• Bu İnternet Sitesi içeriğinde yer alan tüm eserler (yazı, resim,görüntü, fotoğraf, video, müzik vb.)yazara ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır.Bu hakları ihlal eden kişiler 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar.

  • İYİ BİR ALIŞVERİŞ

    İYİ  BİR  ALIŞVERİŞ

        Bin  dokuz  yüz  yirmili  yılların bitmesine yakındı.  Hanımı , ne  olduğu  bilinemeyen  bir  dertten hakkın  rahmetine kavuştuktan  sonra   Ali  Paşa  da eline  geçenle  toprak almaktan  vazgeçti.  Fakat  yanlış  anlaşılmasın ;  bu  vazgeçme ,  kadıncağızın ölümüyle ilgili  değildi. Adam , o  toprakları sürüyor, ekiyor,  biçiyordu. Alnının  teriyle   kazanıyordu. Emine  dedi ki ;  baba,  çitiriklerin  aşağısını da alsan… Sedirdeydi  Ali  Paşa,  yer  minderindeki  kızına  bakmadı  bile. Alacaktı da  ne olacaktı… Elin hergelelerine   mal mı  bırakacaktı… İki  kızını  evermişti ; Emine de  yakında  gider.   

         Ali  Paşa’nın  tek oğlu, anasının  elli  ikisinden sonra, Ankara’dan  bir  kızla  kalkıp  geldi. Haber  kasabada  hemen  yayıldı. Akça  pakçaydı  kız. Mangal  yanan  dip  odaya  aldılar ; sessizce  bekledi.

         Oğlan, babasının  yanına  çıktı. Emine,  dip  odadaki  etekli,  bluzlu, sessiz  kızı pek  sevdi. Yıllarca anlattı  herkese. Çünkü  hoşgörülüydü  Emine.  Ama Ali  Paşa,  oğlunun evlilik  kararına  hiddetlendi. Kabul  etmedi. Evin tek  oğlu  da  babasının  yanından   aşağı  indi ; aldı  kızı,  gitti. İzmir mi,  Aydın mı ?.. Gören,  duyan  olmadı. İzmir,  dediler  en  fazla… Çoluk  çocukları, torun torbaları olmuştur  belki ; unutuldular.

        Kim  toprağını elden  çıkaracaksa Ali  Paşa’nın  çarşıdaki  dükkanına giderdi. Ali  Paşa,  susam  yağı  küpleri,  zahire çuvalları arasında otururdu. “Paşa”  deseler de paşa  değildi  aslında ; çok  toprağı  vardı sadece. Harman eder, ekin  kaldırırdı.   Adam boylu  bosluydu, geniş  omuzluydu. Hele  uzun  paltosuyla  çarşıdan evine yürürken bir  görseydiniz; kasaba küçüktü ,  nüfus  azdı.

         Gülsüm  Kadın, sabah  ezanından sonra, Allah  rızası  için  yine  geldi. Türbeyi çalı  süpürgesiyle süpürdü. Sandukaların  altında  yatanlar kimlerdi ,  adları  sanları  neydi  hepsini bilirdi ;  tek tek sayardı . Bu  kızı,  şu  oğlu,  berideki kardeşi  diye sıralardı. Bazen  yatsının  ardından da  varırdı  türbeye ; türbeyle  evi  karşı  karşıyaydı   zaten. Derdine  derman arıyordu. Düşündü ; bulamadı. Düşüne  düşüne  sokağa  adımını  attı. İlerideki uzun karaltıyı fark  etti. Karaltı,  evlerin  önünden  çarşıya  doğru kayboldu.  Gülsüm  Kadın  bu  tesadüfü,  türbeyi  süpürmesine  bağladı. Horoz öttü  yakınlarda.

        Kadınlar  öyle  bir başlarına  çarşıya giremezlerdi. Ama kafasına  koymuştu Gülsüm  Kadın. Madem  tek  çare  İstanbul’du ; parasız da  olmayacağına  göre… Gelinin  kırkı  çıkmıştı. Bebeği  hemen  İstanbul’daki  hastaneye  götürün,  demişlerdi. Yüreği  ferahladı  gelinin.  Beşiğin  üzerine  örtülü  sarı  tülbenti çekti  aldı. Uyuyordu  bebek. Kaynanasına  güvendi.  İstanbul’daki  hastaneyi söyleyen  ebeye  güvendi.  Başka  kime  güvenecekti ki… Gülsüm  Kadın,  kundaklanmış  torununu kucakladı. İyice  büründü  bürgüsüne. Yukarı  sokaklardan  dolandı. Kıyılardan,  dar  aralıklardan  geçti.  Ali  Paşa’nın dükkanına  giden  yolu  uzattı.

         Dudağı  yarık  doğmuş  kız  bebeğin yüzüne  baktı  Ali  Paşa. Komşuydular  Gülsüm  Kadın’la.  Bürgüsüne öyle bir  sarınmıştı ki  kadının   sadece  tek  gözü  görünüyordu. Yalvarırcasına konuştu  Gülsüm ;   babasından  kalan  tarlayı  söyledi. “ Sen  alıver Ali  Paşa,  ayağına  düştük !  İstanbul’da dikiyorlarmış bu  damağı… Para  lazım…Babası harpten dönmedi,  benim  adam  yatalak… Ne  yaparız,  ne  ederiz ?..  Allah’ını  seversen ;  koca  kız  olunca  kim  alır bunu böyle,  everemeyiz  sonra…”

         Emine,  her  ne  kadar  saf  deseler de   aslında  saf  değildi.  Onlara  sert  baksa da, homurdansa da çok  severdi  babasını. Tek  oğlu  çekip  gidince  mal  mülk,  toprak  almayı  bırakan babasına  kızsa  ne  olacaktı,  kızmasa  ne  olacaktı değil mi ?.. Elin  hergelelerine mal  bırakmayı  istemiyordu Ali  Paşa.  Elin  hergelelerinin  kim  olduğunu  biliyordu  saf  Emine. Kızmadı  babasına. Haklı  bile  buldu.  Gülsüm Kadın’dan  aldığı  tarlayı  öğrenince de bunun  iyi  bir  alışveriş  olduğunu  düşündü.

                                                                                                             ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                                                   2025/ANKARA

  • BARIŞMA

    (İLK OLARAK 05.04.2023 TARİHİNDE AYNI BAŞLIKLA PAYLAŞILDI.)

