-
Bu İnternet Sitesi içeriğinde yer alan tüm eserler (yazı, resim,görüntü, fotoğraf, video, müzik vb.)yazara ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır.Bu hakları ihlal eden kişiler 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar.
-
BAŞININ ÇARESİNE BAKMAK
(İLK OLARAK 24.06.2023 TARİHİNDE “PAZARLIK” ADIYLA PAYLAŞILDI.)
Fakültenin son senesindeydim ; mart ayında, memleketten döndüğümün haftasına dolandırıldım. İki adam apartmanları geziyormuş. Yangın söndürme tüplerinin çalışıp çalışmadığına baktıklarını söyleyen adamlar, yaptığımız işin karşılığı şudur deyip bir de makbuz kesiyorlarmış. Dolandırıldığımı anlamıştım ; hiiiç üzerime alınmadan, hayrete kapılmış ve korkmuş taklidi yaptım. Dolandırıcılara para kaptırdığımın duyulmasını istemedim çünkü kapıcı dairesini gözüme kestirmiştim. Planlarım alt üst olabilirdi. Pekiii… Bu hikâyeye neden inandım acaba ?.. Geride duran adamın işçi tulumu giymesi , elinde bir alet çantası taşıması yüzünden mi…
Başıma geleni ve kapıcı dairesiyle ilgili neler düşündüğümü kimseye söylemedim. Ekim ayına kadar haftada bir gün merdivenleri paspaslarım, pazar dışında kalan diğer günler akşam yedide çöpleri toplarım, topladığım çöpleri sokağın sonundaki büyük varile atarım. Ekimde, yeni görevli gelince, çıkarım. Saydım: Toplam sekiz daire, dört kat; katlar arasındaki merdivenler onar basamaklı, sahanlıkları da ekleyelim.
“Herkes kapısının önünü temizlesin, çöpünü kendi atsın” uyarılarıyla uğraşmayacaklardı ama dolandırıcılara para kaptırdığımı öğrenirlerse “Sen daha apartmanda yangın söndürme tüpü var mı yok mu ondan bile habersizsin , apartmana nasıl göz kulak olacaksın…” demelerinden çekiniyordum. Kabul ederlerse sadece kiradan değil elektrik su faturalarından kurtulma şansım olabilirdi. Hatta ısınma da bedavaya gelirdi ama sonuçta havalar soğuduğunda bitecek bir işti . Kapıyı kapattım. Apartmanda yangın söndürme tüpü var mı yok mu, varsa nerededir, bilmiyordum. Tek bildiğim , bu dairenin kirasını tek başıma ödeyemeyecek durumdaydım.
Dolandırıcılar, daktilomun sesini mutlaka duymuşlardır. Duyulmayacak gibi değil. “M” ve “R” tuşlarına sert basmak zorunda kaldığımdan sesin şiddeti artıyor artıyor artıyor, neredeyse sokağı inletiyor. Mehmet Rauf’un on romanını didik didik ediyorum. Didiklediklerimi yazıyorum. Dolandırılmış olmam hiçbir şeyi değiştirmiyor. Yazmak zorundayım. Eylül ortasına tezi bitirmeli. İhtiyar amcasının yanına taşınan ev arkadaşım, kalan birkaç eşyasını almak üzere bugün uğrayacağını söyledi. Kesinlikle dolandırılmıştım. Gece yarılarına dek daktilomda bir şeyler yazıyordum kendi hâlimde. “Bir şeyler “ değil ; rica ederim. Üniversite bitirme tezimden bahsediyoruz. Mehmet Rauf roman karakterlerinin psikolojilerini tahlil ediyorum.
Hakkımda konuşuyorlar mıydı ?.. Belki konuşmuyorlardı . Dolandırıcıların kurbanı olduğumu nereden bilecekler canım, derken sahte makbuzdaki bilgilerden yola çıkıp beni bulacakları , sonunda mahkemeye bile çağıracakları aklımın ucundan geçmemişti. Mahkemede hakim ya da savcı ; bu hikâyeye neden inandığımı değil , düşünmeden taşınmadan, sorgulamadan parayı hemencecik ne diye verdiğimi soracaktı.
Mezuniyete kadar yanına taşınabileceğim ihtiyar bir amcam yoktu. Eski daktilosunu ödünç veren avukat bir akrabam vardı. “M” ve “R” tuşları yüzünden kollarımın kuvvetlendiği daktilodan bahsetmiştim.
Ne zamandı hatırlamıyorum ; kapıcı dairesini gördüm. Mutfağıyla, banyosuyla, arka bahçeye bakan penceresiyle şirindi. “M” ve “R “ tuşlarına rahatça vurduğum sırada pencerenin önünden geçen kediyi hayal ettim. Merdivenleri paspaslama, çöpleri toplama karşılığında kazanacağım parayı hesapladım. Kazandığım parayı idareli harcarsam… Kapı üçüncü kez çaldı.
Arkadaşım “Ya neler olmuş !.. Şimdi duydum…” diyerek karşıma çıktı. Neyi, kimden, nasıl duyduğunu merak etmeli miydim ?.. Kafamın içinde bin bir düşünce gezinirken tuzağa düşmem şaşırtıcı değildi. Ayrıca bu kapıcılık projesini ciddi ciddi konuşmalıydım artık. Neyin, kimden, nasıl duyulduğuyla vakit kaybedemezdim. İşin saçma tarafıysa düşünmeden, taşınmadan, sorgulamadan elimdeki son parayı dolandırıcılara ne diye verdiğimdi.
