-
Bu İnternet Sitesi içeriğinde yer alan tüm eserler (yazı, resim,görüntü, fotoğraf, video, müzik vb.)yazara ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır.Bu hakları ihlal eden kişiler 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar.
-
ARJANTİN PALAS
103 numarada kalan Esma “Güçlü yönünüz nedir ?” sorusuna takıldı. Esma’nın güçlü yönü neydi?.. Tek başına otobüse binip büyük şehre gelmek mi ?.. Kız başına otelde kalmak mı ?.. Yarın mülakatta sorarlarsa, “Tek başıma otobüse binip Ankara’ya geldim…” mi diyecekti ?.. Kapıya güvenmiyordu. Metal kısımları paslanmış küçük komodini itti. Gece odaya girmeye çalışan olursa komodin engellerdi belki ya da kapı açılırsa komodin devrilir, Esma gürültüye uyanırdı. “Ankara’da kalacak yerim yok. Bir yakınımın yanımda gelmesine yetecek maddi gücümüz yok…” Genç kız, otobüste verilen kutu meyve suyuna uzandı.
Bedia Abla, Roma’da dondurmacılık yapan oğluna aşağıdaki satırları yazdı:
“… Baktım, binanın içini dışını baştan aşağı elden geçirmek boyumu aşıyor, sadece süpürgelikleri cilalatmaya karar verdim. Geçmişte , alçı işlerini yaptırdığımız ustanın telefonunu buldum. Yanındaki genci gönderdi. Delikanlı sabah geldi. Hâlâ çalışıyor.
Oradaki hayatını bırakıp Ankara’da, dedenden miras eski bir oteli işletmezsin galiba ?..Neyse şimdilik süpürgelikler göze hoş görünsün. Cilayı yapan çocuk, “Akşam dokuza kadar devam ederim…” dedi . Müşteri az zaten. Genel müdürlüğe yakınız ya mülakat sınavına girecek gariban gençler var odalarda. “Adı neden Arjantin Palas Oteli ?..” diye soruyorlar. Bilirsin, hep merak ederler. Hamamcıda da yalanın bin türlüsü… ; sesimi çıkarmıyorum. Üç beş kuruş damlıyor hamamdan. Babandan kalan emekli maaşına şükrediyorum. Senin para durumun nasıl ?..
Hayat … ; kalkar dönersin memlekete. Çarşaf, nevresim değiştirmekten, oda temizliğinden şikayetçi değilim. Gücüm yetiyor bakalım…”
Arjantin Palas Oteli ve Hamamı logolu kâğıtlardan beş on tane kaldı. Astarı yüzünden pahalıya geleceğinden yenileri sipariş edilmedi. Bedia’nın aklına, oğluna mektup yazmak geldi. Yazmak hoşuna gitti. Gün geldi logolu kâğıtlar bitti. Bedia, son mektubu düz, çizgisiz, beyaz kâğıda yazdı. O sırada bir şarkı duyuldu hafiften. Süpürgelikleri cilalayan delikanlıya, müşterileri rahatsız etmemek kaydıyla müzik dinleyebileceğini söylemişti .Delikanlı koridorda yere oturmuş, bacaklarını uzatmış ; işini bir ressam edasıyla yapıyor. Müzik sesi yanı başındaki pilli el radyosundan geliyor.
Esma, çorbasını içerken güçlü yönlerini tekrar tekrar düşündü ;sıraladı. Mesela tavanı rutubetten kararmış otel odasından, koridorun sonunda ortak kullanılan tuvaletten, tuvaletin iki de bir açılıp kapanan kapısından, kapının gıcırtısından şikayetçi değildi. Yatağın çarşafları bile nem kokuyordu. Olsun; bir geceliğine dayanırdı.
Bedia, Allah var, kibar kadındı. Kocasını kaybetti ama kayınpederinden onlara miras kalan oteli bırakmadı, elinden geldiğince derleyip topladı . Odalara Arjantin Palas logolu mektup kâğıtları ve zarfları yerleştirdi. Bir gün olsun ağzından “Ya benim kayınpeder gezmeyi tozmayı severmiş. Karısını, çocuğunu yanına almadan o ülke senin bu ülke benim dolaşırmış. Hatta bin dokuz yüz ellili yıllarda Arjantin’e gitmiş. Günahı boynuna, bir gönül macerası olmuş bu seyahatte. Tangoya filan da meraklıydı rahmetli… Nedense artık… Belki de otelin adını bu yüzden Arjantin Palas Oteli ve Hamamı koydu. ” lafı duyulmadı.
Esma, otelci kadını tanıyamadı önce. Kadının üzerinde ekose bir sabahlık, saçlarında da ıslak boya vardı. Lobide, kılıfları yıpranmış koltuklarda bir delikanlıyla karşılıklı oturmuş su bardaklarından çay içiyorlardı ; çaydı herhalde. Koridorda boya yapan genç değil miydi o ?.. Esma, başı önde merdivenlere yöneldi. Sanki arkasından biri onu yakalayacakmış gibi basamakları hızla çıktı. Tavanı rutubetten kararmış odasına kavuşmak için can attı , kapı açılmadı. Anahtar, kilidi açmıyordu. Epeyce uğraştı; hayır… Aşağı inip yardım istemeyi hiç istemedi Esma ama başka ne yapabilirdi.
103 numaralı odada kalan genç kız öyle çabuk geçti ki Bedia “Taze çay var, alır mısınız…” diye seslenemedi bile.
Abla, dedi Tuğrul ; evde vukuat çıkmış, bizimkiler bitişik komşularla kavga etmişler, komşunun kocası kapıya dayanmış filan… Konu komşu ayaklanmış, polis gelmiş… Bedia, ara sıra 101 numaralı odada kalırdı. Marketteki indirimden aldığı ucuz boyayı sürdüğü saçlarıyla adama baktı. Olayın ne olduğunu biliyordu zaten. Tamam, dedi adama ; sen git. Kadın düşündü: Resepsiyonu gece kim bekleyecekti ? Yarım saat sonra da boyayı yıkamalıydı.
Delikanlı, söz verdiği şekilde dokuza kadar çalıştı ; işi tamamladı. Oğlunu hatırladı Bedia. Roma’da dondurmacılık yapan oğlundan bahsetti. Hani kabartmadan heykel var ; korkutucu bir surat heykeli ; yalan söyleyenlerin elini ısırırmış yani öyle inanıyorlar; işte oğlunun çalıştığı yere çok yakındı bu heykel.
Bedia Abla yarım saat sonra saçlarını yıkadı. Oğluna yazdığı mektubu gece on iki sıralarında tamamladı:
“… Tuğrul’a da inanmıyorum. Bu kaçıncı bahane. Yok komşuyla kavgaymış , yok polis gelmiş… Geç anam geç ; ben seni bilmez miyim… Süpürgelikleri cilalayan delikanlı da rutubeti hamama bağladı. Hamamı iptal mi etsek acaba ?.. Delikanlı iyi bir insan, hem saygılı ; resepsiyonda duruverdi sağ olsun. 103 numaranın kapı kilidini açtı. Çay içtik, sohbet ettik; seni anlattım biraz.
Kilit yapıldı yapılmasına da odada kalan kız başka bir oda istedi. Anladım ; kapı içine sinmedi. “Taze çay var…” dedim, teşekkür etti. Ben öyle sabahlıkla, saçımda boyayla otelin içinde dolaşmam ki… Mecbur kaldım, ne yapayım…”
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2026
-
ÇULLUK AVI
Çulluk avıyla filan ne işim olurdu ; üstelik ertesi gün Ankara’ya dönecektim. Sabah erkenden müvekkilimle görüşecektim. Suat’ı kıramadım. Bak, yukarılar sonbaharda ayrı güzeldir, dedi ; aklımı çeldi. Avukattı babam. Çocuktum; köylere tahkikata giderken yanında götürürdü beni. Eskinin brandalı cipleriyle, içimiz dışımıza çıka çıka yaptığımız yolculukları hatırladım.
Tahminimce Yukarı Bayır’a varınca biz külüstürden iner, yürürdük. Şoför arabada kalırdı. Kalmadı. Çoraplı ayaklarını uzatır uyurdu. Uyumadı. Tahminimde yanılmışım.