       Ben en küçük kız kardeştim. Yaşlandım.  Senin de  yaşlandığını  duyuyordum ; yalnızlığını… Fakat her gün, bir vakitler kahve kokan ama artık kimsenin kalmadığı o  büyük  eve  iniyordun  yavaş  yavaş, bıkmadan usanmadan. Akşam  olmadan  dönüyordun.

        Bilip  bilmeden  konuşmasınlar.  Para  pul  yüzünden değildi  şu hâlimiz. Kalkmışlar, kendileriyle  kıyaslıyorlar  bizi. Yok  konuşmuyormuşuz,  yok selamı  sabahı  kesmişiz… Halbuki kaç  kere  geldim seni görmeye, seninle konuşmaya… İşe  gitmişsin, yokmuşsun, köyün birine yolcu  götürmüşsün. Kavgaya karışmandan  korkardım; başını  derde  sokacağın için üzülürdüm. Rüyamda  görsem inanmazdım olanlara.  Geniş  yoldan da inmiyormuşsun eve. Benim  aksi  abim  aralardan,  derelerden,  dalların, bostanların  içinden inermiş  evin  önüne. Düşecek  kalacak bir  yerlerde,  gören, duyan olmayacak . Neyden, kimden   kaçıyorsa … Aaaaah ah !.. Aksi abim ;atlayacak,  hoplayacak  hâlimiz mi  kaldı

      O  kadar  çok  insana  öfkelendin ki  içlerinde  ben de  vardım. Bağlara  doğru  yürüyüp havuzdan  evin  yoluna  sapınca  yutkundum. En  küçük  kız  kardeştim . Aslında  abimle,   çarşının  tam  ortasında   yüz  yüze  gelmişliğimiz  bile  vardı.  Öfkeni  anlamamak  zordu. Tanımadın  beni  ya da  tanımak istemedin. İki yabancı gibi kalakaldık.

       Malı  mülkü  paylaşamadığımızı  söylediler  ya…  İşte  o  an  karar  verdim yanına  gelmeye. “Gitme, lafını  sözünü  bilmez,  üzülürsün…”  dediler. Her şeyi göze  aldım. Haber  gönderirdin bana ; onlar da,  sağ olsunlar,  taşırlardı haberlerini. Bağırıp  çağırıp savurduğun  sözlerle evi  terk  ettiğini de  başkalarından  öğrendim .Ev  kalabalıktı. Hep  kalabalıktı  zaten. “Sana  mı  düştüydü ?..” dediler  geçenlerde;  düşündüm.  Bana  mı  düşmüştü  gerçekten… Sırtlandım yükü,  ses  çıkarmadan.

        Aksi  küçük  kız  kardeştim.  Abisi  diğerlerine   kızgındı.  Ama  en  büyük  payı küçük  kız  kardeş  aldı. Ölümlerden  birinde  abime  sarılıp ağladım. Abim  öylece  durdu, sarılmadı bana. Bu yolu çok  yürüdüm. Giderken,  dönerken,  konu  komşuya  bir  şey  götürürken,  konu  komşudan  bir  şey  getirirken ; keşke koşturmasaydım , diretmeseydim,  zorlamasaydım   uzakta  durmazdın değil mi ?..  Koca  karpuzu  taşıyıp da  küçük  kız  kardeşini  babasıyla konuşurken duyunca   karpuzu   eşiğe bıraktığın  gibi  çekip  gitmezdin. Tanırım  seni.

        Sabahtan  değil  öğleden  sonraları  iner,  dediler. Kalktım,  geldim. Köpek  bağlamışsın  ileriye.  Korkmadım.  Tahtalardan  kapı  çakmışsın. İyi  etmişsin. “Atsan da, vursan da  geldim  ben…”  dedim.   Kahve  kokuyordu. Evin  kalabalıklığını  unutmuşum, havadaki kahve kokusunu unutmuşum.  Kavrulurdu  kahve  çekirdekleri  ,  kavrulan çekirdekler çekilirdi. Abim  kahve  pişirirdi  babama. Herhalde  bu  yüzden  alışamadım  kahve pişirmeye.

                                                                                            ESİN  BAYRAKTAR

                                                                                               ANKARA/  2025

  • DOKTORUN TAHMİNLERİ  BÖYLEYDİ

    (17/02/2021 TARİHİNDE “ADRES” İSİMLİ ÖYKÜ VE 08.02.2025 “AYRILIK AKŞAMI” İSİMLİ ÖYKÜ OLARAK PAYLAŞILDI.)

           Ruh ve  Sinir  Hastalıkları  Doktoru  Veli  Şekip  Aydın,  dizüstü  bilgisayarının  üzerine  çay dolu  fincanı  devirdiği  ve  telaşla  kâğıt peçete aradığı sırada  Siteler  otobüsündeki  tartışma  büyüdü  büyüdü … Otobüs  Ankara  Hastanesi  durağına  geldiğinde  kavga çoktan ağız  dalaşına  dönmüştü.  Nişanda  takılanlardan  tutun da  karşılıklı verilen  hediyelere, bohçalara  kadar  başa  kakılmayan  kalmadı. Merakına yenilip  göz  ucuyla delikanlıyla genç kızı süzen yaşlıca  bir  teyze dışında kimse  dönüp  bakmadı.  Şoför, böyle durumlara alışkın olmanın rahatlığıyla gayet  sakin  bir  şekilde sürdü otobüsü. Güzergâhta herhangi  bir  değişiklik  olmadı.    

        Giriş katındaki  muayenehanesine  henüz inmeyen Doktor Veli  Şekip  Aydın, aynı apartmanın en üst katındaki evindeydi. Cinayet  Masası  Dedektifi  Üstün  Umar bir hafta sonra  bu eve  geldi ;  kapı ziline  bastı. Konu, fotoğraftaki  genç  adamdı ; genç adam motosiklete binmişti . Motosikleti  sürüyor muydu  yoksa  sürüyor  gibi  yapıp  poz mu  vermişti anlaşılmıyordu.  Zaten  dedektifin  öğrenmek  istediği  bu  değildi ;  fakat  doktor,  dedektifin soru sormasını beklemedi : Bilgisayarcı genci  tanıdı.  Sonra da  üzerine  çay  fincanı  devrilen dizüstü  bilgisayarını  düşündü.  Klavyesi  değişecekti.  Motosikletli genç,  bilgisayarın  modeline uygun  parçaların şu  anda ellerinde olmadığını  söylemişti. Sipariş verecekti.  

