  etmiştim ?.. Kadın  beni  evine  çağırıyor ; sayfiyede,  iki  katlı,  bahçeli  evinde ağırlayacak… Hem de gece  yarısı  loş  bir  otobüs  durağında karşılaştığı  ve  hayatında ilk  kez görüp   tanıdığı  birisini… Kendimi  huzursuz  hissettim. “Okey oynamayı bilmem…”  desem. “Aaaa… Olsun  canım,  oturur  bizi  izlersin,  öğrenirsin…”  diyecekti  sanki.

        Şöyle  başlayabilirdim : Anladığım  kadarıyla  şehri biliyorsunuz. O  zaman, düğün  salonunun  ilerisindeki  lunaparkı da  biliyorsunuz. İşte  abajuru,  lunaparktaki  “Halkayı  at,  hediyeyi  kap !”  oyununda  kazandım. Halkayı at,  hediyeyi  kap ! Halkayı at,  hediyeyi  kap !  Orta  yaşlarda  bir  adam,  bağırarak  müşteri  çekmeye uğraşıyordu. Attığın  halkayı,  daire  biçimindeki  düzenekte  dönüp  duran sıralı  ördeklerin  boynuna  geçirmek  gerekiyor. Kolay  zannetmeyin  sakın. Beş  halkanın  hediyeleri alt  rafta, on  halkanın  hediyeleri  üst  raftadır. Abajurun üç  rengi  vardı : Kırmızı,  mavi,  turuncu;  maviyi  seçtim.

        Salona  elimde  abajurla  giremezdim. Lunaparkta  vakit  geçirdiğimi,  halkayı  atıp  abajuru  kaptığımı söyleyemeyeceğime  göre…Neden  söyleyemeyecekmişsin,  dedi yol arkadaşım. Düğün evi  uzakmış ; yeni  yapılan  kooperatiflerde. Gitseydin  karnını  doyururdun  bir  güzel. El  açması baklava  yerdin . Keşkek de  yapmışlardır  mutlaka. Yorgunmuşsun. Eeee,  nereye  bıraktın  abajuru,  diye  sordu yaşlıca  kadın.  Düğün  salonunun  girişindeki  vestiyerimsi  yere  bırakmıştım.  Vestiyer  dediğime  bakmayın,  görevli  mörevli  yoktu.  Kaybolsa,  biri  alıp  götürse  kime  hesap  soracaktım  değil mi ?.. Ayrıca   bu  tür  oyunlarda  şanslı  olmadığıma  inanmıştım hep ;  ilk  kez  şans  benden  yanaydı. Kanıtı da mavi  abajurdu.  Bıraktığım  yerde  bulamasaydım itiraf  edeyim  üzülürdüm.

        Abajurumun  çalınma,  kaybolma ihtimalini,  yeni  yapılan  kooperatiflerde  hâlâ  ev taksidi  ödeyen   bir  tanıdığının  başına  gelen  dolandırıcılık  olayına  nasıl  bağladı anlamadım.  Dolandırıcılar ,  sözde,  yangın söndürme  tüplerinin  çalışıp çalışmadığına bakacaklarmış ;  her  daire  için  ödenmesi  gereken   para  varmış… Ev  borcu  öderken bir de dolandırıl… Olacak  iş mi…

                                                                                         ESİN    BAYRAKTAR

                                                                                                2025 /ANKARA     

  • ZİYARETİN AMACI

    ZİYARETİN  AMACI

          Şehir  burada  neredeyse  bitiyor.  Bittiği  yerde ,  beş  bloktan  oluşan sitenin  giriş  katındaki  dairenin salonunda bir  adam  televizyon  seyrediyordu. Akşam  saatleriydi. Karısı  pazara  turşuluk  almaya  gitmişti. İşten  döndüğünde kocasını  hâlâ  televizyon seyreder  görünce  ağzını  açmadı  kadın ; sabah  sözleşmişlerdi ama  pazara tek  başına  çıktı. Adam mı ?.. İnanmayacaksınız ; kadının  pazara  gidişinden  on  beş  dakika  sonra  gelen  Cinayet  Masası Dedektifi Üstün  Umar’a  rağmen  televizyonu  kapatmadı ; sesini  kıstı,  göz  ucuyla  seyretmeye  devam  etti. Salonun  köşesine  konulmuş  büyük  kuş  kafesi  Dedektif’in dikkatini  çekti.

        Konu  başkaydı. Belediyenin açtığı  kurslarda görevli  bir  öğretmen  kaybolmuştu.  Dosyanın  Üstün  Umar’a  gönderilme  sebebiyse olayın  cinayet  olma ihtimaliydi. Gel  gör  ki  adam,  kafesteki  papağanın  kaybolmasıyla daha  ilgiliydi. Evde  oradan  oraya  gezip duran  papağan, kafesi  pek  kullanmazdı. Karısının  belediye kurslarına  gittiğini  elbette  biliyordu. Geçen  yıl  kadın, kucağında  orta  büyüklükte  bir  karton  kutuyla eve geldi.  Hatta  o  gün  kırkyama  kursuna kayıt  yaptıracakmış ; sabah  çıkarken söylemişti.  Kadın, karton kutunun içindeki  papağanla  kurs  binasına  gidemeyince  maalesef   kırkyama  sınıfında  yer kalmamıştı.