Daha rampaya ulaşmadan “Aha bizim köy, şöööööle…Yolunu asfaltlamadılar…” diye başıyla işaret etti. Bir küfür savurdu ardından. Zaten iki lafın birinde sövüyor. Benden başka da rahatsız olan yok gibi… Şimdi, dedi ; köyde anamın evinde, odun sobasının başında… Oooooh… Sıcak bazlama, tereyağı, koyun peynirinden keş… Ön koltukta oturan Suat’ın kucağındaki Rio havladı. Şoför güldü; çekinmeden açık açık sövdü yine : “Seni gidinin… Bak nasıl da biliyor ağzının tadını…” Yüzümü astım. İçim sıkıldı.
Motor, egzoz aynı anda bağırıyor. “Hah…” dedim. Kaldık mı rampada !.. Far ışığında kar sepeliyordu. Rio tekrar havladı. Lastikler yerinde döndü. Dönmüyor kayıyordu. Ne Suat ne de arkada yanımda oturan Yılmaz, arabalarını dağ yollarına vuramadıklarından şu sağa sola söven adamla anlaşmışlar. Yılmaz umursamazdı; “Çalışmazsa yürürüz canım, çoğu gitti azı kaldı… ” dedi. Dikiz aynasına takılmış karışık boncuklar sallanıyor. Zifirî karanlık. Nereye yürüyeceğiz. Kabanımın iç cebindeki küçük defteri çıkarıp yazmaya başlasam ; doksanlı yıllardan kalma bir külüstürle çulluk avına gidiyoruz. Şoförün köyü yakınmış. Yalnızmış anası. Şoför gaza basıyor basmasına da külüstür tıkandı galiba. Suat da “Yürüyelim…” diyor. Hepimiz yürümeye karar vermiştik, külüstür çalıştı, daha doğrusu rampayı tırmandı. Külüstürün koltuk döşemelerine gömülmemize ramak kalmıştı.
Çocukluğumun anılarını yeniden yaşamak istemiştim. Kahverenginin, sarının, yeşilin her tonunu görmekten, belki bir kayanın üzerine çıkıp uzaklara bakmaktan, güneşin doğuşuyla başlayan sesleri dinlemekten ve her şeyi yazmaktan mutluluk duyacaktım. Yukarı Bayır’da hava aydınlanıyordu. Ağzı bozuk adamın arabada bizi beklemesini tercih ederdim. Beklemedi. Bayır’ın köylerinden olduğuna göre etrafı iyi biliyordu.
Ne şoförün ne benim çulluk avlamakla ilgimiz vardı. Kapı açılır açılmaz Rio atladı. Besbelli bunalmıştı hayvan ;çalılıklara koştu. Suat sertçe seslenince tazı geri döndü. Mızıkladı. Keskin soğukta yürümeye başladık. Arabanın kapılarını anahtarla zor kilitleyen şoför ne olduğunu anlamadığımız bir şeyler geveledi.
Ortalık ışıdıkça meşelikler, boyumuzca çalılıklar, yaban armutları ağır ağır meydana çıkıyordu. Bazılarının diplerinde belli belirsiz kar tabakası var. Aralarından akan dereyi ancak yaklaşınca fark ettik. Doğanın gerçek güzelliğinde öylece durmak, etrafı dinlemek huzur vericiydi. Yılmaz’la Suat biraz ilerimizdeydiler. Rio görünmüyordu.
Kuytularda tatlanmışlarından kalmıştır, dedi şoför. Anlamamıştım. “ çakal eriği deriz biz….” diye devam etti. Bir taş yığınının üzerine çıktı. Ağacın dallarını elleriyle, kollarıyla karıştırdı, yokladı. Gerçekten de taş yığınından avucunda dört beş koyu renk erikle atladı . Erikler hafif ve yumuşaktı. Soğuğa rağmen tatlıydı. Islık sesi geldi. Kar yine sepeliyordu. Öylece durduk. Suat heyecanla geldi yanımıza. Rio ferma yapmıştı. Baktık. Heykel gibi donmuş kalmış köpek. Ön ayaklarından biri havada. Başıyla, burnuyla ileriyi işaret ediyor. Suat da Yılmaz da katıla katıla gülüyorlar. Koş kızım, komutunu verdi Suat. Hayvan koştu, kayboldu. Avcılar, tazıyı takip ettiler.
“Benim küçük kız… ” dedi şoför ; “ Kaçtı birine… ” Şaşırdım; neden şaşırdım ? Bu adamın, öyle kaçabilecek yaşta kızı mı vardı ? Otuzlu yaşların başındaydı sanırım. Hangi yaşta evlenmiş, hangi yaşta baba olmuştu acaba… Çakal eriği bulup getirdiği yabancıya , kızının birine kaçtığını söylüyordu. Ben en azından onun köyünü, köyde yalnız oturan anasını öğrenmiştim. Ne diyeyim, bilemedim. Birden uzakta tüfek patladı. Sonra Suat ya da Yılmaz “Getir kızım !..” diye bağırdı. Şoför bunların hiçbirini duymadı sanki. “Zor , ama affedersin değil mi…” dedim. Bir yandan çakal eriği yemeyi sürdürüyorduk.
Saklandığı yerden havalanan çulluk, yaptığı hatayla ince, cılız ağaç kümelerine düştü. Rio koştu, çulluğu buldu, ağzıyla taşıdı, getirdi. Avcılar Rio’nun başını, boynunu sevdiler. Kızı affedip affetmeyeceği hiç konuşmadı şoför. Küfür etmedi. Rahatlamıştı. Aynı taş yığınının üzerine hopladı bu sefer. Çakal eriklerinin kalanlarını toplayacaktı.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2026
-
PAMUKLU GABARDİN KUMAŞTAN
Akıllı kızdı Şenay; geçen ay kasabanın eski ortaokuluna memur oldu. Okulda ayrı odası bile var; hem de kapısında adı soyadı yazılı. Kahveci Tahir’le Tahir’in karısı Zehra, kızlarının memuriyetine bir sevindiler, bir sevindiler… Tutumlu, eli sıkı, cimri ve pinti Tahir ayrıca sevindi.
Zehra , askerdeki oğluna ördüğü süveteri tam koltuk altından kesmeye başlayacaktı aniden durdu. Aklına gelenden korktu. Allah’ım, inşallah yanılıyorumdur, diyerek yarım süveteri, şişleri bıraktı ; yatak odasına gitti. Öyle gardırobun kapağını açıp aramakla bulunacak gibi değildi. Gömleklerle, pantolonlarla, ceketlerle, kazaklarla başladı önce. Sonrasında çarşaf, bohça, yastık kılıfı, seccade artık ne varsa hepsini yatağın üstüne indirdi. Giyisi ve mefruşat yığını ortasında kara kara düşündü.
Hakikaten güzel pantolondu. Gabardin kumaştandı. Kaliteliydi. Rengi kolay kolay atmazdı. Terzi Hakkı, Mahmutpaşa’dan getirdiği kumaş topunu daha kesim masasında açmadan Tahir’in gözü kumaşa kaymıştı . Kaç yıllık pantolon, dedi Şenay ; babam unutmuştur onu. Zehra yalvardı kızına: “Nolur bir bakıver, belki duruyordur…” Peki, durmuyorsa ne yapacaklardı ? İkisi de ne yapacağını bilmiyordu. Tek bildikleri, Kahveci Tahir’in sövüp sayacağıydı. Vurup kırar mıydı ?.. Ama ağzına geleni tutmayacaktı. Anayla kızın savrukluklarından başlar, parayı sokaktan toplamadığına varırdı. Okul kermesi cuma akşamına dek sürdü. Kalanları, satılmayanları fen laboratuvarına topladılar. Pamuklu gabardin kumaş pantolon aralarında yoktu. Kadrolu memur Şenay, babasının pantolonunu bulamadı.