       Dedektif Üstün Umar, tavana  kadar   kabloların,  yazıcıların dizili olduğu rafların  arasında bir  tabureye oturdu .  Doktorun  bu  işle  bir ilgisi  olmayabilirdi. Bilgisayarın tuşlarına devrilen  çay  fincanı yüzünden  hemen  yakınındaki  servise gitmişti  o  kadar. Belki de dedektifin oturduğu tabureye oturmuştu …

        Hayır,  dedi   Veli  Şekip  Aydın, ben tabure görmedim.  Ortalık karmakarışıktı. Oturacak  yer  yoktu.  Sürekli  gittiğim bilgisayarcı kapanmış ;  ilerideki  çay  ocağını  işletenler burayı tarif  ettiler . Sanki  bilgisayar  hurdalığındaydım. Antre,  mutfak, salon,  koridor…  Her yer  plastiklerle doluydu.  Ortada  dikildim bir  süre. Diğer tarafa uzanan koridorun  sonunda  biri, Berna’yla,   bağıra  bağıra  konuşuyordu. Eminim ; telefonun öbür  ucundaki kişinin adı   Berna’ydı.  Yine “Hayır…”  dedi  Ruh  ve  Sinir  Hastalıkları  Doktoru  Veli  Şekip  Aydın ;  Berna’yı  tanımıyorum.

        Şüphelenilecek  kişi   Doktor  Veli  Şekip  değildi. Veli Şekip, Siteler  otobüsündeki tartışmadan  haberdar olmalarını sağlamıştı. Telefonda Berna,  motosikletli  genci sakinleştirmeye çalışıyordu . “Hemen  karar  verme,  sonra üzülürsün, sonuçta o senin nişanlın, bu şekilde devam edemezdik…”   gibi şeyler mi  söylüyordu  acaba ?.. Belki de yaşadıkları yüzünden kendini suçlu hissediyordu. Doktorun  tahminleri böyleydi.  Ama  Berna’yla  motosikletli  genç  arasında  ne  vardı  bilemezdi. Dedektif,  otobüsteki  diğer  yolcuları,  otobüsün şoförünü  dinlemek istedi.  İlerideki  çay  ocağını  işletenler de Berna  ve  motosikletli  gencin aralarında ne olduğuyla ilgili ip uçları verebilirlerdi.

        Nişanlılar, otobüs  Sıhhiye’ye varmadan  önce  farklı  duraklarda  indiler. Delikanlı, Sıhhiye Köprüsü’nden Kızılay’a kadar yürüdü. Erken çıkmıştı evden ; kahvaltı etmemişti. Seyyardan simitle ayran aldı. Metro çıkışında durdu.Simitten koca parçalar ısırdı , ayranı dikti. İnsanlar oradan oraya akıyorlardı.

    Berna eski bir dizüstü bilgisayarı için klavye siparişi aldı. Siparişin  numarasını antetli  kâğıdın  köşesine yazdı  ; motosikletli gençle  aralarında  şöyle  bir  konuşma  geçti :  “…tamam,  çocukla  gönderiyorum… Depoda  varmış…” Motosikletli genç “…geliyorum ben, gönderme çocuğu…” dedi. Güldü Berna, sonra da telefonundaki kedi videolarını açtı .

        Ruh  ve  Sinir  Hastalıkları  Doktoru  Veli  Şekip  Aydın mı ?..Neredeyse Kızılay’ın  merkezinde,  muayenehanesiyle  evi  aynı  apartmanda  olan  değişik  bir  adamdı  sadece.

                                                                                                 ESİN  BAYRAKTAR

                                                                                                        2025/ANKARA

  • ESKİ  KOMŞUMUN  ÖLÜMÜ

    (İLK OLARAK 02.09.2022 VE 25.06.2024 TARİHLERİNDE

    “ESKİ KOMŞUNUN ÖLÜMÜ” VE “ÜST GEÇİDE DOĞRU YÜRÜRKEN” BAŞLIKLI HİKÂYELER OLARAK PAYLAŞILDI.)

         Böyle  şeyleri  pek  yapmam.  Yani  bizi de  götür,  bizi de  götür  diyenlere  tiyatro  bileti  almam.  Oyun  bir  polisiyeydi . Üç  dört  yıldır  filan oynuyordu. Karın  yolları  kapattığı  kış gününde  eski  köşkte  mahsur  kalanlar  birer  birer  cinayete kurban  giderken,  aralarında  tesadüfen bulunan  dedektif, olayı  çözüveriyordu.  Hayatta  tesadüfler  olur. Eski  komşumun  ölümünü  öğrenmem  gibi… Oyunun  başlamasına daha  vardı. Ulus’a gideceğimizi zanneden arkadaşıma “Hayır…”   dedim ; Ulus’a  gitmiyoruz. Tiyatro salonu  Ulus’ta  değil. Arkadaşım ,madem tiyatro salonu Ulus’ta değil ; pardösü  yakasının  tamiri  için  İzmir  Caddesi’ndeki  terziye uğrarız o zaman, diye devamını getirdi .

        Yaz  sonunda Ankara’ya döndüğümüzde  eski komşumuzun taşındığını öğrendik. Fino  köpeğini de  alıp gitmişti. Ayak  sesi  duyduğunda  ortalığı  yıkan kıvırcık,  siyah  tüylü  finonun  adı  neydi ?Unutmuşum. Ondan  korkardım .  Bir  akşam  apartman merdivenlerini çıkarken,  eski  komşumuzun,  sokak  kapısının  aralığından bakıp beni  beklediğini gördüm.

    Market  torbalarına  doldurduğu  kitapları, fotokopileri, dosyaları  gösterip  bunları  bana  vermek  istediğini  söyledi.  Çünkü  kitaplardan, fotokopilerden, dosyalardan   faydalanacak  birilerini kesinlikle   tanıdığımı  düşünüyordu. Finodan korktuğumu bildiğinden sokak kapısını tam açmamıştı galiba. Ama fino görünürde yoktu. Sesi soluğu da çıkmıyordu. Köpeği,  odaya  mı  hapsetmişti acaba?  Doğruydu ,  kitaplardan,  fotokopilerden   faydalanacak  tanıdıklarım vardı. Bu olay, eski komşumuzun taşınmasından çok önce gerçekleşmişti. Belki de taşınma fikriyle evi toplamaya, evdeki gereksiz eşyalardan, ıvır zıvırdan kurtulmaya başlamıştı.