ESİN BAYRAKTAR
10 KASIM 2025
ANKARA
-
DEDEKTİFİN FALCIYA DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
(İLK OLARAK 24.12.2022 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)
DETEKTİFİN FALCIYA DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar, bir haftadır devam eden yoğun kar yağışı azaldığında, pasaja gelmeden önce üç bina yukarıdaki zücaciye mağazasına gitti. Zücaciyedekiler beni hatırlamışlar. Bakır kahve değirmeni aldığımı, hediye paketi yaptırdığımı söylemişler. Doğum günü hediyesi olarak bakır kahve değirmeni satın aldığımı inkâr etmiyorum. Ama kahve değirmenini paragöz adamın kafasına indirmedim. Vay sen bizi bu kışta kıyamette sokağa mı atacaksın diyerek bakır kahve değirmeniyle adamın kafasına… Tövbe tövbe… Sonuçta adam binanın sahibi ;satar, yıkar, yapar. Karışamayız. Sanki adam ölünce her şey düzelecek.
Çöp kovasını boşaltıp geldim. Dükkânım, pasajın girişindedir. Dedektif kapıya uzak bir tabureye oturmuşu. Fal baktırmaya gelmediğini düşünmedim bile ; herkes fal baktırmak ister.
Suç aletinin üzerinde var mı yok mu diye parmak izimi inceleyebilirlerdi ; cinayet filmlerindeki gibi. Hediye paketi açıldıktan sonra elden ele dolaştı bakır değirmen. Üzerinde bir sürü parmak izi olabilir. Dedektif, neden böyle bir hediye seçtiğimi sordu. Öyle hemen karar vermemiştim. İndirim yapmışlar. Raftan aldım, sağına soluna baktım. Bozuk mozuk olmasın sonuçta. İnandı mı inanmadı mı bilmem.
Tabureler, sehpalar var ya ; o yüzden sürpriz doğum günü kutlamasını benim dükkânda yaptık. Kutlama bitti, işimize gücümüze döndük. Bina yıkılırsa, kendimize yer aramak zorunda kalacaktık. Şüpheyi üzerime çekmekten korktuğum için son cümleyi söylemekten vazgeçtim.
Pasaj girişindeki kalın buza çare arama derdiyle dışarı çıkmıştım. Erimek bilmeyen kalın buz tabakasının üzerine dökmeye toprak, kül filan arayacaktım. Ya da kaymayı engelleyen bir şey bulup buza serecektim. Paragöz adamın neden geldiği konusunda da en ufak fikrim yoktu. Masaya eğilmiş, kalemi almış ne yazacaktı acaba ?.. Katilin adını mı ?.. Doğum gününe çağrılmadığı için bir sitem notu yazmayacaktı herhalde. Arkası dönük olduğuna göre katili görememiştir ; göremediğine göre de katilin adını yazmamıştır. Sürpriz doğum günü kutlamasını saymazsak eğer ne paragöz adamın gelişi planlıydı ne bakır kahve değirmeninin sehpada unutulması. Dükkân boştu. Paragöz adamın arkası dönüktü. Biri içeri girdi. Sehpadaki el değirmenini aldı ve…
Şehrin üzeri karla örtülmüşken , her yer donmuşken dışarılarda dolanıp da toprak, kül aramak, kabul ediyorum, saçmaydı. Hele bu zamanda kül aramak da neyin nesiydi !.. Saçma olan bir diğer şey de Dedektif’in zücaciyeye gitmesiydi. Doğrudan bana sorsaydı anlatırdım. Anlatırdım da “ Size inanmıyorum, yalan söylüyorsunuz, tezgâhtarlarla konuştum, bakır kahve değirmeni satmıyorlarmış…” diyecek hâli tavrı vardı.
Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar pasajdan çıkarken kar yağışı yeniden başladı. Dedektif durdu, yerdeki kalın buza baktı. Buza serdikleri paçavra, karın altındaydı şimdi. Falcının yokluğunu fırsat bilen katil birden böyle bir şeye kalkışmıştı. Azalan trafikte caddenin karşısına geçmek kolaydı. Dedektifin bundan sonraki ilk sorusu şu olacaktı: Doğum günü hediyenizi sehpanın üzerinde bıraktığınızı ne zaman fark ettiniz ? Kar hızlandı.
ESİN BAYRAKTAR
2025/ANKARA
-
DEDİKODU
( İLK OLARAK 02.09.2022 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)
DEDİKODU
Etrafı şöyle bir kolaçan ettim, yavaşça öne eğildim, “Benim için dedikodu yapmaz, yapamaz diyorlar.” diye fısıldadım. Ama bakın, şu anda onların dedikodusunu yapıyorum.
İnatçı diş doktorum, sağ arkadaki azı dişimi kurtarmak için uğraşmaya karar verdi. Aslında bakar bakmaz “…almamız gerekecek galiba…” demişti. Yüreğim ağzıma geldi. Doktor, naneli sakız çiğniyordu ; kutularda satılanlardan. Dişi bu duruma nasıl getirdiğimi sormadı bile. Sormadığı iyi oldu ; yoksa bir otobüs yolculuğunda, gece yarısı sakız çiğnerken kırıldığını anlatmak zorunda kalacaktım.