Zehra’yı şeytan dürtmüştü galiba ; kızın çalıştığı okulun kermesine bir iki parça da biz verelim hayrına, dedi. Yemin billah etti ; adamdan habersiz tek parça koymadı naylon torbaya. Şimdi kocası anlamadan pantolonu bulsalar, yerine assalar…Kermes, kasaba pazarının kurulduğu gün yapıldı ; durdular durdular pazara denk getirdiler. Köylüler gelir pazara ; belki onlardan biri aldı pantolonu. Ya kasabadan biriyse alan ?.. Kahveci Tahir, yolda belde görür de pantolonunu tanırsa … Zehra olabilecekleri kuruyor kuruyor Tahir’in “…ulan benim pantolonun senin üstünde ne işi var…” a kadar gidiyordu.
Şenay saçlarını kızıla boyatmaya karar verdi. Annesinin evde aranmadık kıyı köşe bırakmayacağını tahmin ediyordu. İş çıkışı kuaföre gitti. Gerçekten de kaç yıllık pantolondu ; on beş yıl lafı geçti ya… “Baba, senin pantolon var ya…Kermese ayırdıklarımıza karışmış…” demesi yeterliydi aslında. Ama gel bunu annesine anlat. Nefesi kesilmiş gibi konuşuyordu kadın. Ya pantolonu satın alan, giyip de Tahir’in kahvesine gelirseymiş… Kızılın hangi tonu Şenay’a yakışırdı ; kuaförle renk seçtiler.
Öfkesini evdekilerden çıkarırdı Tahir ; esip gürlerdi. Sabunların nasıl, ne kadar kullanıldığına takardı. Sabunluğun suyunda bırakmayın şunları; eriyip gidiyor, der ; söylenir, söylenir, söylenir…Sözde yepyeni pantolon, yanlışlıkla kermese yollanmış ; duyurmadılar bir süre. Adam, sabah erkenden kahveye gidip gece geç saatte döndüğünden anlamadı.
Gel sana bir pantolon yaptıralım, diyerek babasının koluna girdi Şenay. Terzi Hakkı’nın dükkânının önündeydiler. Yüreği ağzına geldi Zehra’nın. Ama tutumlu, eli sıkı, cimri , pinti Tahir güldü. Yok canım, anlamında başını yukarı kaldırdı. Şenay belli belirsiz göz kırptı annesine. Şimdi anayla kız, Kahveci Tahir’i zorla terziye sürüklüyorlardı. Hatta Zehra kocasına çıkıştı ; kırk yılın başı çocuk heveslenmiş. İnat etmenin sırası mıydı… Hem en son hangi vakit kendine pantolon yaptırdıydı… Zehra birden pişman oldu ; pantolon yaptırıp yaptırmadığının vaktini karıştırmasaydı keşke. Tahir “ Gabardinden pantolon var ya, dolapta asılı…” dese ne cevap verecekti ?..
Kadrolu memur Şenay keyifli bir anı kolluyordu. İlk maaşıyla ailecek pide yedikleri gün evlerine dönerken fırsatı kaçırmadı. Zehra da kızından güç aldı. Adam on beş yıllık gabardin pantolonu çoktan unutmuştu. Karısıyla kızının yanında çocuk gibi oldu. Şenay kızıl saçlarını parmaklarıyla geriye attı. Bu renk ona yakıştı. Ayrı bir hava verdi.
Kahveci Tahir’in pamuklu kumaştan gabardin pantolonu, okul kermesinde satılmış. Kim aldıysa artık güle güle giysin.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2026
-
DEVREN KİRALIK VEYA SATILIK
Ankara’nın belki son kokteyl, dans salonu kapanmak üzereydi. Kapanmanın nedenlerinden biri , gürültüydü. Salon her ne kadar binanın bodrum katında olsa da müzik başladığında bunun işe yaramadığı anlaşılıyordu. Apartman sakinleri durumdan hoşnut değillerdi. Allah var, aşağı inip “…lütfen müziğin sesini kısar mısınız…” gibilerinden uyarılarda bulunmadılar, bağırıp çağırmadılar. Eğlenceler, danslar, nişanlar, kutlamalar bittikten sonra gelip kibarca konuştular. Şu an Leyla, telefondaki alacaklıyla işte böyle kibarca konuşuyordu:
“… İnanın tamamen çıkmış aklımdan. Ben nasıl unutmuşum… Kusuruma bakmayın…Şimdi elemanımı çağırıyorum… Utkuuuu… , sen burayı bekle, ben bankaya kadar gidip geleyim… Ay , atlamışım… Bugünlerde çok yoğunuz, arka arkaya davet ve sonra nişan, yarın kına gecesi organizasyonu… Ama ödemenizi hemen yapacağım. Utku, çantamı getirir misin içeriden… “
Leyla, alacaklının telefonuna on dakika içinde bir tiyatro kurgusuyla cevap verirken Amatör Fotoğrafçı Jale Demiray, elindeki kartvizitte yazılı adresi buldu fakat apartmanın yan tarafından inilen bakımsız merdivenlerden korktu. “Kokteyl, dans salonu girişi herhalde burası olamaz…” diye basamaklarda kalakaldı.
Kapanmanın nedenlerinden diğeriyse Leyla’nın ticaretten anlamamasıydı. Utku adında bir elemanı var mıydı ? Evet vardı ama çalışanların hepsine yol verdiklerinden Utku’yu ancak iş çıktığında çağırıyorlardı. Leyla tam “… Utku, çantamı getirir misin içeriden…” cümlesini bitirip de yüzünü pencereden odaya çevirdiğinde kapıda dikilen amatör fotoğrafçı Jale Demiray ile karşı karşıya geldi; Jale Demiray’ı icra memuru zannetti. Çünkü eşi Fikret “İcra memurları her an kapımıza dayanır…” demişti. Aslına bakılırsa Leyla , daha önce icra memuru görmemişti. İcra memurlarının nasıl geldiklerini, ne yaptıklarını biraz internetten araştırmıştı. Zile basıyorlarmış, kapı açılmazsa çilingire haber veriyorlarmış. Düşündü: Çilingir kilidi kıracak, kilit kırılırsa yaptırmak için para gerekecek. Halbuki paraya ihtiyaçları var. Ödeyemediği borçlara bir de kilit masrafı eklenmesin. Leyla “ Kadın, telefonda rol yaptığımı anladı mı acaba ?..” diye düşündü. Üstelik “…Utku çantamı getirir misin…” derken eliyle, çantanın bulunduğu yeri işaret etmişti. Fotoğrafçı kadın, içeriden çantayı getirmesi söylenen Utku’yu görmek için arkasına baktı; loş salonda kimse yok gibiydi.
İcra memurlarının her an kapıya dayanacağına kesin gözüyle bakan Fikret sabah masaları, sandalyeleri saklamayı teklif etmişti. Leyla kabul etmedi. Ya bir müşteri gelirse ; boş salonu mu gösterecekti. Hem nereye saklanacak onca sandalye, masa… Ben bulacağım bir yolunu, dedi Fikret ; çıktı gitti.
Leyla, fotoğrafçı kadının salonu beğenmediğini anladı. Telefondaki konuşmadan onu deli zannetmiş olabilirdi. Ödemeyi biraz daha nasıl geciktirebilirim telaşıyla olmuştu her şey. Odada duvara dayalı masadaki elektrikli çaydanlığın sağını solunu karıştırdı. Sanki çay demleyecekmiş, kahve yapacakmış gibi odada gezindi, çekmecelere filan baktı.
Amatör Fotoğrafçı Jale Demiray cep telefonuyla kapı fotoğrafları çekmeyi severdi. Kapı fotoğrafları çekmeyi sevdiğini Safranbolu’ya yapılan gezide fark etti; bu ilginç koleksiyonun ilki, üzerinde iki demir halka olan ahşap, eski bir kapının fotoğrafıydı. Kadın kurslara gitmedi, derneklere üye olmadı. Kendi kendini geliştirdi. Çektiği kareler değişti ama kapı fotoğrafları teması aynı kaldı. Eğer Jale Demiray, kapı fotoğrafları sergisini burada açsaydı Ankara’nın belki son kokteyl, dans salonu kapanmayabilirdi.