       Terzinin camına  “Sahibinden  Satılık”  tabelası  asılıydı.  Yan  taraftaki dükkânda,  renk  renk mukavva  kutularının  arasında  oturan  delikanlı  anlattı:  Mal  sahibiyle  anlaşamayan  terzi   aslında  kendi  dükkânına gidecekmiş  ama  ondan da  vazgeçmiş. Terziliği  bırakmış,  makinelerle  ilgili  bir  işe  girişmiş. Cicili bicili mukavva kutuları arasında kendini kaybeden arkadaşım, pardösü yakasının tamirini  unutmuşa benziyordu. Delikanlıya göre terzi, makine alıp satma işine girişmekle büyük hata yapmıştı.

       Eski komşumun ölümünü öğrendiğimde, polisiye tiyatro oyununun başlamasına kırk dakika kalmıştı.  İzmir Caddesi’nde yürüyoruz. Arkadaşımın elinde ,  az  evvel  satın  aldığı,  yeşil  mukavvadan  bir kutu ; delikanlının  tavsiye  ettiği  terziye gitsek mi gitmesek mi, zaten hemen yapılmaz, pardösüyü bırakmalı, kaça yapacak… Kararsızdık. Caddenin ortasında, eski  komşumun  eşiyle karşılaştık. Karşılaşmanın sevinciyle hâl hatır soruldu.

    Adam kaç yıl önce, apartmanın önündeki ağacın budanan yerini çamurla sıvayıp, sıvadığı yeri de beyaz bir bezle sıkıca sarmıştı. Aradan geçen zamana rağmen bunu hatırlıyor olmama şaşırdı . Gülümsedi.  İşe  yaradı mı bari , diye sordu.  Ağaç, çamurla  sıvanan  yerden  yeşil  sürgünler  vermiş miydi ?.. Ölüm haberinin ardından kalkıp da ” İşe yarayıp yaramadığını hatırlamıyorum…” diyemezdim elbette. Başımı salladım.

    Delikanlının tavsiyesine uyduk. Adresteki  iş  hanının  merdivenlerinden  dönerek  aşağı  indik. Pardösünün yakasını tamir edecek terzi,  tütün ve  tütün  ürünleri  satan  dükkânla  bitişikti. Vitrindeki  nargilenin, tabakaların   gerisinde  boylu  boslu,  kırmızı  suratlı  bir  kadın duruyordu.

                                                                                                ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                                       ANKARA/2025

  • BAŞININ  ÇARESİNE  BAKMAK

    (İLK OLARAK 24.06.2023 TARİHİNDE “PAZARLIK” ADIYLA PAYLAŞILDI.)

        Fakültenin son senesindeydim ; mart  ayında, memleketten döndüğümün haftasına   dolandırıldım.  İki  adam  apartmanları  geziyormuş. Yangın  söndürme  tüplerinin  çalışıp  çalışmadığına baktıklarını  söyleyen   adamlar,  yaptığımız işin  karşılığı  şudur  deyip  bir de  makbuz  kesiyorlarmış. Dolandırıldığımı anlamıştım ; hiiiç üzerime  alınmadan, hayrete kapılmış ve korkmuş  taklidi  yaptım. Dolandırıcılara para kaptırdığımın duyulmasını istemedim çünkü kapıcı dairesini  gözüme  kestirmiştim. Planlarım alt  üst  olabilirdi. Pekiii… Bu  hikâyeye neden  inandım acaba ?.. Geride  duran  adamın  işçi  tulumu  giymesi ,  elinde  bir alet  çantası  taşıması yüzünden mi…

        Başıma  geleni  ve  kapıcı  dairesiyle ilgili neler  düşündüğümü  kimseye  söylemedim. Ekim  ayına  kadar  haftada  bir  gün merdivenleri  paspaslarım,  pazar  dışında  kalan  diğer  günler  akşam  yedide  çöpleri  toplarım,  topladığım  çöpleri  sokağın  sonundaki  büyük  varile  atarım. Ekimde,   yeni  görevli  gelince,  çıkarım.  Saydım: Toplam  sekiz  daire, dört  kat;  katlar  arasındaki  merdivenler  onar  basamaklı,  sahanlıkları  da ekleyelim.

        “Herkes  kapısının  önünü  temizlesin,  çöpünü kendi atsın” uyarılarıyla   uğraşmayacaklardı  ama  dolandırıcılara para  kaptırdığımı öğrenirlerse “Sen  daha  apartmanda  yangın  söndürme  tüpü  var mı  yok mu ondan bile  habersizsin , apartmana  nasıl  göz  kulak  olacaksın…”  demelerinden çekiniyordum. Kabul  ederlerse  sadece  kiradan  değil  elektrik  su  faturalarından  kurtulma  şansım  olabilirdi. Hatta  ısınma da  bedavaya  gelirdi  ama sonuçta  havalar  soğuduğunda  bitecek  bir  işti . Kapıyı  kapattım. Apartmanda  yangın  söndürme  tüpü  var mı  yok mu,  varsa   nerededir,  bilmiyordum.  Tek  bildiğim , bu dairenin kirasını  tek  başıma  ödeyemeyecek  durumdaydım.

         Dolandırıcılar,  daktilomun  sesini mutlaka  duymuşlardır. Duyulmayacak  gibi  değil. “M”  ve  “R”  tuşlarına   sert  basmak  zorunda  kaldığımdan  sesin  şiddeti  artıyor artıyor artıyor, neredeyse sokağı inletiyor. Mehmet  Rauf’un  on  romanını  didik  didik  ediyorum. Didiklediklerimi yazıyorum.  Dolandırılmış olmam hiçbir  şeyi  değiştirmiyor.  Yazmak  zorundayım. Eylül ortasına tezi  bitirmeli.  İhtiyar  amcasının  yanına  taşınan  ev  arkadaşım,  kalan  birkaç  eşyasını  almak  üzere  bugün  uğrayacağını  söyledi. Kesinlikle dolandırılmıştım.  Gece  yarılarına  dek  daktilomda  bir şeyler  yazıyordum kendi hâlimde.  “Bir  şeyler “  değil ;  rica  ederim.  Üniversite  bitirme  tezimden bahsediyoruz. Mehmet  Rauf  roman  karakterlerinin psikolojilerini  tahlil  ediyorum.

    Hakkımda  konuşuyorlar mıydı ?.. Belki konuşmuyorlardı . Dolandırıcıların kurbanı olduğumu nereden bilecekler  canım,  derken sahte  makbuzdaki bilgilerden yola  çıkıp  beni  bulacakları , sonunda  mahkemeye bile  çağıracakları   aklımın  ucundan  geçmemişti. Mahkemede  hakim ya da  savcı   ; bu  hikâyeye  neden  inandığımı  değil ,  düşünmeden  taşınmadan,  sorgulamadan  parayı  hemencecik  ne  diye  verdiğimi  soracaktı. 