Vallahi, otobüs penceresinden dışarıya dalmışım. Ağzımda, naneli olmayan sakız ; saat gece yarısını çoktan geçmiş. Karanlıkta ne görüyorsam bilmem … Muavinimiz gencecik bir kızdı. Çingene pembesi fularında, otobüs firmasının amblemi basılı. “Ayakkabılarınızı giyebilir misiniz…” uyarısını yaptı. İki kere, dört kere, daha fazla da yapmış olabilir uyarıyı. Şehirler arası otobüs yolculuğunda bacaklarını koridora uzat, üstelik ayakkabıları da çıkar… Zavallı kızcağızın titrek ve ince sesi , zar zor bulduğu işini iyi yapma telaşındadır. Çingene pembesi fulara rağmen “Üff..” desen uçacaktır neredeyse.
Bu dedikoduyu ilk sizinle paylaşıyorum. Böyle dedikodu mu olur, diyebilirsiniz. Ayakkabılarını çıkarıp, bacaklarını otobüs koridoruna uzatan şahsı her ne kadar tanımıyorsam da, görmemiş olsam da bence dedikodu yapmış sayılırım. Muavinin uyarısı ciddiye alınıp ayakkabılar giyildi mi ?.. Zannetmiyorum. İşte tam o sırada, sağ arka dişimde bir gariplik hissettim.
Dedikodu yapmadığım , dedikodu yapamadığım hakkındaki eleştirileri bir kenara bırakalım ; peki neden dedikodu yapmıyorum ? Aklıma gelmiyor ya da seçici davranıyorum ; her şeyin de dedikodusu yapılmaz ki canım. Otobüsle şehirler arası gece yolculuğu yaparken karşılaştığım muavin genç kızın boynundaki Çingene pembesi fular, çoraplı ayaklarını koridora uzatıp horul horul uyuyan yolcu hakkında konuşmak, düşünmek daha ilginç . Dünyadan habersiz yaşayıp gittiğimi zannetmeyin lütfen.
Şu an dişçi koltuğundayım. Doktorum ve yardımcısı, asistanı, hemşiresi artık hangisiyse iğneler, kokular, gırıltılar, vızıltılar arasında tepemde , çekinmeden, rahat rahat dedikodu yapıyorlar: Birileri gelmiş de diğerleri gitmiş. Gidenler giderken haber vermemişler ama onlar da başka bir yere gitmişler. İnatçı diş doktorum, işin ayrıntısını öğrenmek için yardımcısını zorluyor ; kızcağız anlatmaya dünden razı. İnsan bir doktora dedikoduyu yakıştıramıyor, hele de hastasının yanında… Fakat ne derseniz deyin ; dişçi koltuğundaydım, yanı başımda dedikodu yapılıyordu. Ben de kendimi güvende hissediyordum.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2025
-
KEDİNİN KARAKTERİ
(İLK OLARAK 09.07.2023 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)
KEDİNİN KARAKTERİ
Kediler, kilometrelerce uzaktan yaşadıkları yere dönebilirmiş. Bahsedeceğim kedi öyle kilometrelerce uzakta değildi. Yakınlardaydı ; hatta burnumuzun dibindeydi. Apartmanın birinci katındaki yalnız yaşayan teyzenin evine girmiş en son. Zavallı kadın, sabah uyanıp da kanepede esneyen kediyi görünce aklını kaçırdığını zannedip “ Allah’ım sen aklıma mukayet ol…” diyerek duaya başlamış. Rahat bir kedi anlayacağınız; buyur denmeden buyuran, kal denmeden kalan insanlar gibi.
Yan binanın teras balkonunda kahveler içiliyor, kahkahalar atılıyor ; teras balkon kuaför salonuna ait. Saç tutamları alüminyum folyolarla sarılmış kadın , kahkahanın birini atıyor diğerine başlıyor. Bir kızcağız da pedikür yapıyor; iki üç kişi de ayakta ; hepsinin gülmekten gözlerinden yaş geliyor. Aaa.. Bizimki, komşu terası ayıran duvarın üstüne çıkmış, neşeli gruba bakıyor. Muhabbete katılırsa hiç şaşırmam. Hâlinden de memnun görünüyor.
Balkonlarına yaptıkları küçük bostanla uğraşan karı kocanın, zannederim bu serseri kediyi evcilleştirmek için başvurmadıkları çare kalmadı . Sokakta bulup evin köşesine koymakla da olmuyor işte. Yavruyken mi bulup getirdiler, bulduklarında adam akıllı kedi miydi bilemiyoruz. Şimdi diyeceksiniz “Adı yok mu kedinin…” Olmaz mı ; düzenbaz bir film karakterinin adını kedilerine uygun görmüşler. “Kedilerine” derken duruyorum ; çünkü hayvan, sadece onların kedisi olma niyetinde değil.
Sabahtan akşama dek yüksek sesle çağırıp duruyorlar . Açık konuşayım, önceleri karı kocanın kime ya da neye seslendiklerini anlayamadım. Yaz mevsimi, camlar, kapılar açık… Neyse, kediye sesleniyorlarmış, öğrendik. İyi de kedi başına buyruk.
Küçük bostanlarını telle çevirdiler. İşe yaramadı. Kedi çıkamasın diye mi, sebzeler için mi… Güvercinler, saksağanlar, başka kediler domatesleri, biberleri, maydanozları yerle bir etmesin istiyorlar ; haklılar. O kadar emek verdiler. Hem canı isteyince gelen, canı istemeyince gelmeyen kediye tel mel kâr eder mi… Kafasına göre takılıyor. Kediniz, kuaförün terasında, diye haber versem...