Jale Demiray , kavak ağaçlarının sıralandığı sokaktan çıktı. Kuğulu Park’a doğru yürüdü. Salonun kartını veren bankacı komşusundan bahsetmeyerek iyi yaptığını düşündü. Ortak tanıdık yüzünden “ Olur…” diyebilirdi. Çay ikram edelim, kahve ikram edelim dedi durdu. Telefonda kimle konuşuyorsa artık ; çantamı getir, diye seslendi ; ne gelen var ne giden…Kocasıyla kızı heveslendirmişti onu fakat o kadar parayı da sergi için şu dökük yere savuramazdı. Hangi zamandayız ?.. Sizin kokteyl, dans salonunuzu sevsinler… Kavşakta yeşil yandı.
Fikret, arkadaşından ödünç aldığı kamyonetle Kuğulu Kavşağı’nda yeşilin yanmasını bekliyordu. Masaların, sandalyelerin kamyonete taşınması, yüklenmesi için Utku’yu aradı. Utku geldiğinde fotoğrafçı kadın çoktan gitmişti. Utku erken gelseydi Leyla delikanlıyı çay ya da kahve almaya yan binadaki pastaneye gönderirdi. Jale Demiray Kuğulu Kavşağı’ndan karşıya geçerken yeşilin yanmasını bekleyen Fikret, kamyonete yüklenecek masaları, sandalyeleri nereye götüreceğini henüz bilmiyordu.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2026
-
İLGİNÇ BİR AN
Doksan küsur yaşındaki modacı kadın, mısır patlatmak üzere ocağın düğmesini çevirmiş ama ocağı yakmayı unutmuş. Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar, mısır patlatma tavasının sürekli durduğu yeri merak etti. Çünkü iyi bir dedektif her ayrıntıyı araştırırdı. Doksan küsur yaşlarında bir kadın , mısır patlatma tavasını , mutfakta en üst dolaplardan birinden nasıl almış olabilirdi ? Dedektif, dolabın önüne çekilmiş tabureye de şüpheyle baktı .
Modacı ihtiyarın yine modacı olan kızı, büyük oğlunu karşılamak üzere arabasıyla Esenboğa Havaalanı’na gitmiş. Kızın kocasının hastane randevusu varmış ; kontrol edildi, doğruydu. Atölyede teyel, ütü işlerine bakan terzi yamağı yarım saatliğine, bankadaymış… Yaşlı kadının yarım saat yalnız kalabileceğini düşündüler herhalde.
Üstün Umar, nişandan sonra tatile çıktı. Karısı, kızı, kendi: Bu bir aile tatiliydi. Dedektif dar kafalı sayılmazdı ama dün sabah yedide, yüzmek için odadan çıktığında kızının nişanlısıyla karşılaşmayı istemezdi. Delikanlının ne işi vardı burada ? Delikanlı değil, kızının nişanlısı demeliydi aslında. Nişanın üzerinden kaç gün geçtiyse ihtiyar modacının ölümündeki esrarın çözülmesinin üzerinden de o kadar gün geçti sayılır. Oğlanın hakkını yemek istemedi . Çankaya’da kokteyl dans salonu diye bir yer bulmuş , orkestrayla şarkıcı kız bile ayarlamış ; orkestra iyiydi, şarkıcı kızın sesi fena değildi. Davetlilerden gelen istek şarkıları ellerinden geldiğince çaldılar, okudular. Hepsinin parasını , Dedektif ödedi. Sonuçta nişanı kız tarafı yapardı.
Üstün Umar, delikanlının nişan için önerdiği kokteyl ve dans salonunu bir kayınpeder gözüyle başta beğenmedi . Neden ?.. Cilası kaybolmuş parkeler, Roma sütunu desenli , eskimiş duvar kâğıtları yüzünden. Nişanın sonuna doğru pistteki gençler çarliston çaça karışımı hareketlerle dans ediyorlardı. Nişanlılar mutluydu. Dans biraz çarlistona biraz çaçaya benzerken amatör orkestra coştukça coştu. Dedektif orkestraya, dansa dalmış gibiydi. Aklındakiyse başkaydı : Sanki birisi modaevinin mutfağında , üst dolaptan tavayı indirmiş , mısır kavanozunu çıkarmış, modacı ihtiyarı çağırmış, “Hadi mısır patlat da yiyelim…” demişti. İhtiyarın patlamış mısırı çok sevdiği, iki arada bir derede bile mısır patlatıp ortaya getirdiği soruşturma tutanaklarında yazılıydı. Modaevinde teyel, ütü işlerine bakan terzi yamağıyla yeniden konuşmayı planlıyordu Üstün Umar.
Kızı içeride uyuyordu. Büyük olasılıkla önümüzdeki yaz tatilini kocasıyla birlikte daha neşeli, daha kalabalık, daha hareketli yerlerde geçirecekti. Çoğu insanın üçüncü günde sıkılacağı bu pansiyonlar şeridinde değil…Yıllardır tatil yaptıkları pansiyonun sahiplerine sabahın köründeki delikanlıyı nasıl tanıtacağını düşündü : Müstakbel damadım. Bankada çalışıyor, işi gücü yerinde.
Dedektif “ Yürüyeceğim…” dedi karısına. Yürümeye filan niyeti olmayan kadın siyah simli ipten şal örüyordu. Müstakbel damatları midesiyle bağırsaklarını bozmuş. Geceyi tuvalette geçirmiş. Dün sabah iyi görünüyordu halbuki. Başka bir pansiyonda kalıyor ; yemekleri mi dokundu acaba ? Öyle kafana estiği gibi atla otobüse gel, yer bulamazsın tabi… Elinde de bir kutu çikolatalı pişmaniye ; besbelli mola yerinden alınmış. Nişanlılar, kırk dakikalık mesafedeki ilçe hastanesine Dedektif’ in arabasıyla gittiler. Üstün Umar içinden “ Ne işin var burada be çocuk…” diye söylendi. Siyah simli ipten şal örmeye devam eden kadın, kocasının gamsızlığına kızdı ; çocukların yanında olması gerekmiyor muydu ? Dedektif aksileşti, kendi kendine konuştu : “İstemediler, ne yapsaydım, zorla mı binseydim arabaya…”
Plajın bittiği yerde kayalıklar denize uzanır… Dedektif daha önce bu kayalıklarda yürümedi. Birkaç kez, plajın bittiği yerden dik bayırı tırmandı ve arkasında uzanan yabani zeytin ağaçlarının altında epeyce yürüdü. Şimdi sandaletleriyle ve bermuda şortuyla kayalıklardaydı.
Teyel, ütü işlerine bakan terzi yamağının “…yarım saatliğine bankadaydım…” yalanı ortaya çıktı :Bankada değilmiş.
Modaevinin işleri son üç yıldır durgundu. Yamak itiraf etti ; evet, sadece fazladan kazanmak için ihtiyardan ve kızından saklı, gece elbisesi tadilatları alıyordu. Yakınlardaki giyim mağazalarının birkaçıyla anlaşmıştı. Doksan küsurluk modacı da modacının kızı da yılların markası isimlerinin tadilatla anılmasını asla kabul etmiyorlardı. Terzi yamağı , korkudan yeminler etti çünkü ne bilerek ne de bilmeyerek ocağı açık bırakmadığını kanıtlamalıydı. İnanmıyorlarsa damada sorabilirlerdi. Yamağın saklısını gizlisini biliyordu o ama sesini çıkarmıyordu. Modaevinin geçmişteki havalı günleri çoktan bitmişti zaten. Neyse, tomografi makinesi arızalanınca hastane randevusu başka tarihe ertelenmiş . Terzi yamağı, daralttığı lacivert tafta elbiseyi teslim etmeye götürürken ihtiyarın damadıyla apartman girişinde neredeyse çarpışıyordu.
Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar, teyel, ütü işlerine bakan yamakla nişanın ertesi günü konuştu ve ocağı açık bırakma hikâyesini kurgulayanın bir başkası olabileceğini fark etti.