        Mezuniyete   kadar  yanına  taşınabileceğim  ihtiyar bir   amcam  yoktu. Eski  daktilosunu  ödünç  veren avukat  bir  akrabam  vardı. “M” ve “R” tuşları yüzünden kollarımın kuvvetlendiği daktilodan bahsetmiştim. 

    Ne  zamandı  hatırlamıyorum ; kapıcı  dairesini gördüm. Mutfağıyla,  banyosuyla,  arka  bahçeye  bakan penceresiyle şirindi.  “M”  ve  “R “  tuşlarına  rahatça  vurduğum  sırada  pencerenin  önünden  geçen kediyi hayal ettim.  Merdivenleri  paspaslama,  çöpleri  toplama  karşılığında kazanacağım parayı hesapladım. Kazandığım  parayı  idareli  harcarsam… Kapı  üçüncü  kez  çaldı. 

    Arkadaşım   “Ya  neler  olmuş  !.. Şimdi  duydum…”  diyerek  karşıma  çıktı. Neyi, kimden,  nasıl  duyduğunu  merak  etmeli miydim ?.. Kafamın içinde bin bir düşünce gezinirken  tuzağa  düşmem  şaşırtıcı  değildi.  Ayrıca  bu  kapıcılık  projesini ciddi  ciddi  konuşmalıydım artık.  Neyin,  kimden,  nasıl  duyulduğuyla  vakit  kaybedemezdim. İşin saçma tarafıysa düşünmeden,  taşınmadan,  sorgulamadan elimdeki son parayı   dolandırıcılara ne diye verdiğimdi.  

                                                                                                        ESİN  BAYRAKTAR

                                                                                                            10 KASIM 2025

                                                                                                                 ANKARA

  • DEDEKTİFİN FALCIYA DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

    (İLK OLARAK 24.12.2022 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)

    DETEKTİFİN  FALCIYA  DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

        Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar, bir  haftadır  devam  eden  yoğun  kar  yağışı azaldığında, pasaja  gelmeden önce  üç  bina  yukarıdaki  zücaciye  mağazasına  gitti. Zücaciyedekiler  beni  hatırlamışlar. Bakır  kahve  değirmeni  aldığımı,  hediye  paketi yaptırdığımı  söylemişler. Doğum günü hediyesi olarak  bakır kahve  değirmeni  satın  aldığımı inkâr  etmiyorum. Ama kahve değirmenini  paragöz  adamın  kafasına indirmedim. Vay  sen bizi  bu kışta  kıyamette  sokağa mı  atacaksın  diyerek  bakır  kahve  değirmeniyle  adamın  kafasına… Tövbe  tövbe… Sonuçta  adam binanın  sahibi ;satar, yıkar,  yapar. Karışamayız. Sanki adam ölünce    her şey  düzelecek.

        Çöp kovasını boşaltıp geldim. Dükkânım,  pasajın  girişindedir. Dedektif  kapıya uzak  bir  tabureye  oturmuşu. Fal baktırmaya  gelmediğini  düşünmedim  bile ;  herkes fal  baktırmak ister.

    Suç aletinin üzerinde var mı yok mu diye parmak  izimi  inceleyebilirlerdi  ; cinayet  filmlerindeki  gibi. Hediye paketi  açıldıktan sonra elden  ele  dolaştı  bakır  değirmen. Üzerinde bir  sürü  parmak izi olabilir.  Dedektif,  neden  böyle  bir  hediye seçtiğimi  sordu. Öyle hemen  karar  vermemiştim. İndirim  yapmışlar. Raftan  aldım,  sağına  soluna  baktım. Bozuk  mozuk olmasın  sonuçta. İnandı mı  inanmadı mı bilmem.

        Tabureler,  sehpalar  var ya ; o yüzden   sürpriz doğum günü kutlamasını benim dükkânda  yaptık. Kutlama bitti,  işimize  gücümüze  döndük.  Bina  yıkılırsa,  kendimize  yer  aramak  zorunda  kalacaktık. Şüpheyi üzerime çekmekten korktuğum için  son  cümleyi  söylemekten  vazgeçtim.

    Pasaj  girişindeki kalın buza çare  arama derdiyle  dışarı  çıkmıştım. Erimek  bilmeyen  kalın  buz  tabakasının üzerine  dökmeye  toprak,  kül  filan arayacaktım. Ya da  kaymayı  engelleyen bir  şey  bulup buza serecektim. Paragöz  adamın neden  geldiği  konusunda da  en  ufak  fikrim  yoktu. Masaya  eğilmiş,  kalemi  almış  ne  yazacaktı  acaba ?.. Katilin  adını  mı ?..  Doğum  gününe  çağrılmadığı  için  bir  sitem  notu yazmayacaktı herhalde. Arkası  dönük  olduğuna  göre katili  görememiştir ; göremediğine  göre de   katilin  adını  yazmamıştır.  Sürpriz  doğum  günü  kutlamasını saymazsak eğer  ne paragöz adamın gelişi  planlıydı  ne bakır  kahve  değirmeninin sehpada  unutulması. Dükkân  boştu. Paragöz  adamın  arkası  dönüktü. Biri  içeri  girdi. Sehpadaki el değirmenini aldı ve…

        Şehrin  üzeri  karla  örtülmüşken , her yer donmuşken  dışarılarda dolanıp da toprak,  kül  aramak, kabul ediyorum, saçmaydı.  Hele bu  zamanda kül aramak da neyin  nesiydi !.. Saçma olan bir diğer şey de Dedektif’in  zücaciyeye  gitmesiydi. Doğrudan  bana  sorsaydı  anlatırdım. Anlatırdım da  “ Size  inanmıyorum,  yalan  söylüyorsunuz,  tezgâhtarlarla konuştum, bakır  kahve  değirmeni  satmıyorlarmış…”  diyecek   hâli  tavrı vardı.

         Cinayet  Masası  Dedektifi  Üstün  Umar  pasajdan  çıkarken  kar  yağışı  yeniden  başladı.  Dedektif  durdu,  yerdeki   kalın  buza  baktı. Buza  serdikleri paçavra,  karın  altındaydı  şimdi. Falcının  yokluğunu  fırsat  bilen katil  birden böyle  bir şeye  kalkışmıştı.  Azalan  trafikte caddenin  karşısına  geçmek  kolaydı. Dedektifin  bundan  sonraki  ilk  sorusu  şu  olacaktı:  Doğum  günü  hediyenizi sehpanın  üzerinde bıraktığınızı  ne  zaman fark  ettiniz ? Kar  hızlandı.