Bostanın altı , daha doğrusu balkonun altı market. Market çalışanı az evvel, taze kabakları kasaya dizdi. Başına buyruk kedi ileriden geçip gitti. Arabalar, belediye otobüsleri, egzoz dumanları durmuyor. Kabakları dizen eleman bir sigara yaktı, derin bir nefes çekti. Ne elemanın kediden ne kedinin elemandan haberi var. Kadın, balkonun bostandan artakalan boş tarafında yürüyüş yapıyor . Arada bir de bostana bakıyor. Özgürlüğüne düşkün kedinin, balkondaki saksıların arasında uslu uslu gezinmeyeceği belli. Hele bir de adını aldığı film karakterine benziyorsa yandık.
ESİN BAYRAKTAR
2025/ANKARA
-
VİCDAN MESELESİ
(İLK OLARAK 06.11.2024 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)
VİCDAN MESELESİ
Bir vicdan meselesi olmasa kömürcüyü tanımayacaktım.
Kapıyla telefon aynı anda çaldı. Elimde telefon kapıyı açtım. Köşedeki eczanenin kalfasıydı gelen. Telefondaki ses, sakin ama sıkıntılıydı. Önceliği kalfaya verdim. Eczanede unutulan ya da düşürülen kimliğin sahibinin bizim apartmanda olabileceği sonucuna varmışlar. Kimlik kimlik dediği meğer ehliyetmiş. O sırada tesadüfen eczanede bulunan dikkatli kapıcımız, fotoğraftaki kadını ikinci kat mutfak balkonlarından birinde yani benim balkonumda görmüş. Telefondaki sakin ama sıkıntılı sese gelince , birbirine bitişik arsalardan kömür yığılı olan arsanın sahibiymiş.
Cumartesi sabah, mutfak balkonumda cep telefonuyla konuşan arkadaşımı, ehliyetteki fotoğrafından şıp diye hatırlayan kapıcımıza şaşırıp kalmışken birbirine bitişik arsalardan kömür yığılı olan arsanın sahibinin beni niye aradığını anlayabilmem zaman aldı.
Arsa komşumun içi rahat değildi. Çitle çevrili arsasına yığılan kömür torbaları yüzünden diğer arsanın yani benim arsamın yol olarak kullanıldığını bilmiyormuş ; yemin etti. Üstelik torbaların neredeyse yarısı da benden taraftaymış. Adamlar, kamyondan indirdikleri kömür torbalarını atmışlar gitmişler. Haberi olsaydı böyle bir şeye asla müsaade etmezdi. Hacca gidip geldikten sonra huzursuzluğu daha artmıştı. Geceleri gözüne uyku girmiyordu. Haklı kalmak istemezdi. Oturmuş, hesap yapmış. Öyle kendi kendine değil ; sormuş soruşturmuş. Kömürcüden aldığı kiraya göre bana ödemesi gereken borcu belirlemiş. Konuşması yine sakindi ama parayı almam konusunda da ısrarlıydı. Kömürcünün telefon numarasını verdi.
Kalfayı uğurladım. Telefonu kapattım. Elektrik faturasının arkasına yazdığım numaraya bakıyordum. Ne diyecektim kömürcüye ? Vicdanı rahat olmayan arsa komşumdan bahsetmeli miydim ? Kusura bakmayın, bir arsam olduğunu unutmuşum. Kömür yığılıymış, dendi ; kafam iyice karıştı. Kömür torbalarınızın bir kısmı benim arsadaymış. Diğer tarafa geçmek için benim arsayı yol yapmışsınız.Hayır, vicdan meselesine hiç girmeyeyim ; hem kusura bakmayacak olan ben miyim o mu ?.. … “Benim arsa” lafını çok mu kullandım ?..Adı neydi adamın ?..
Ehliyetini eczanede düşüren arkadaşım “Kömürcü yaz gitsin… Bak, arsa komşun üzerine düşen görevi yerine getirmiş, yüreğini ferahlatmış; arayacaksın tabi…” dedi.
Kendimi nasıl tanıtacaktım ? Para ister duruma düşmek istemesem de sonuçta para isteyecektim ; gerçek buydu. Kafamda bir hikâye oluşturdum: Akrabaları ziyaret için kasabaya geldiğim sırada arsama bakayım demiştim. Bir de ne görsem, izin almadan kömür yığmışlar. Derdimi anlamıştır kömürcü. Madem yakındasınız, buyurun, bir çayımızı için, diyebilir.
Ya “Evet, anladım, kömürün birazı sizin tarafta. Taşırken dökülüyor, şu kadarcık yere kira mı vereceğiz… ” derse … Ben de “ Kömürler torbada değil mi ?.. Anlamadım, nasıl dökülüyor ? ” derim. ; “Geçebileceğimiz başka yol yok .” derse de… Demez herhalde; demeyeceğini umarak telefonuma uzandım. Bir gördüğünü bir daha unutmayan kapıcımız , işini tam yapmış olmanın huzuruyla bahçeyi süpürüyordu.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2025
-
AKLINI ÇELDİĞİMİ DÜŞÜNEBİLİRLER
(İLK OLARAK 01.09.2022 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)
AKLINI ÇELDİĞİMİ DÜŞÜNEBİLİRLER
Üşenmedim , oturdum saydım . Seksen beş gündür sendikalıyım.; canım sıkılıyordu, canımın sıkıntısı gitgide artıyordu. Karar verdim. Neydi kararım ? “Çıkıyorum…” demekti galiba. Sendikadan çıkıyorum, ayrılıyorum, istifa ediyorum… İstifa mı ediyorum ?.. Ne iş yaptım da istifa ediyorum ?.. Bir şeyler yapmalıydım ki istifa edeyim ; değil mi ?.. Oysa aradan seksen beş gün geçmiş; farkında bile değilim. Sendikalı olmak istemediğimin farkındayım.