Şimdiyse, denize uzanan kayalıklarda öylece durmuştu. Yengeç yuvalarının yakınına sinmiş dev deniz kaplumbağasıyla birbirlerine bakıyorlardı. İki taraf da hareketsiz. Kaplumbağa korkunç gözlerini Dedektif’ e dikmiş. Üstün Umar, deniz kaplumbağalarının insanlara saldırıp saldırmadığı konusunda ne biliyordu ? Hayvan ona saldırsa bile yosun tutmuş kayalardan çabucak kaçamayacaktı. Birden damadı için endişelendi. İlçe hastanesinde , zavallıcığa serum taktıklarını gözünün önüne getirdi. Ankara otobüsünden inip köyün minibüsüyle virajlı dağ yollarını aşmış, küçük çantası ve bir kutu çikolatalı pişmaniyeyle ziyaretlerine gelmişti.
İnsan beyni ilginç. Dedektif, kayalıklarda dev deniz kaplumbağasıyla karşılaştı ve terzi yamağıyla doksan küsurluk modacının damadının karşılaşmalarını hatırladı. Sonra da yaratıktan korkmayı unutup müstakbel damadından memnun kalmaya karar verdi. Delikanlı, mısır patlatma bahanesiyle kayınvalidesi , kayınpederi evdeyken ocağı açık bırakıp çekip gidecek birine benzemiyordu. Ayrıca artık kimsenin kiralamadığı , gözden düşmüş kokteyl dans salonunu bir akrabasının işlettiğini de açık açık söylemişti.
Pansiyona döndüğünde karısı hâlâ şal örüyordu. Dedektif masaya oturdu. Telefonunu yanına almamıştı. Çocuklardan haber var mı, demeye kalmadı kadın gülmeye başladı. Kızı ve müstakbel damadı , üzeri mumlarla dolu bir pastayla aniden ortaya çıktı. Delikanlı gayet sağlıklı görünüyordu. “İyi ki doğdun babaaa..” şarkısı, gülmeler, alkışlar, diğer masalardan da alkışlar duyuldu.
ESİN BAYRAKTAR
2026/ANKARA
-
İŞE YARAMAK ÜZERİNE
İŞE YARAMAK ÜZERİNE
Mevsimlik çıkan “Tarihin Tozlu Sayfaları” dergisinin , geçen yıl yaz sayısında okuyucularına hediye ettiği film CD’ si işe yaradı.
Film, İngiltere’nin en meşhur kraliçesinin hayatını anlatıyordu. CD, ada belediyesinin halkla ilişkiler bürosunda, kapıya en yakın masanın alt çekmecesinde öylece durdu. Büroya girildi çıkıldı, masaların çekmeceleri açıldı kapandı, halkla ilişkiler elemanlarından bazıları değişti ama İngiltere’nin en meşhur kraliçesinin hayatını anlatan film CD’sinin , halkla ilişkiler bürosundaki alt çekmecelerden birine neden, nasıl geldiğiyle ilgilenilmedi . CD’yi kimse izlemedi ; izlemeyi düşünmedi. Ta ki belediye kültür ve sanat salonu salon sorumlusu Nevzat, evrak dolaplarının raflarını karıştırana ve kapıya en yakın masanın alt çekmecesini çekip de filmde kraliçeyi canlandıran aktristin pudraya bulanmış bembeyaz suratıyla karşılaşana kadar…
Feribot iki saatlik yolculuğun ardından iskeleye yanaştı. O sırada Nevzat, iskele meydanına bakan ilan panosuna, afişle broşür arası duyurunun sonuncusunu astı: Ne afiş ne broşürdü ; CD kapağındaki fotoğrafın biraz büyütülerek çekilmiş siyah beyaz fotokopisiydi , Fotokopiyi merkez lokantasının camına, meydandaki ilan panosuna, bir de karakol sokağında elektrik direğine yapıştırdı mı oldu bitti. Sezon kapanmıştı zaten. Günler öncesinden haber vermeye gerek yoktu. Ücretsiz sinema gösterimi, adadaki bir avuç insan arasında kulaktan kulağa yayılırdı.
Kültür ve sanat salonu salon sorumlusu Nevzat, işin en önemli kısmını halletti. Sonra da arkadaşının bakkal dükkânına takıldı, lafladı biraz. Bakkal dükkânı , boş pansiyonların sıralandığı loş sokaklardan birindeydi : “Madem film gösterelim, diyorsunuz; hani CD…” diye konuştu. “Nereye gitti o kadar film ; alan geri getirmiyor tabi… Halkla ilişkilerin dolabına, rafına bakacakmışım…Baktık, bulduk…” Bakkal arkadaş, hangi filmi göstereceklerini merak etmedi bile; filmin adını duyduğunda da tepki vermedi. Ama Nevzat, kaybolan CD’leri, gösterilecek filmi bir an için unuttu . Belediyenin halkla ilişkiler bürosunda çalışmaya başlayan arkeolog kız , filme gelir miydi ?.. Ocak ayında, adada, akşam ne yapardı insan bir başına ? Kız kitap okuyordu, dergi okuyordu ; arkeolog ya böyle eski zaman filmlerden hoşlanıyordu belki…
Sıcacık bakkalın camından dışarı daldı gözleri ; soğukta yürüyen sırt çantalı iki gölge gördü. Gölgeler yürüdüler gittiler. Nevzat, bir ihtimale takıldı kaldı : Ya , şu CD arkeolog kıza aitse !.. Kız, kapıya yakın masada mı çalışıyordu ? Çekmeceyi karıştırdığını öğrenirse ne olacak ?.. “Vallahi emir kuluyum ben…” derdi Nevzat ; “ Halkla ilişkilerde kimse kalmamıştı. Mesainiz bitmiş, çıkmışsınız. Akşama film gösterilecek, dediler. Çekmecede CD’yi görünce de geri getirmek üzere almak zorunda kaldım.”
Kız “Aaa… Çalışma masamın çekmecesindeki film…” diyebilirdi. Kime diyebilirdi ? Nevzat’a mı ? Henüz tanışmamışlardı bile…Bu sayede tanışırlardı ; fırsat ayağına gelmişti. İkisi de belediyedeydi nasılsa… Arkeolog kız, kültür ve sanat salonunda seyirci koltuğundayken Nevzat eski bir projeksiyon makinesinin başında olacaktı. Olsun. Şimdilik kültür ve sanat salonu salon görevlisiydi. İleride bakarsın aynı büroda beraber çalışırlardı ; sırt çantalı gölgeler gittikleri yerden döndüler, bakkalın önünde durdular. Bakkal arkadaş, adanın öbür yanındaki zeytinliği anlatıyordu.
Nevzat, bakkalın kapısını açıp dışarı çıktı. “İyi akşamlar, kalacak yer arıyorsunuz galiba…” dedi. Kış günü adaya gelip sokakta kalan maceracıları çok görmüştü. Son feribot hareket edeli yirmi dakika oldu. Otuzlu yaşlarda görünen iki kadına beş altı bina yukarıdaki aile pansiyonundan bahsetti. Sırt çantalı kadınlar, odaya bakmayı çaresizce kabul ettiler. Ekim ayından beri boş olan aile pansiyonunun bütün odaları buz bağlamıştı. Kadınlar klimayı sıcağa ayarlayıp meydana bakan lokantaya gittiler. Siyah beyaz fotokopiyi lokantanın camında gördüler.
Nevzat, kışın ortasında pansiyona müşteri yakaladı. Sırt çantalı kadınlara, oda anahtarını ertesi sabah bakkal arkadaşa bırakabileceklerini söyledi. Kadınların odayı beğenip beğenmedikleri umurunda değildi ; arkeolog kızdan özür dilemeyi kafasına koymuştu. Tek derdi özür dilemek ve kızla tanışmaktı. Ada belediyesi kültür ve sanat salonunda film akşam dokuzda hemen başlamadı. Soğuk hava yağmura döndü. Ada halkının çoğu ucu ucuna yetişti. Salon ağır ağır neredeyse doldu.
Film biter bitmez, projeksiyon makinesini kapatmadan salon çıkışına koştu Nevzat. Halbuki arkeolog kız film CD’sini bilmiyordu çünkü masası pencere kenarındaydı. Tarihî filmlere meraklı mıydı ? Hayır. Adadaki bir avuç insan gibi , ücretsiz film seyretmek üzere arkadaşlarıyla kültür ve sanat salonuna gelmişti. Salon çıkışında arkalarından seslenildiğini duydular ; dönüp baktılar.