                                                                                                      ESİN    BAYRAKTAR

                                                                                                          2025/ANKARA

  • DEDİKODU

    ( İLK OLARAK 02.09.2022 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)

    DEDİKODU

       Etrafı  şöyle  bir  kolaçan  ettim,  yavaşça  öne  eğildim, “Benim  için  dedikodu  yapmaz,  yapamaz  diyorlar.”  diye fısıldadım. Ama  bakın,  şu  anda  onların  dedikodusunu  yapıyorum.

      İnatçı  diş  doktorum, sağ arkadaki azı dişimi kurtarmak için uğraşmaya karar verdi. Aslında bakar bakmaz “…almamız gerekecek galiba…” demişti. Yüreğim ağzıma geldi. Doktor,  naneli  sakız  çiğniyordu ;  kutularda  satılanlardan. Dişi  bu  duruma  nasıl  getirdiğimi  sormadı bile. Sormadığı iyi oldu ; yoksa bir otobüs  yolculuğunda, gece yarısı  sakız  çiğnerken kırıldığını anlatmak zorunda kalacaktım.

    Vallahi, otobüs  penceresinden  dışarıya dalmışım. Ağzımda, naneli olmayan sakız ;  saat  gece  yarısını  çoktan geçmiş.  Karanlıkta  ne  görüyorsam bilmem … Muavinimiz  gencecik  bir  kızdı. Çingene  pembesi  fularında,  otobüs  firmasının  amblemi  basılı. “Ayakkabılarınızı  giyebilir misiniz…”  uyarısını  yaptı. İki  kere,  dört  kere,  daha  fazla da  yapmış olabilir  uyarıyı. Şehirler  arası  otobüs  yolculuğunda  bacaklarını  koridora  uzat, üstelik ayakkabıları da çıkar… Zavallı kızcağızın titrek ve ince sesi ,   zar  zor  bulduğu  işini  iyi  yapma telaşındadır. Çingene  pembesi  fulara  rağmen  “Üff..”  desen  uçacaktır neredeyse.  

    Bu  dedikoduyu ilk sizinle paylaşıyorum. Böyle dedikodu mu olur, diyebilirsiniz. Ayakkabılarını çıkarıp, bacaklarını otobüs koridoruna uzatan şahsı her ne kadar tanımıyorsam da, görmemiş olsam da bence dedikodu yapmış sayılırım. Muavinin uyarısı ciddiye alınıp ayakkabılar  giyildi mi ?.. Zannetmiyorum. İşte  tam  o  sırada,  sağ  arka  dişimde bir  gariplik hissettim.

    Dedikodu yapmadığım  , dedikodu yapamadığım hakkındaki   eleştirileri bir  kenara bırakalım ; peki neden  dedikodu  yapmıyorum ? Aklıma  gelmiyor  ya da  seçici davranıyorum  ; her şeyin de dedikodusu yapılmaz ki canım. Otobüsle  şehirler  arası gece  yolculuğu yaparken   karşılaştığım  muavin  genç  kızın boynundaki  Çingene  pembesi  fular, çoraplı  ayaklarını  koridora  uzatıp horul  horul  uyuyan yolcu  hakkında  konuşmak,  düşünmek  daha ilginç . Dünyadan habersiz yaşayıp gittiğimi zannetmeyin lütfen.

    Şu an dişçi koltuğundayım. Doktorum ve yardımcısı, asistanı,  hemşiresi   artık  hangisiyse   iğneler,  kokular, gırıltılar, vızıltılar   arasında tepemde , çekinmeden, rahat rahat dedikodu  yapıyorlar: Birileri  gelmiş de diğerleri  gitmiş. Gidenler giderken haber vermemişler ama onlar da başka  bir  yere  gitmişler. İnatçı  diş  doktorum, işin  ayrıntısını  öğrenmek  için  yardımcısını zorluyor ;  kızcağız anlatmaya dünden  razı. İnsan  bir  doktora dedikoduyu yakıştıramıyor, hele de  hastasının  yanında…   Fakat  ne  derseniz  deyin  ; dişçi koltuğundaydım, yanı başımda  dedikodu  yapılıyordu. Ben de kendimi  güvende hissediyordum.

     

                                                                                                         ESİN  BAYRAKTAR

                                                                                                              ANKARA/2025

  • KEDİNİN KARAKTERİ

    (İLK OLARAK 09.07.2023 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)

    KEDİNİN  KARAKTERİ

          Kediler,  kilometrelerce  uzaktan  yaşadıkları yere  dönebilirmiş. Bahsedeceğim  kedi  öyle  kilometrelerce uzakta   değildi. Yakınlardaydı ;  hatta  burnumuzun  dibindeydi. Apartmanın  birinci katındaki  yalnız  yaşayan  teyzenin  evine  girmiş  en  son. Zavallı  kadın,  sabah  uyanıp da  kanepede   esneyen  kediyi  görünce aklını  kaçırdığını  zannedip “ Allah’ım  sen  aklıma  mukayet  ol…”  diyerek  duaya  başlamış. Rahat bir  kedi  anlayacağınız; buyur denmeden  buyuran, kal  denmeden  kalan  insanlar gibi.

         Yan  binanın  teras  balkonunda  kahveler  içiliyor,  kahkahalar  atılıyor ; teras  balkon  kuaför  salonuna  ait. Saç  tutamları  alüminyum folyolarla  sarılmış kadın ,  kahkahanın  birini  atıyor diğerine  başlıyor. Bir  kızcağız da pedikür yapıyor;  iki  üç  kişi de  ayakta ; hepsinin  gülmekten  gözlerinden  yaş  geliyor.  Aaa.. Bizimki,  komşu  terası ayıran  duvarın  üstüne  çıkmış,  neşeli   gruba  bakıyor.  Muhabbete  katılırsa  hiç  şaşırmam. Hâlinden de  memnun görünüyor.

        Balkonlarına yaptıkları  küçük  bostanla uğraşan  karı  kocanın, zannederim bu  serseri  kediyi  evcilleştirmek  için başvurmadıkları  çare  kalmadı  . Sokakta  bulup evin köşesine  koymakla da  olmuyor  işte. Yavruyken mi bulup  getirdiler, bulduklarında adam  akıllı  kedi miydi bilemiyoruz.   Şimdi  diyeceksiniz  “Adı  yok mu kedinin…”  Olmaz mı ; düzenbaz  bir  film  karakterinin  adını  kedilerine  uygun  görmüşler.  “Kedilerine” derken  duruyorum ; çünkü  hayvan,  sadece  onların  kedisi  olma  niyetinde  değil.