Sendika denilince afiş geliyor aklıma. Yolumun üzerinde bir otel var. Hava güzel, mis gibi , hadi yürüyeyim, dediğimde otelin dibinden geçmeye mecburum. Bitişiği market ; dışarıdaki kasalardan elma, portakal, patates, soğan seçiyorum. Soğan seçerken de “ Soğanlı Çiçeklerin Yetiştirilmesi Üzerine Yeni Yaklaşımlar” konulu toplantının afişini görüyorum otel girişinde. Her seferinde bir başka sendika ;her seferinde bir başka seminer, bir başka kongre, bir başka toplantı… Artık neye göre ne deniyorsa bilmem. Boş durmuyorlar yani. Ama işte kala kala aklımda “Soğanlı Çiçeklerin Yetiştirilmesi Üzerine Yaklaşımlar” kalmış.
Aslında bu da bir iş sayılmaz mı… Düzenlenen etkinlikleri takip etmek, izlemek, ilgilenmek. Çiçek yetiştirme meraklısı sayılmam. Sarmaşığa benzeyip, kitaplığımın sözlükler bölümüne doğru tırmanan bitki çoktan tarih oldu . Hakkımı yemeyeyim. Mutfak balkonuna götürüp kurumuş yapraklarını ayıklamıştım. Ayıklamama rağmen tırmanırken kurudu ; kururken tırmandı.
Doğrusunu konuşursam , arkadaşlara ayıp olmasın, arada kırgınlık olmasın diye üyeliği kabul etmiş bir sendikalıydım. “ Neden sendikalı olayım ki ya da sendikalı olmamı neden istiyorsunuz ?. “ gibi sorular da sormamıştım. Fakat ben sormadan onlar bu soruların cevaplarını sıraladılar. Canım sıkılıyor, mutsuzum ; soğanlı bitkilerin yetiştirilmesi üzerine yeni yaklaşımlar toplantısına katılsaydım kararım değişir miydi ?.. Mesela, otelin girişi kadar gösterişli olduğunu tahmin ettiğim konferans salonunda konuşanlardan biri olsaydım istifa etmeye kalkışmayabilirdim.
Mikrofonu kullanıyorum; masadaki mikrofonu. Hayır , mikrofon kürsüdedir ; konuşma için önceden hazırlık yapmışımdır. Kucağımdaki dosyalarla salona girerim. Dosyaları nereye bırakacağım ? Dosyalar kürsünün üzerine sığar mı ?.. Konuşma boyunca hep ayakta mı duracağım ?.. Masa olursa sandalye de olur. Arada otururum, şişede su rica edeyim ; dilim damağım kurursa şöyle bir yudum alırım.
Hangi sendika ? Adlarını sanlarını bilmiyorum, kalkmışım kürsüden, masadan, mikrofondan bahsediyorum. Afiş hiç eksik olmuyor; konuşan konuşana… Offf… Sıkıldım…İstifa etmenin yolunu yordamını gösterin, rahatlayayım. Dilekçe mi yazılacak, fotokopi mi çekilecek, bir yerlerden rapor filan mı istenecek… Sonra evime yürürüm . Hava soğuksa, yağmurluysa otobüse binerim. Atkımı dolarım boynuma, şemsiyemi açarım. Manav kasalarından meyve alırım, yeşillik alırım.
Kapıda karşılaştık ; Suratını astı, “Haber verseydin…” dedi. Sendikadan istifa ettiğimi haber mi vermeliydim ?.. Yaz aylarını bu takıntıyla geçirmek istemiyorum. Sendikalı hayatımızdan memnun muyuz, değil miyiz konuşmadık. Ben memnun değilim, yapılacakları öğrendim: Dilekçe yazıyorsun ; hayır yazmıyorsun, yazmakla uğraşmıyorsun. Dilekçenin hazırı var ; boşlukları dolduruyorsun sadece. Tarihler, adın, soyadın, imzan, adresin, telefon numaran; bu kadar.
Sanki bütün derdi tasayı onun üzerine atmışım, kıyıya çekilmişim gibi bakıyor. Kendi kendime verdiğim bir karar. Kimseden etkilenmedim. Soğanlı bitkilerin yetiştirilmesi üzerine yeni yaklaşımlar konusunda konuşma yapma hayali bile kurdum. Konuşma dosyalarım kürsüye sığmadığından koşturup sehpa bile getirdiler .
İstifa ettim. İstersen içeri birlikte girebiliriz. Ama aklını çeldiğimi düşünebilirler.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2025
-
EVİN ATI SATILMADAN ÖNCE
(İLK OLARAK 28.04.2024 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)
EVİN ATI SATILMADAN ÖNCE: YEREL BİR TELEVİZYON KANALINDAN
Şimdi, efendim, üç kilometrelik bir mesafeden söz ediyoruz. Kasabadan sonra üç kilometre gidiliyor. İnternete baktım ; arabaya, otobüse, taksiye göre diyor. Karşı taraf sözünü kesti : Neyse, evinden çıkmasını ve kiraz bahçelerine varmasını konuşalım. Kadın, ellili yaşlarda olmalı . Biniyor ata, çıkıyor yola. Bazı günler yürüyor. Giderken yürüyor, dönerken yürüyor : Toplamda altı kilometrelik uzaklık.