Sırt çantalı iki kadın daha ilerideydi ama onlar da dönüp baktı. Pansiyoncu delikanlıyı tanıdılar; bir grup genç erkek ve kızla ayaküstü konuşuyordu. Pansiyon odası ısınmış mıydı acaba ? Klima da pek güven vermemişti. En azından bir süreliğine soğuk odada oturmaktan kurtulmuşlardı ; Nevzat’ın elindeki, Tarihin Tozlu Sayfaları dergisinin geçen yıl yaz sayısında okuyucularına hediye ettiği film CD’si sayesinde…
ESİN BAYRAKTAR
2025/ANKARA
-
YILBAŞI AĞACI
YILBAŞI AĞACI
Bundan kırk yıl önce ona, ne yapmak istediğini sorsalardı hiç tereddüt etmeden “Vitrin düzenlemek isterim…” cevabını verirdi. “Ama, senin dükkânın vitrini yok…” deseler bile cevabı değişmeyecekti. Aslında üç metrekarelik dükkânın gerçekten vitrini yoktu. En kötüsü, vitrin yapılabilecek camı penceresi de yoktu. Ayakkabı tamircisinden kalan yan taraftaki yeri zamanında kapsaydı ; üstelik mal sahibi ilk ona söylemişti satılığa çıkardığını . Eğer bu yeri alsaydı Kaya Usta , oraya taşınır ve yeni dükkânının geniş vitrinini yeni yıla yakışır bir şekilde çoktan düzenlemiş olurdu. Nasıl mı ?.. Anlatayım :
Türlü elektrik alet edevatı, ıvırı zıvırı arasına yılbaşı ağacını kondurur, ışıkları kullanarak hafif hafif kar bile yağdırırdı. Becerikliydi; ayrıca vitrine bakıldığında, ağacın altında duran “Yılbaşı ağaçlarınız itinayla süslenir.” yazısı okunurdu.
Yanmayan avizeler, değişmesi gereken elektrik düğmeleri, artık iş görmeyen prizler, hatta apartmanların çalışmayan otomatları için mahalleden Kaya Usta’nın dükkânına gelen giden eksik olmazdı . Gelenlerin gidenlerin içinden kimse ondan bir yılbaşı ağacını süslemesini istemedi. İstemedi çünkü bizim usta şimdiye kadar, dükkân kapısının camına “Yılbaşı ağaçlarınız itinayla süslenir.” yazısı veya tabelası asmadı ki mahallenin haberi olsun… Aklından geçirdi mi peki ?.. Evet, aklından geçirdi. Düşündüklerini birileriyle paylaştı mı ?.. Hayır, paylaşmadı. Diyelim paylaştı, mahallenin haberi oldu ; orta halli bu mahallede, kim evine yılbaşı ağacı alır da aldığı ağacı süsletmeye para harcardı acaba ?..
“Ustanın dükkânı nerede ?” diyeceksiniz şimdi ? Banliyo Tren İstasyonu’na yakındır. Müslüman mahallesinde salyangoz satmak mı olurdu ? Bilemeyiz ; yan taraftaki boş yeri alamazdı; parası yoktu. Sonuçta, hap kadar dükkândan çıkamadı. Evlendi, bir kızı, bir oğlu oldu. “Yılbaşı ağaçlarınız itinayla süslenir.” işine hiç kalkışmadı Kaya Usta . Süsleyebilir miydi ?.. Hem bir süslerdi ki ; yanıp sönen ışıklarla, renkli yıldızlarla donatırdı ağacı ; hayranlıkla bakardı herkes.
Her yeni yıldaki gibi dükkânın giriş kapısını ışıklarla çevirdi. Yavaş yavaş başlayıp sonra biraz hızlanan , daha sonra biraz daha hızlanan , en sonunda hızlı hızlı yanıp sönen ve aynı döngüyü sürekli tekrar eden ışıklı kabloyu taktı. Mahalle elektrikçisi olmadan önce, caddedeki mobilya mağazasının vitrinini düzenlemişti Kaya Usta : Bordo kadife döşeli koltuk takımı, ferforje ayaklı sehpalar, büyük sehpada porselen çay takımı, sayfaları açık bırakılmış dergiler ve pikapta durmadan dönen plak… “Vitrin düzenleme” diye bir meslek var mı yok mu bilmeden hep yapmak istediği işti. Işıkları, renkli ampulleri seviyordu. Evlendiğinde evin antresini yanıp sönen ışıklarla süsledi. Karısı başta ses çıkarmadı ; beğenmiş göründü. Ama bir zaman sonra evlerine gelen akrabaları, eşi dostu, aileyi bahane ederek ışıkların saçmalığını, gereksizliğini söyleyiverdi.
Usta, kabası bitmiş inşaatın birinci katındaki yılbaşı ağacını iki gün önce fark etti. Çok hoşuna gitti. Plastik ağacın dallarından renkli krepon kâğıtları sarkıyordu. Krepon kâğıtlarının aralarına yaldızlı şeritler serpiştirilmişti. Kimin tarafından getirildiği bilinmeyen ağaç duvarsız salonda, henüz yapılmamış pencerenin yanındaydı.
Televizyon kanalları, dünyada, yeni yıla ilk giren ülkelerdeki eğlenceleri , havai fişek gösterilerini yayınlarken işçiler, kaba inşaatın birinci katına taşıdıkları ağacı bir süre seyrettiler. Karton bardaktaki çayları içtiler, yine seyrettiler. Tamam, sağ olsun müteahhit, koca plastik ağacı kucaklamış getirmişti, yanında koca bir kutu kuru pastayla… Ama işin doğrusu, ışıklar ayrı bir hava katmıştı ağaca . Değil mi ya… İlerideki yaşlı elektrikçiye koşup ışıklı kablo almakla ne iyi bir iş yaptıklarını konuşup durdular. Tam da dükkânı kapatıyordu adam. Kuru pastaları bir lokmada ağızlarına attılar, telefondan müzik açtılar, güldüler, hava soğuktu, konteynere döndüler.
Kaya Usta’ya , dünyada yeni yıla ilk giren ülkenin hangi ülke olduğunu sorsanız doğru cevap verirdi. Meraklıydı böyle şeylere ; bir de vitrin düzenlemeye meraklıydı. Oğlu, elma portakal dolu market torbasıyla eve yürüyen babasını yoldan arabayla aldı. Araba caddeye saptı. Kaya Usta , inşaat işçilerinin süslediği ağacın son hâlini göremedi.
Baba oğul uzaklaştılar. Konteynerdeki işçiler, otuz yedi ekran televizyondan, eski bir komedi filmini seyrediyorlardı.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2025
-
RESSAMIN ODASI
RESSAMIN ODASI
İnsanlar bir süre daha, pencereden içeriyi görmeye çalıştılar. Konya Sokağı’nı bilirsiniz; bilmeyenlere tarif edeyim : Yokuşu neredeyse yarıladığınız yer, duvardaki resmi en iyi görebileceğiniz yerdi. Çölde bir deve kervanının resmiydi bu. Şehir turu rehberleri, gruplarındaki kalabalıkla yokuşu neredeyse yarıladıklarında pencereyi işaret ederler, “ İşte çölde giden deve kervanı…” derlerdi. Çünkü ünlü ressamın yaşadığı apartman, şehir turuna katılanların merakını çekerdi. Cama perde merde takılmadığından resim hep görünürdü.
Eski apartmanın katları tek tek boşalıp binanın ana giriş kapısına asma kilit takıldığında da kadınlı erkekli çoluklu çocuklu gezginler, beş altı devenin sıralandığı kervanı fark edebilmek için ellerinden geleni yaptılar. Son model , yepyeni fotoğraf makineleriyle, telefonlarıyla öyle fotoğraflar çektiler ki kervandaki deve sayısının kaç olduğu tartışmasına nokta konuldu. Asma kilit takılı kapının önünde pozlar verildi. Ressam mı ?.. Hemen aşağıda, çaprazda kalan salaş esnaf lokantasında pilav üstü kuru fasulye yiyordu o sırada. Ne rehber biliyordu ne fotoğraf çekenler, fotoğraf çektirenler biliyordu ünlü ressamı. Adam, lokantacının acıyıp karnını doyurduğu bir zavallıya benziyordu. Halbuki buranın yemekleri için ara sıra gelirdi.