        Banka  emeklisi adamın  omzundan  inmeyen  papağan  rahat  rahat  uçsun, konsun   diye  sehpalara,  koltuk  kenarlarına  gazete sermişler. Şimdi hem   kafes  hem  ev bomboştu.  Neyse  işte canım, sonuçta  kırkyama kursu dolunca fen  bilgisi  öğretmeni  kadın  çaresiz ahşap  rölyef   kursuna  kayıt  yaptırmış . İnce bir  ses  geldi  koridordan ; adam  kalktı,  gitti. Cinayet  Masası  Dedektifi  Üstün  Umar,   fen  bilgisi  öğretmeni  kadının haftanın  bir  günü  ahşap  rölyef kursuna  devam  ettiğini,  ahşap  rölyefe  yeteneği  olmadığı  gibi merakı  da  olmadığını çoktan  öğrenmişti.

         Saçlarını  koyu  yeşile  boyayan ve   kendini sanatına adamış  öğretmen,   yıl  sonu  sergisi  için  mutlaka  bir  çalışma  yapması  gerektiğini söyleyip  duruyordu  kadına. Hem  telefon  kayıtları gösteriyordu ki  ahşap rölyef  kursu öğretmeni,  şu  an  pazarda  turşuluk  seçen  kadına, eserini bitirmesi için iki  gün  süre  tanımıştı.

        Bizim  kız  suçiçeği  çıkardı,  diyerek  döndü  banka  emeklisi. Dedektif  birden  düşündü: Su  çiçeği  çıkarıp  çıkarmadığını  hatırlamaya  çalıştı. Adam yine  televizyona  baktı. Bakmakla   yetinmedi  sesini  açtı  biraz ;  güldü. Abisiyle on  altı  yaş  var  aralarında,  dedi. Yine  güldü.

       Şehrin  neredeyse  bittiği  yerde aynı  sitede  oturan , aynı  kursa  giden,  derste  anlatılanları harfi  harfine  uygulayan  altmışlı  yaşlardaki  üç  kadına  göre   kurs  öğretmenleri büyük  sanatçıydı. Fen  bilgisi  öğretmeni  arkadaşlarının  biraz  devamsızlığı  vardı  ama  yaptıkları  fena  sayılmazdı. Üstün  Umara  öyle  geldi ki kadınlar  ne  çare  yeteneksiz arkadaşlarına  acıyorlar  onu  dışlamıyorlardı. Acıdıkları  diğer  bir  kişiyse  kaybolan  öğretmendi.  Dedektif,  garip  şekilde  birbirine  benzeyen bu  üç kadından  hiçbir  şey  öğrenemedi.

        Kadını  belediyenin  kursundan  aradıklarında  pazar  arabasını  çeke  çeke  yürüyordu.  Adı  soyadı söylendi.  Doğruladı.  Öncelikle yılı  başarıyla tamamladığı  için tebrik edildi. Kursun  ikinci  aşaması  için  kayıtlar  başlıyordu. Geçen senenin  kursiyerlerine öncelik tanıyacaklardı. Hem  ikinci  aşamanın  sonunda  kalfalık  sertifikası  alabilecekti. Kalfalık  sertifikası  demek,  ileride  kendine  ait  bir  atölye açma hakkı  kazanmak  demekti. Kalfa  olmak,  kendine  ait atölye  açmak fikri  güzeldi. Kurs  öğretmeni, yıl  sonu  sergisine  ahşap  rölyefi  yetiştirmesi  için kaç kere  aramıştı. Tebrik  edildiğinden, kursun  devamı  için öncelik  tanındığından   haberi  var mıydı  acaba ?.. Kızılay’da  bir  yerdeydi   sergi.  Gidemedi tabi.  Banyoya  üst  kattan  su  akıyordu. Usta  gelecekti. Akşama, akşama… Ustanın  işi uzamıştı.  Gidemedi : zaten   yeşil  saçlı  öğretmen de  bir  daha  telefon  etmedi.

        Şehrin neredeyse  bittiği, sitelerin  doldurduğu  böyle  mahallelerde  zoraki  açılmış  hissini   uyandıran kafeler  vardır. Tozludur,  korkutucudur çoğunlukla. .Pazar  arabasını  çeken kadın,  hiç tereddüt  etmeden içeri  girdi. Plastik  sandalyelerden,  masalardan  birine  geçti. Garson  delikanlı  çayı  fincanla  getirdi ;  masaya  bıraktı. Kadın,  kırıntıları,  çay  lekeleri temizlenmemiş   masada,  atölyesini  düşündü  yeniden.   

        Cinayet  Masası  Dedektifi  Üstün  Umar,  çalıştığı  okulun  arka  bahçesinde bulduğu  papağanı  eve  getiren  fen  bilgisi  öğretmeni kadını  daha  fazla  beklemek  istemedi. Bu  ziyaretten  çıkan  sonuç ,yeşil  papağanın  kaybolmasıyla   yeşil  saçlı kurs  öğretmeninin  kaybolmasının  aynı  zamana  denk  gelmesiydi.

      Dedektif  apartmandan  çıktı. Karanlıkta,  sitenin  bahçesinde bir  kameriye  fark  etti. Kadınla  konuşması gerekiyordu. Belki  kimsenin  bilmediği  ayrıntıları  biliyordu.  Üstün  Umar’ın   arabasıyla  uzaklaştı.  Kadın, pazar  arabasıyla  sitenin  girişine  yaklaştı. Emekli bankacı,  salonun  ışığını  söndürmüş,  televizyonu  karanlıkta  seyrediyordu.

                                                                                         ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                               2025/ANKARA