Evin atı henüz satılmamıştır . At satılacak, daha sonra yerine cip alınacaktır. Çay getirdiler.
At satılınca kadın, üç kilometreyi hep yürüdü . Şaşırtıcı değil mi ? Atın bir fotoğrafı var mı ? Araştırdık, sorduk soruşturduk ; cipin fotoğrafı var ama atın yok . Keşke kadının, at sırtında bir fotoğrafını bulabilseydik… Tabi, böyle bir fotoğraf için kasabadaki fotoğrafçının çağrılması gerekecekti . Ayrıca dul bir kadının bırakın kasabanın fotoğrafçısını çağırmasını , fotoğraf çektirmesi bile o dönem olmayacak işlerdendi. İnin cinin top oynadığı tarlaların ortasından, atın ağır adımlarıyla, kızını görmeye giderdi . Diğer konuşmacı çayını yudumladı ve konuştu. Aman efendim, o tarlalarda inlerin cinlerin top oynadığını söyleyemeyiz artık. Güldüler…
Kiraz bahçesi, damadınınmış. Onlar yazı işle güçle geçirirlermiş. Bardağı karıştırırken sordu : Yoksa şu meşhur “gök kapısı” olayının geçtiği yer mi ?.. Çayını yudumlayan cevap vermedi çünkü o sırada bilgisayardaki bir fotoğrafla ilgileniyordu . Bulamadım, dedi. Bulamadığı her neyse bıraktı, konuşmaya devam etti.
Gök kapısı olayı, kiraz bahçelerinin daha aşağısında, üzüm bağlarının başında olmuş. Kadının bostanı ayrı ; o da geceleri su nöbetine tek başına kalkıyor ; niye tek başına, dul kaldığında yirmi dört yaşındaymış : İki çocuğa, kayınvalideye, kayınvalidenin kayınvalidesine bakacak ; suyu kaçırırsan işin zor. Sebzeler, meyveler, asmalar su ister… Gece zifirî karanlık. Bağ evlerinden birinin kapısı açıkmış. İçeriden karanlığa projektör gibi yayılan ışığı gök kapısı zannetmiş . Saflığı görüyor musun azizim ?.. Korkmuş, heyecanlanmış ; düşünmüş ki işte şu an duaların kabul olduğu andır. Başlamış dua etmeye… Şükrediyormuş ; her kula nasip olmayacak bir şey gelmiş başına . Efendim, açık kapıdan dağılan ışık ilerilere kadar ulaşmış , gitmiş.
Mars’ın Dünya’ya en yakın olduğu günlerde ; açık alanda semaver yakıp çay demleyenleri hatırlıyorum. Neden ? Bu muhteşem doğa olayını kaçırmamak için elbette. Bardaklar boşalmıştı. Fakat, dedi ; o zamanlar açık alana ihtiyaç yoktu ki ; her yer açık alandı. Mars Dünya’ya mı yaklaşmış, Dünya’dan mı uzaklaşmış , kimin umurundaydı. Ekmeğini kazanma derdindeydi herkes. Gemici fenerleriyle bağın bostanın içinde suyu gözetlerlerdi.
Kadın, kızını, torunlarını görüp döndüğü günlerden birinde, akşam üstü, ahbabı bir kadını terkisine almış. Çene çala çala kasabaya yaklaşırlarken arkadaki hanım, sen düş ! Bizimki farkında değil. Demek ses, bağırma, inleme filan da olmamış … Uçsuz bucaksız ekin tarlaları ; kim duymamış, kimse görmemiş. Oturduğu yerden yuvarlanıp giden kadın hafiften toparlakçaymış Seslenememiş, yuvarlandığı yerde kalakalmış . Öbürü de kim bilir ne zaman anladı, Allah bilir…Ayrıca dünyadan habersiz , konuşa konuşa yola devam etmesine ne dersiniz ?..
Güldüler… Kardeşim, gel bir hesap yapalım : Üzerinden neredeyse doksan yıl geçmiş . Ben ne diye yeni fotoğraf arıyorum ki ; uçsuz bucaksız ekin tarlalarını göstermeli aslında.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2025
-
AÇILIŞ
AÇILIŞ
Okul müdürü mikrofonu eline aldı , okullarına bir kütüphane açılacağı haberini müjdeledi. Velileri, anaları, babaları, mahalleliyi açılışa çağırdı. Kocası yirmi gündür ortalarda olmayan kadın, üç aylık bebeği komşuya emanet etmiş, büyüğü okula getiriyordu . Davetiye gönderilmeyenlerdendi. Çünkü listede adı yoktu. Olsun; müdür çağırmıştı işte. Kimbilir nerelerdeki kocayı da düşünmüyordu artık. Keşke dönmese… Bir yerlerde, kıyılarda, köşelerde hakkından gelseler… Kadın, müdürün ne diye bağıra çağıra konuştuğundan pek bir şey anlamadı. Çocuğu bıraktı ; ortak avluya bakan tek göz odalardan biriydi evi. Kadının yolu, mahalle kahvesinin önünden, yakınından filan geçmezdi. Geçse de şimdi bahsedeceğim diğer kişiyle birbirlerini tanımazlardı.