Artık kimsenin oturmadığı apartmanda, camların kirlenmesiyle birlikte pencere, çekiciliğini kaybeder gibi oldu. Duvardaki resmi görmek zorlaşmıştı . Yine de inatçı meraklılar vazgeçmediler. Bir süre sonra pencere camının alt köşesi kırıldı. Sanki dışarıdan taş ya da başka bir şey atılmıştı .
Kirlenmiş ve kırılmış cama rağmen şehir turu rehberleri , evinin duvarına resimler çizen ünlü ressamın hikâyesini anlatmayı sürdürdüler. Ama konuşmalarına “ İşte çölde giden deve kervanı…” cümlesiyle başlamıyorlardı : Uzun zamandır ortalıkta görünmeyen ressam, Ege’de küçük bir köyde zeytin yetiştiriyormuş; yetiştirdiği zeytinlerden zeytinyağı üretip satıyormuş…
Anahtarını bulamadıklarından ana giriş kapısındaki asma kilidi kırdılar . Katlara, çanta, valiz, cüzdan yapan, tamir eden atölyeler taşındı . Yemek yapan adam önce mutfağı kullandı. Çalışan sayısı arttıkça mutfak yetmez oldu. Adam ne yapsın, Konya Sokağı’nda, yokuşun neredeyse yarılandığı yerden en iyi görünen odaya geçti. Sokak kapısının üzerine bantla tutturulmuş kâğıtta “İçerdeyiz, kapıyı sıkıca itin…” yazdığı için birilerinin pattadak diye gelmesine alışkındılar. Yemek yapan adam, gelenle gidenle ilgilenmezdi. Eğer patates soğan dolu plastik leğenle üst kattan iniyorsa veya alt kattan çıkıyorsa, “…kapıyı sıkıca itin.” yazısına rağmen kapı da açılmıyorsa “Dur dur dur…” der, elindeki leğenle kapıya omuz atardı. Gelen kimmiş, neyin nesiymiş… Boşveeer… Omuzlanan kapı açılırdı. Yemek yapan adam, patatesleriyle soğanlarıyla, yeşillikleriyle yemek yapmaya giderdi.
Ressamın canı, gözlerini apartmana dikenler yüzünden sıkılmadı. Zaten çalıştığı oda arka tarafa bakıyordu . Arka odada resimlerini çizer, ön odada misafirlerini ağırlardı. Zeytinciliğe ya da zeytinyağı ticaretine başlamadığını söyleyebilirim. Böyle işlerden hiç anlamaz. Ege’deki köyün adını, ziyaretine gelen arkadaşından duydu. Arkadaşını uğurladı. Kahvaltılık almaya Ulus Hali’ ne gitti . Yemek yapan adam bu odada, küçük tüpte çorba kaynatır . Paçalarını kıvırdığı gri eşofmanıyla, ayağında plastik terlikleriyle plastik tabureye oturur, koca plastik leğeni önüne çeker, patates soğan soyar. Ressamı duydu. Yine ilgilenmedi . Yalnız geçenlerde iki koca lahana almışlar, bizimki gene leğenin başında, lahanalara bakıyor. Yorulmuştu galiba. Başını kaldırdı ; çöldeki deve kervanıyla karşı karşıyaydı. Anasını hatırladı. Hacca gitmeyi hep istemiş, gel gör ki kısmet olmadan Hakk’ın rahmetine kavuşmuş anacığını düşündü, duygulandı.
Bir rehberin peşine takılmadan hem de yakından görebilirsiniz çöldeki deve kervanını. Ressamın odasının mutfak olması dışında pek bir şey değişmedi. Sabah kahvaltısına pişen tava böreğinin yağlı dumanına rağmen resim hâlâ varlığını koruyor.
ESİN BAYRAKTAR
2025/ANKARA
-
GÜNÜBİRLİK
GÜNÜBİRLİK
Gecenin yarısıydı, bırakın yanlış yerde beklediğimi düşünmeyi, yanlış yerde beklemenin korkusuyla, endişesiyle donup kalmıştım. Taksinin şoförü, verdiğim adresi kesinlikle anlamamış olmalıydı. Derken karanlığın içinden devasa bir yolcu otobüsü göründü. Otobüs yaklaştı yaklaştı, durdu. Şoför indi, elinde kâğıtlarla arkamdaki boş gibi duran binaya koştu. Yolcuların dikkatini çeken, üzerimdeki siyah şifon elbise miydi yoksa sol kolumla sardığım mavi abajur mu ?.. Yanına oturduğum yaşlıca kadın gülümsedi : Bu yerel firmanın otobüs kaptanlarının , şimdiye kadar peronlarda ,duraklarda yolcu bıraktıkları, eşya unuttukları duyulmamıştı.
Kimse uyarmadı ki ; otobüsün sayfiyeden hareket saatiyle , gece yarısı beklediğim şu ıssız yerden hareket saati aynı değilmiş. Telefondaki ses sonraki seferde yer var ,deyince böyle beklemeye mecbur kaldım. Yaşlıca kadın, firmayla ilgili söylediklerinde haklı çıktığı için memnundu. Halbuki telefon eden ve otobüsün nerede kaldığını soran bendim ; lafı uzatmak istemiyordum. Ama yol arkadaşım ne yaptı etti, on saat süren otobüs yolculuğundan sonra bir düğüne katıldığımı öğrendi. Şimdi yine on saatlik otobüs yolculuğuyla Ankara’ya dönüyordum.
Davetiyenin adres kısmında adı yazılı şehrin inişli çıkışlı yokuşları vardı. İstanbul’a benzetim. Çıktığınız yokuşlardan birinden görünen liman, haziran ayına rağmen sanki soğuk bir kış manzarası fotoğrafıydı . O zaman otogar merkezdeydi. Düğünün yapılacağı salonun önünden geçtik. Ne kız tarafından ne oğlan tarafından erken gelen yoktur herhalde.
Yaşlıca kadın, düğün salonunu , düğün sahiplerini sordu ; hatta limana yakın apartmanlardan birinde akrabaları oturuyormuş. Apartman pencerelerinden muhtemelen yük gemilerini, vinçleri filan seyrediyorlardır. Ya da seyretmiyorlardır. Aynı şeylerden sıkılmış olabilirler. Ne hoş abajur, dedi. Evet, hoştu gerçekten. Mavi abajurumu merak ettiğini anladım. Kucağımda ne diye bir abajur taşıyordum; hikâyeyi duymak istiyordu. Tamam istiyordu ama ben, limana yakın oturan akrabalarını merak ediyor muydum ?.. Hayır. O da, bulabileceği en basit seçeneğe yöneldi ; yaşadığı küçük sayfiye kasabasını anlatmaya başladı.
İki katlı, bahçeli evini, komşularını, deniz kenarındaki çay bahçelerini, okey gruplarını dinledim bir süre ; okey turnuvaları bile oluyormuş. Beklerim, dedi ; buyurun gelin, çok memnun kalırım. Sohbetine karşılık vermeyerek haksızlık mı etmiştim ?.. Kadın beni evine çağırıyor ; sayfiyede, iki katlı, bahçeli evinde ağırlayacak… Hem de gece yarısı loş bir otobüs durağında karşılaştığı ve hayatında ilk kez görüp tanıdığı birisini… Kendimi huzursuz hissettim. “Okey oynamayı bilmem…” desem. “Aaaa… Olsun canım, oturur bizi izlersin, öğrenirsin…” diyecekti sanki.
Şöyle başlayabilirdim : Anladığım kadarıyla şehri biliyorsunuz. O zaman, düğün salonunun ilerisindeki lunaparkı da biliyorsunuz. İşte abajuru, lunaparktaki “Halkayı at, hediyeyi kap !” oyununda kazandım. Halkayı at, hediyeyi kap ! Halkayı at, hediyeyi kap ! Orta yaşlarda bir adam, bağırarak müşteri çekmeye uğraşıyordu. Attığın halkayı, daire biçimindeki düzenekte dönüp duran sıralı ördeklerin boynuna geçirmek gerekiyor. Kolay zannetmeyin sakın. Beş halkanın hediyeleri alt rafta, on halkanın hediyeleri üst raftadır. Abajurun üç rengi vardı : Kırmızı, mavi, turuncu; maviyi seçtim.