        Sabahtan  akşama  dek  yüksek  sesle  çağırıp  duruyorlar . Açık  konuşayım,  önceleri  karı  kocanın  kime  ya da  neye  seslendiklerini  anlayamadım.  Yaz  mevsimi,  camlar,  kapılar  açık… Neyse,  kediye  sesleniyorlarmış, öğrendik. İyi de kedi başına buyruk.

    Küçük  bostanlarını  telle  çevirdiler. İşe  yaramadı.  Kedi  çıkamasın  diye mi, sebzeler  için mi… Güvercinler,  saksağanlar, başka  kediler  domatesleri,  biberleri,  maydanozları yerle  bir  etmesin istiyorlar ;  haklılar. O  kadar  emek  verdiler. Hem  canı  isteyince  gelen,  canı  istemeyince gelmeyen  kediye  tel mel  kâr  eder mi… Kafasına  göre  takılıyor. Kediniz, kuaförün  terasında,  diye  haber  versem...

         Bostanın  altı ,  daha  doğrusu  balkonun altı  market. Market  çalışanı az  evvel, taze  kabakları  kasaya dizdi. Başına  buyruk  kedi ileriden  geçip  gitti. Arabalar,  belediye  otobüsleri,  egzoz dumanları   durmuyor.  Kabakları  dizen  eleman bir  sigara  yaktı, derin bir nefes çekti.  Ne  elemanın  kediden  ne  kedinin  elemandan  haberi  var. Kadın,  balkonun  bostandan  artakalan  boş tarafında  yürüyüş  yapıyor . Arada bir de bostana  bakıyor. Özgürlüğüne  düşkün  kedinin, balkondaki  saksıların  arasında  uslu  uslu gezinmeyeceği  belli. Hele   bir de adını  aldığı  film  karakterine  benziyorsa yandık.

                                                                     ESİN   BAYRAKTAR

                                                                     2025/ANKARA

  • VİCDAN MESELESİ

    (İLK OLARAK 06.11.2024 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)

     VİCDAN  MESELESİ

         Bir  vicdan  meselesi  olmasa kömürcüyü  tanımayacaktım.

        Kapıyla  telefon  aynı  anda çaldı. Elimde  telefon  kapıyı  açtım. Köşedeki  eczanenin kalfasıydı  gelen.   Telefondaki  ses,  sakin  ama  sıkıntılıydı. Önceliği  kalfaya  verdim. Eczanede  unutulan  ya da  düşürülen kimliğin  sahibinin bizim  apartmanda  olabileceği sonucuna  varmışlar.  Kimlik  kimlik  dediği  meğer ehliyetmiş. O sırada tesadüfen eczanede bulunan dikkatli  kapıcımız, fotoğraftaki  kadını  ikinci  kat  mutfak  balkonlarından  birinde  yani  benim balkonumda  görmüş. Telefondaki  sakin ama  sıkıntılı  sese gelince   , birbirine  bitişik  arsalardan  kömür  yığılı  olan  arsanın sahibiymiş.

    Cumartesi  sabah,  mutfak  balkonumda cep telefonuyla konuşan arkadaşımı,  ehliyetteki  fotoğrafından  şıp  diye hatırlayan kapıcımıza şaşırıp  kalmışken birbirine bitişik arsalardan kömür yığılı olan arsanın sahibinin beni niye aradığını anlayabilmem zaman aldı.

        Arsa  komşumun  içi  rahat  değildi.  Çitle  çevrili arsasına  yığılan  kömür  torbaları yüzünden diğer arsanın yani  benim  arsamın  yol  olarak  kullanıldığını bilmiyormuş ; yemin  etti.  Üstelik  torbaların neredeyse yarısı da  benden taraftaymış. Adamlar,  kamyondan indirdikleri  kömür  torbalarını atmışlar gitmişler. Haberi  olsaydı  böyle  bir  şeye  asla müsaade  etmezdi. Hacca gidip  geldikten sonra  huzursuzluğu  daha  artmıştı. Geceleri  gözüne  uyku  girmiyordu. Haklı kalmak  istemezdi.  Oturmuş,  hesap  yapmış. Öyle  kendi kendine  değil ; sormuş  soruşturmuş. Kömürcüden  aldığı kiraya  göre bana  ödemesi  gereken borcu belirlemiş.  Konuşması  yine  sakindi ama  parayı  almam  konusunda da   ısrarlıydı. Kömürcünün  telefon  numarasını verdi.

        Kalfayı  uğurladım. Telefonu  kapattım. Elektrik faturasının arkasına yazdığım  numaraya bakıyordum. Ne diyecektim kömürcüye ? Vicdanı  rahat  olmayan arsa  komşumdan   bahsetmeli miydim ? Kusura  bakmayın, bir  arsam  olduğunu  unutmuşum. Kömür  yığılıymış,  dendi ; kafam iyice  karıştı. Kömür torbalarınızın bir kısmı benim arsadaymış. Diğer tarafa geçmek için benim arsayı yol yapmışsınız.Hayır,  vicdan meselesine hiç girmeyeyim ;  hem  kusura  bakmayacak  olan  ben miyim  o  mu ?.. … “Benim arsa” lafını çok mu kullandım ?..Adı  neydi  adamın ?..

    Ehliyetini  eczanede  düşüren  arkadaşım “Kömürcü   yaz gitsin…  Bak,  arsa  komşun üzerine  düşen  görevi  yerine  getirmiş, yüreğini  ferahlatmış; arayacaksın  tabi…”  dedi.  

         Kendimi nasıl  tanıtacaktım ? Para  ister   duruma  düşmek istemesem de  sonuçta para  isteyecektim ;  gerçek  buydu. Kafamda bir hikâye oluşturdum: Akrabaları  ziyaret  için  kasabaya  geldiğim sırada arsama  bakayım demiştim. Bir de ne  görsem, izin  almadan  kömür  yığmışlar. Derdimi  anlamıştır  kömürcü. Madem yakındasınız,  buyurun, bir  çayımızı  için, diyebilir.