Diğer kişi , kare bulmacadaki beş harfli kelimeyi düşündü. Gecekondusunu müteahhide uzun süre vermedi. Ne vakit hanımı, çocukları ev konusu açsalar kahvede alırdı soluğu. Sondan bir önceki harfe göre tahmine başladı. Ama bugün, gecekondusundan vazgeçti . İnat et dur ; nereye kadar öyle değil mi ?.. Kahveci çayını getirdi. Kütüphane açılacakmış yakındaki okula ; sondan üçüncü harfi buldu, tamam. Delikanlılar aralarında konuşuyordu. Kütüphaneden filan bahsedilince kulak kabarttı. Gecekonduyu yıkacaklar ; bahçeye bakmak, çay içerken sedirde kitap okumak ; hepsi bitecekti . Eski kulağı kesiklerden, derlerdi onun için. Kimler mi ? Etraf …
Diğer kişi hatırlamayabilirdi . Genç bir adamla ,tesadüf bu ya , karşılıklı çay içmişlerdi. Genç adam artık düzgün bir iş bulup ailesini namusuyla geçindirme planları yapıyordu. Karısı ikinciye hamileydi. Diğer kişiyse , o sıralarda, müteahhidin lafını bile ettirmiyordu ; güven vermişti gence . Genç adam , onun zamanında hak hukuk, adalet için afişlerle meydanlarda yürüdüğünü, grev sözcüsü olduğunu duymuştu. Grev sözcüsünün ne iş gördüğünü bilmezdi. Olsun, grev sözcüsü olmak herhalde kolay değildi . Şimdi söylesek diğer kişi gerçekten hatırlamayacaktı ; zaten genç adam sonrasında pek uğramadı kahveye. Lohusa karısı , tek göz odada bebeği emzirdi. Kalktı ortalığı topladı, çorba karıştırdı.
Açılışa gelenlere börek, dolma, kurabiye ikram edilecekmiş. Kadın hiçbirine katılamadı. Böreğe, dolmaya, kurabiyeye de açılışa da… Okutsalardı, bizden de bir şey olurdu değil mi ?.. Hamur açan komşusu güldü geçti. En büyük göründü bahçede . Karnı ağrıyormuş, beti benzi atmış.
Kalabalık dağıldı, meraklıların merakı bitti , en büyüğün karnı ağrımaz oldu; kadın , çocuğu sınıfına kadar götürdü. Tam dönüp merdivenlerden ineceği sırada kütüphanenin kapısı açıldı. Müdürün konuşmasını, kütüphanenin açılışını çoktan unutmuştu. Yeri paspaslayan hizmetliyi biliyordu. Çocukları aynı sınıftaydı. Öyle havadan sudan lafladılar. Kadın, kitapların arasında düşündü: “Tuvaletleri yıkamada ne var ki… Yıkarım… Yıkarım elbet…” İçi rahatladı. Keşke, hemen şimdi verseler kovayla paspası eline… Sanki eve gidip de ne yapacaktı !
Hani bulmaca çözen diğer kişi var ya ;öğleden sonra müteahhitle görüştüler, anlaştılar. Kahveye uğramayı canı çekmedi. Hanımı, oğlanlar, gelinler “…çok durma..” dediler. Okul müdür yardımcısı, öğrencilerin dağılma saatine yakın, kütüphaneye gelen ihtiyara , “Durup dururken, zilin çalmasına şurada on beş dakika kalmış, kütüphanenin nesini göreceksin amca…” diye içinden söylendi. Tanımadığı, yabancı birini de okulun içinde tek başına bırakmadı.
Müdür yardımcısı bir süre ayakta durdu, ihtiyarı inceledi. Kimi kimsesini öğrenmeye niyetlendi ama telefonu çalınca da dışarı çıktı. Okula alınacak temizlik elemanıyla ilgiliydi görüşme. Yeni eleman üst kat tuvaletlerine bakacaktı . Çay bardakları da vardı… Amcanın yüzündeki ciddiyeti nasıl anlatmalı acaba ? Kalın bir ansiklopediyi açmış okuyor ; yıllar yıllar öncesinin coşkusunu hisseder gibi.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2025
-
ADAK ( İlk olarak 03.06.2023 tarihinde paylaşıldı.)
Kapısı kilitli iki katlı evin önünde duruyordum. Neden duruyordum ? Delikanlının çağırdığı kişi gelsin , kapının kilidini açsın , diye. Delikanlı, sokağın sonuna doğru seslendi. Dönüp baktı. Durmaya devam ediyordum. Besbelli duyan olmadı. Yeniden seslendi. Yetmedi , biraz yürüyüp yine seslendi. Dilinden midir, memleketinden midir nedir, kime seslendiğini anlayamadım. Anahtar olmadan kapı nasıl açılacak… Ne gelen var ne giden…
Evi hatırladım. Duvara bitişik merdiven, üst kata çıkıyordu. Harap olmuştu tabi. Kollukları çürümüştü . Hem merdiven de kullanılmıyordu galiba. Sonunda anahtarı getirdi delikanlı . Zaten her yere tek başına koşturuyordu. O kadar seslenmişti ; anahtarı getirecek bir Allah’ın kulu yoktu.
Süs havuzu, meyve ağaçları değişmemiş. Havuzun içini plastik kasalarla doldurmuşlar. Misafir gelince evin kedisi merdivende oturur, baktı misafirin gideceği yok , bahçeye inerdi. Terk edilmiş bahçenin bir köşesini çevirmişler. Derme çatma ağıldaki koyunlar çaresiz bir alışkanlıkla ayağa kalktı. Bahçeyle, havuzla ilgilenmeyi bırakıp işimize bakmalıydım. Madem adaklık için gelmiştim ; hayvanı benim seçmem lazımmış. Siz seçin, dedim. Kabul etmedi ; olmazmış.