Salona elimde abajurla giremezdim. Lunaparkta vakit geçirdiğimi, halkayı atıp abajuru kaptığımı söyleyemeyeceğime göre…Neden söyleyemeyecekmişsin, dedi yol arkadaşım. Düğün evi uzakmış ; yeni yapılan kooperatiflerde. Gitseydin karnını doyururdun bir güzel. El açması baklava yerdin . Keşkek de yapmışlardır mutlaka. Yorgunmuşsun. Eeee, nereye bıraktın abajuru, diye sordu yaşlıca kadın. Düğün salonunun girişindeki vestiyerimsi yere bırakmıştım. Vestiyer dediğime bakmayın, görevli mörevli yoktu. Kaybolsa, biri alıp götürse kime hesap soracaktım değil mi ?.. Ayrıca bu tür oyunlarda şanslı olmadığıma inanmıştım hep ; ilk kez şans benden yanaydı. Kanıtı da mavi abajurdu. Bıraktığım yerde bulamasaydım itiraf edeyim üzülürdüm.
Abajurumun çalınma, kaybolma ihtimalini, yeni yapılan kooperatiflerde hâlâ ev taksidi ödeyen bir tanıdığının başına gelen dolandırıcılık olayına nasıl bağladı anlamadım. Dolandırıcılar , sözde, yangın söndürme tüplerinin çalışıp çalışmadığına bakacaklarmış ; her daire için ödenmesi gereken para varmış… Ev borcu öderken bir de dolandırıl… Olacak iş mi…
ESİN BAYRAKTAR
2025 /ANKARA
-
ZİYARETİN AMACI
ZİYARETİN AMACI
Şehir burada neredeyse bitiyor. Bittiği yerde , beş bloktan oluşan sitenin giriş katındaki dairenin salonunda bir adam televizyon seyrediyordu. Akşam saatleriydi. Karısı pazara turşuluk almaya gitmişti. İşten döndüğünde kocasını hâlâ televizyon seyreder görünce ağzını açmadı kadın ; sabah sözleşmişlerdi ama pazara tek başına çıktı. Adam mı ?.. İnanmayacaksınız ; kadının pazara gidişinden on beş dakika sonra gelen Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar’a rağmen televizyonu kapatmadı ; sesini kıstı, göz ucuyla seyretmeye devam etti. Salonun köşesine konulmuş büyük kuş kafesi Dedektif’in dikkatini çekti.
Konu başkaydı. Belediyenin açtığı kurslarda görevli bir öğretmen kaybolmuştu. Dosyanın Üstün Umar’a gönderilme sebebiyse olayın cinayet olma ihtimaliydi. Gel gör ki adam, kafesteki papağanın kaybolmasıyla daha ilgiliydi. Evde oradan oraya gezip duran papağan, kafesi pek kullanmazdı. Karısının belediye kurslarına gittiğini elbette biliyordu. Geçen yıl kadın, kucağında orta büyüklükte bir karton kutuyla eve geldi. Hatta o gün kırkyama kursuna kayıt yaptıracakmış ; sabah çıkarken söylemişti. Kadın, karton kutunun içindeki papağanla kurs binasına gidemeyince maalesef kırkyama sınıfında yer kalmamıştı.
Banka emeklisi adamın omzundan inmeyen papağan rahat rahat uçsun, konsun diye sehpalara, koltuk kenarlarına gazete sermişler. Şimdi hem kafes hem ev bomboştu. Neyse işte canım, sonuçta kırkyama kursu dolunca fen bilgisi öğretmeni kadın çaresiz ahşap rölyef kursuna kayıt yaptırmış . İnce bir ses geldi koridordan ; adam kalktı, gitti. Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar, fen bilgisi öğretmeni kadının haftanın bir günü ahşap rölyef kursuna devam ettiğini, ahşap rölyefe yeteneği olmadığı gibi merakı da olmadığını çoktan öğrenmişti.
Saçlarını koyu yeşile boyayan ve kendini sanatına adamış öğretmen, yıl sonu sergisi için mutlaka bir çalışma yapması gerektiğini söyleyip duruyordu kadına. Hem telefon kayıtları gösteriyordu ki ahşap rölyef kursu öğretmeni, şu an pazarda turşuluk seçen kadına, eserini bitirmesi için iki gün süre tanımıştı.
Bizim kız suçiçeği çıkardı, diyerek döndü banka emeklisi. Dedektif birden düşündü: Su çiçeği çıkarıp çıkarmadığını hatırlamaya çalıştı. Adam yine televizyona baktı. Bakmakla yetinmedi sesini açtı biraz ; güldü. Abisiyle on altı yaş var aralarında, dedi. Yine güldü.
Şehrin neredeyse bittiği yerde aynı sitede oturan , aynı kursa giden, derste anlatılanları harfi harfine uygulayan altmışlı yaşlardaki üç kadına göre kurs öğretmenleri büyük sanatçıydı. Fen bilgisi öğretmeni arkadaşlarının biraz devamsızlığı vardı ama yaptıkları fena sayılmazdı. Üstün Umara öyle geldi ki kadınlar ne çare yeteneksiz arkadaşlarına acıyorlar onu dışlamıyorlardı. Acıdıkları diğer bir kişiyse kaybolan öğretmendi. Dedektif, garip şekilde birbirine benzeyen bu üç kadından hiçbir şey öğrenemedi.
Kadını belediyenin kursundan aradıklarında pazar arabasını çeke çeke yürüyordu. Adı soyadı söylendi. Doğruladı. Öncelikle yılı başarıyla tamamladığı için tebrik edildi. Kursun ikinci aşaması için kayıtlar başlıyordu. Geçen senenin kursiyerlerine öncelik tanıyacaklardı. Hem ikinci aşamanın sonunda kalfalık sertifikası alabilecekti. Kalfalık sertifikası demek, ileride kendine ait bir atölye açma hakkı kazanmak demekti. Kalfa olmak, kendine ait atölye açmak fikri güzeldi. Kurs öğretmeni, yıl sonu sergisine ahşap rölyefi yetiştirmesi için kaç kere aramıştı. Tebrik edildiğinden, kursun devamı için öncelik tanındığından haberi var mıydı acaba ?.. Kızılay’da bir yerdeydi sergi. Gidemedi tabi. Banyoya üst kattan su akıyordu. Usta gelecekti. Akşama, akşama… Ustanın işi uzamıştı. Gidemedi : zaten yeşil saçlı öğretmen de bir daha telefon etmedi.
Şehrin neredeyse bittiği, sitelerin doldurduğu böyle mahallelerde zoraki açılmış hissini uyandıran kafeler vardır. Tozludur, korkutucudur çoğunlukla. .Pazar arabasını çeken kadın, hiç tereddüt etmeden içeri girdi. Plastik sandalyelerden, masalardan birine geçti. Garson delikanlı çayı fincanla getirdi ; masaya bıraktı. Kadın, kırıntıları, çay lekeleri temizlenmemiş masada, atölyesini düşündü yeniden.
Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar, çalıştığı okulun arka bahçesinde bulduğu papağanı eve getiren fen bilgisi öğretmeni kadını daha fazla beklemek istemedi. Bu ziyaretten çıkan sonuç ,yeşil papağanın kaybolmasıyla yeşil saçlı kurs öğretmeninin kaybolmasının aynı zamana denk gelmesiydi.
Dedektif apartmandan çıktı. Karanlıkta, sitenin bahçesinde bir kameriye fark etti. Kadınla konuşması gerekiyordu. Belki kimsenin bilmediği ayrıntıları biliyordu. Üstün Umar’ın arabasıyla uzaklaştı. Kadın, pazar arabasıyla sitenin girişine yaklaştı. Emekli bankacı, salonun ışığını söndürmüş, televizyonu karanlıkta seyrediyordu.
ESİN BAYRAKTAR
2025/ANKARA