         Ya   “Evet, anladım, kömürün  birazı  sizin  tarafta. Taşırken dökülüyor,  şu  kadarcık  yere kira mı  vereceğiz… ”  derse … Ben de “ Kömürler  torbada  değil mi ?.. Anlamadım, nasıl  dökülüyor ? ”  derim.   ; “Geçebileceğimiz başka  yol  yok .”  derse de…  Demez  herhalde; demeyeceğini umarak telefonuma uzandım. Bir  gördüğünü  bir  daha  unutmayan  kapıcımız , işini tam yapmış olmanın huzuruyla bahçeyi  süpürüyordu.  

                                                                                                ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                                    ANKARA/2025

  • AKLINI ÇELDİĞİMİ DÜŞÜNEBİLİRLER

    (İLK OLARAK 01.09.2022 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)

    AKLINI  ÇELDİĞİMİ  DÜŞÜNEBİLİRLER

           Üşenmedim , oturdum  saydım . Seksen beş gündür  sendikalıyım.; canım  sıkılıyordu,  canımın sıkıntısı  gitgide artıyordu. Karar verdim.  Neydi  kararım ?  “Çıkıyorum…”  demekti  galiba. Sendikadan çıkıyorum,  ayrılıyorum,  istifa  ediyorum…  İstifa mı  ediyorum ?.. Ne iş yaptım da  istifa  ediyorum ?..  Bir  şeyler  yapmalıydım  ki istifa  edeyim ; değil mi ?.. Oysa  aradan  seksen  beş gün  geçmiş; farkında bile değilim. Sendikalı  olmak istemediğimin farkındayım.

         Sendika  denilince  afiş  geliyor  aklıma. Yolumun  üzerinde  bir  otel  var. Hava  güzel,  mis  gibi  , hadi yürüyeyim, dediğimde otelin  dibinden  geçmeye  mecburum. Bitişiği   market ; dışarıdaki kasalardan  elma,  portakal,  patates, soğan  seçiyorum. Soğan  seçerken de   “ Soğanlı  Çiçeklerin Yetiştirilmesi  Üzerine  Yeni  Yaklaşımlar”   konulu  toplantının  afişini görüyorum otel  girişinde. Her seferinde bir başka sendika ;her seferinde  bir  başka  seminer, bir  başka  kongre, bir  başka toplantı… Artık  neye göre ne deniyorsa  bilmem. Boş  durmuyorlar yani.  Ama işte  kala  kala  aklımda “Soğanlı Çiçeklerin Yetiştirilmesi  Üzerine  Yaklaşımlar” kalmış.

        Aslında bu da bir iş  sayılmaz mı… Düzenlenen  etkinlikleri takip etmek, izlemek, ilgilenmek. Çiçek  yetiştirme meraklısı   sayılmam. Sarmaşığa benzeyip,  kitaplığımın sözlükler bölümüne doğru tırmanan bitki çoktan tarih oldu . Hakkımı  yemeyeyim. Mutfak  balkonuna  götürüp kurumuş yapraklarını  ayıklamıştım. Ayıklamama rağmen tırmanırken kurudu ; kururken tırmandı.

         Doğrusunu konuşursam ,  arkadaşlara ayıp  olmasın, arada kırgınlık  olmasın diye üyeliği  kabul  etmiş  bir  sendikalıydım. “ Neden  sendikalı  olayım ki  ya da   sendikalı  olmamı  neden  istiyorsunuz ?. “ gibi  sorular da sormamıştım. Fakat  ben  sormadan  onlar  bu soruların cevaplarını  sıraladılar. Canım  sıkılıyor,  mutsuzum ; soğanlı  bitkilerin  yetiştirilmesi  üzerine  yeni  yaklaşımlar toplantısına katılsaydım  kararım  değişir  miydi ?.. Mesela,  otelin  girişi kadar  gösterişli olduğunu  tahmin  ettiğim  konferans  salonunda  konuşanlardan  biri  olsaydım istifa  etmeye  kalkışmayabilirdim.

         Mikrofonu kullanıyorum; masadaki mikrofonu. Hayır , mikrofon  kürsüdedir ; konuşma için önceden hazırlık yapmışımdır. Kucağımdaki dosyalarla salona girerim. Dosyaları  nereye  bırakacağım ? Dosyalar  kürsünün  üzerine  sığar mı ?.. Konuşma boyunca hep  ayakta mı duracağım ?.. Masa  olursa  sandalye de olur. Arada  otururum,  şişede su  rica  edeyim ; dilim damağım kurursa şöyle bir yudum alırım.

          Hangi  sendika ?  Adlarını  sanlarını  bilmiyorum, kalkmışım   kürsüden,  masadan, mikrofondan  bahsediyorum. Afiş  hiç eksik  olmuyor; konuşan  konuşana… Offf… Sıkıldım…İstifa  etmenin  yolunu  yordamını  gösterin, rahatlayayım. Dilekçe mi  yazılacak,  fotokopi mi çekilecek, bir  yerlerden rapor filan mı istenecek… Sonra evime yürürüm . Hava soğuksa, yağmurluysa  otobüse binerim. Atkımı dolarım  boynuma,  şemsiyemi  açarım. Manav  kasalarından  meyve alırım, yeşillik  alırım.

           Kapıda  karşılaştık ; Suratını astı,  “Haber  verseydin…”  dedi. Sendikadan istifa  ettiğimi  haber mi  vermeliydim ?.. Yaz  aylarını  bu takıntıyla  geçirmek istemiyorum. Sendikalı  hayatımızdan  memnun muyuz, değil miyiz  konuşmadık.  Ben  memnun  değilim,  yapılacakları  öğrendim: Dilekçe  yazıyorsun ; hayır  yazmıyorsun, yazmakla uğraşmıyorsun. Dilekçenin hazırı var ;  boşlukları  dolduruyorsun sadece.  Tarihler,  adın,  soyadın, imzan,  adresin,  telefon  numaran; bu  kadar.

    Sanki  bütün  derdi  tasayı onun üzerine atmışım, kıyıya  çekilmişim   gibi bakıyor.  Kendi  kendime verdiğim  bir  karar.  Kimseden  etkilenmedim. Soğanlı bitkilerin yetiştirilmesi üzerine yeni yaklaşımlar konusunda konuşma  yapma  hayali  bile  kurdum. Konuşma dosyalarım  kürsüye  sığmadığından koşturup sehpa bile getirdiler .  

    İstifa  ettim.  İstersen içeri  birlikte  girebiliriz. Ama  aklını  çeldiğimi düşünebilirler.

                                                                                                    ESİN  BAYRAKTAR

                                                                                                        ANKARA/2025