Çok soğuk, karlı, buzlu bir Ankara kışında üst katta, soba yanan odadaydık. Pencereden dışarı bakıyordum. Çatıların arasından küçük bir meydan görünüyordu. Soba yanan odayı, pencereden görünen meydanı merak ettim şimdi . Taşınırlarken duvardaki aynayı, altındaki büfeyi de götürmüşlerdir herhalde. Büfede, kahve fincanlarının arasında, evin kızlarının vesikalık fotoğrafları vardı. Kızlar sabah erkenden işe giderlerdi. Kedi, basamaklardadır ; onlar hazırlanırken ayak altında dolanmayı sever. Kendi kendine hoplar zıplar, yalanır. Aynayı bırakmış olabilirler. Ne diye bıraksınlar ki aynayı !.. Eski olduğundan , taşımaya değmeyeceğinden bırakmışlardır. Büfeyi, fincanları, vesikalık fotoğrafları sarıp sarmalamışlar ; aynayı gözden çıkarmışlardır. Bütün işlere kendisi koşan delikanlı benim bahçeye, havuza , merdivene bakıp durmamdan sıkılmışa benziyordu. Öndekini seçtim ; “Tamam, şu olsun…” dedim.
Evden çıktıktan sonra caddeye varmak için dar bir aralıktan geçmek gerekiyordu. Karşılıklı evlerin pencereleri nerdeyse dip dibedir. Merdiven basamakları güven verseydi üst kata çıkma niyetimi söylerdim. Delikanlı da büyük ihtimalle “Hah ! Bir bu eksikti…” derdi. Ama hatırladıklarımın doğru olup olmadığını nasıl anlayacaktım ?… Sıkıca tuttuğu hayvancağızı kapıya doğru sürükleyen delikanlının peşi sıra yürüdüm . Kaldırıma oturmuş kadınlar, erkekler aralarında konuşuyorlardı. Bizi görünce sustular. Niye geldiğimi anlamışlardı.
ESİN BAYRAKTAR
28.06.2025 /ANKARA
-
EDEBÎ MEKTUPTAN BÖLÜM
…İnsanların birbirleriyle olan bağları, dostlukları ; düşmanlıklar, kıskançlıklar vardı yazacağı oyunda. Sade ve değişmeyen bir dekor düşünüyordu. Dostluk olsun, düşmanlık olsun, kıskançlık olsun, bulundukları yerle bütünleşmiş karakterler hayal ediyordu… Ve bu karakterler onu son derece heyecanlandırıyordu…
Her ne kadar aynı yerde geçse de onun yazacağı oyun, bir polisiye olmayacaktı galiba. Değil gibiydi. Anlattıkları, polisiyeye pek benzemiyordu. “Polisiye mi ?” diye sormadım. Benim yazdığımsa bir öyküydü ; polisiye bir öykü. Tuhaf bir şekilde yayımlanmamıştı. Bununla ilgili tuhaflığı biliyorsun. Aslında yapmam gereken tek şey “… Neyse, sonuçta aynı konuda yazılmış şarkılar, romanlar, senaryolar filan yok mu ? … İşte bizimki de öyle… Aaa… Bak şimdi aklıma geldi ; zaten yazdıklarımın bende kopyası yok ki…” demekten ibaretti. Sanki niye demedimse… Otobüs saatlerine daha çok takıldım. Acaba gece kaçta evdeyim ? Alışkın değiliz ya böyle geç vakit dışarılarda olmaya… Tabi bunlardan söz etmedim. Ama o dakika karar verdim ; dönünce gidecek, tuhaf bir şekilde yayımlanmayan öykümün kopyasını isteyecektim. Hatta niye gitmemiştim şimdiye kadar… Anlatmıştım ya; amacım öykünün yayımlanmasıyla ve yayımlanmamasıyla ilgili tuhaflığı araştırmak değildi. Yazdıklarım bende de olmalıydı, o kadar.
Düğünde giydiğim elbise kılıfın içinde, terziden çıktım. Elimde elbiseyle Meşrutiyet Caddesi’ne kadar yürüyebilirdim herhalde. Öyküye nasıl başladığımı bile unutmuşum. “Hayır, detektifin garsona ilk sorusu çayın yanında yiyecek olarak ne alabilirim veya çilekli pudingli soya soslu keki görebilir miyim olmadı.” diye yazmışım. Çilekli pudingli soya soslu kek de nereden geldi, dersen ; bilmiyorum. Meşrutiyet Caddesi’ne yürüdüm ve “Hayır, detektifin garsona ilk sorusu çayın yanında yiyecek olarak ne alabilirim veya çilekli pudingli soya soslu keki görebilir miyim olmadı.” Cümlesiyle başlayan öykünün kopyasını aldım.
Ne terziden ne Meşrutiyet Caddesi’nden ne de detektifli öykümden konuştuk. Dur bakayım, terziden elbiseyi alır, Meşrutiyet Caddesi’ne yavaş yavaş yürür… gibilerinden laf lafı da açmadı. Yayıncıya gitme fikri de terziden çıkarken oluşmuştu hem. “Oyun polisiye mi ?” diye sorsaydım öykünün zaten yayımlanmadığını söyler otobüs saatleriyle, evde kaçta olurum takıntılarını da bir kenara bırakırdım.
Ondan ayrıldıktan sonra otobüs durağını kolay buldum. Dediğim gibi kafasındaki oyun öyle şaşırtıcıydı ki polisiye öykünün tek kopyasını almaya nasıl gittiğime hiç gelemedik…
ESİN BAYRAKTAR
2018/ANKARA