-
Bu İnternet Sitesi içeriğinde yer alan tüm eserler (yazı, resim,görüntü, fotoğraf, video, müzik vb.)yazara ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır.Bu hakları ihlal eden kişiler 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar.
-
GÜNÜBİRLİK
GÜNÜBİRLİK
Gecenin yarısıydı, bırakın yanlış yerde beklediğimi düşünmeyi, yanlış yerde beklemenin korkusuyla, endişesiyle donup kalmıştım. Taksinin şoförü, verdiğim adresi kesinlikle anlamamış olmalıydı. Derken karanlığın içinden devasa bir yolcu otobüsü göründü. Otobüs yaklaştı yaklaştı, durdu. Şoför indi, elinde kâğıtlarla arkamdaki boş gibi duran binaya koştu. Yolcuların dikkatini çeken, üzerimdeki siyah şifon elbise miydi yoksa sol kolumla sardığım mavi abajur mu ?.. Yanına oturduğum yaşlıca kadın gülümsedi : Bu yerel firmanın otobüs kaptanlarının , şimdiye kadar peronlarda ,duraklarda yolcu bıraktıkları, eşya unuttukları duyulmamıştı.
Kimse uyarmadı ki ; otobüsün sayfiyeden hareket saatiyle , gece yarısı beklediğim şu ıssız yerden hareket saati aynı değilmiş. Telefondaki ses sonraki seferde yer var ,deyince böyle beklemeye mecbur kaldım. Yaşlıca kadın, firmayla ilgili söylediklerinde haklı çıktığı için memnundu. Halbuki telefon eden ve otobüsün nerede kaldığını soran bendim ; lafı uzatmak istemiyordum. Ama yol arkadaşım ne yaptı etti, on saat süren otobüs yolculuğundan sonra bir düğüne katıldığımı öğrendi. Şimdi yine on saatlik otobüs yolculuğuyla Ankara’ya dönüyordum.
Davetiyenin adres kısmında adı yazılı şehrin inişli çıkışlı yokuşları vardı. İstanbul’a benzetim. Çıktığınız yokuşlardan birinden görünen liman, haziran ayına rağmen sanki soğuk bir kış manzarası fotoğrafıydı . O zaman otogar merkezdeydi. Düğünün yapılacağı salonun önünden geçtik. Ne kız tarafından ne oğlan tarafından erken gelen yoktur herhalde.
Yaşlıca kadın, düğün salonunu , düğün sahiplerini sordu ; hatta limana yakın apartmanlardan birinde akrabaları oturuyormuş. Apartman pencerelerinden muhtemelen yük gemilerini, vinçleri filan seyrediyorlardır. Ya da seyretmiyorlardır. Aynı şeylerden sıkılmış olabilirler. Ne hoş abajur, dedi. Evet, hoştu gerçekten. Mavi abajurumu merak ettiğini anladım. Kucağımda ne diye bir abajur taşıyordum; hikâyeyi duymak istiyordu. Tamam istiyordu ama ben, limana yakın oturan akrabalarını merak ediyor muydum ?.. Hayır. O da, bulabileceği en basit seçeneğe yöneldi ; yaşadığı küçük sayfiye kasabasını anlatmaya başladı.
İki katlı, bahçeli evini, komşularını, deniz kenarındaki çay bahçelerini, okey gruplarını dinledim bir süre ; okey turnuvaları bile oluyormuş. Beklerim, dedi ; buyurun gelin, çok memnun kalırım. Sohbetine karşılık vermeyerek haksızlık mı etmiştim ?.. Kadın beni evine çağırıyor ; sayfiyede, iki katlı, bahçeli evinde ağırlayacak… Hem de gece yarısı loş bir otobüs durağında karşılaştığı ve hayatında ilk kez görüp tanıdığı birisini… Kendimi huzursuz hissettim. “Okey oynamayı bilmem…” desem. “Aaaa… Olsun canım, oturur bizi izlersin, öğrenirsin…” diyecekti sanki.
Şöyle başlayabilirdim : Anladığım kadarıyla şehri biliyorsunuz. O zaman, düğün salonunun ilerisindeki lunaparkı da biliyorsunuz. İşte abajuru, lunaparktaki “Halkayı at, hediyeyi kap !” oyununda kazandım. Halkayı at, hediyeyi kap ! Halkayı at, hediyeyi kap ! Orta yaşlarda bir adam, bağırarak müşteri çekmeye uğraşıyordu. Attığın halkayı, daire biçimindeki düzenekte dönüp duran sıralı ördeklerin boynuna geçirmek gerekiyor. Kolay zannetmeyin sakın. Beş halkanın hediyeleri alt rafta, on halkanın hediyeleri üst raftadır. Abajurun üç rengi vardı : Kırmızı, mavi, turuncu; maviyi seçtim.
Salona elimde abajurla giremezdim. Lunaparkta vakit geçirdiğimi, halkayı atıp abajuru kaptığımı söyleyemeyeceğime göre…Neden söyleyemeyecekmişsin, dedi yol arkadaşım. Düğün evi uzakmış ; yeni yapılan kooperatiflerde. Gitseydin karnını doyururdun bir güzel. El açması baklava yerdin . Keşkek de yapmışlardır mutlaka. Yorgunmuşsun. Eeee, nereye bıraktın abajuru, diye sordu yaşlıca kadın. Düğün salonunun girişindeki vestiyerimsi yere bırakmıştım. Vestiyer dediğime bakmayın, görevli mörevli yoktu. Kaybolsa, biri alıp götürse kime hesap soracaktım değil mi ?.. Ayrıca bu tür oyunlarda şanslı olmadığıma inanmıştım hep ; ilk kez şans benden yanaydı. Kanıtı da mavi abajurdu. Bıraktığım yerde bulamasaydım itiraf edeyim üzülürdüm.
Abajurumun çalınma, kaybolma ihtimalini, yeni yapılan kooperatiflerde hâlâ ev taksidi ödeyen bir tanıdığının başına gelen dolandırıcılık olayına nasıl bağladı anlamadım. Dolandırıcılar , sözde, yangın söndürme tüplerinin çalışıp çalışmadığına bakacaklarmış ; her daire için ödenmesi gereken para varmış… Ev borcu öderken bir de dolandırıl… Olacak iş mi…
ESİN BAYRAKTAR
2025 /ANKARA
-
ZİYARETİN AMACI
ZİYARETİN AMACI
Şehir burada neredeyse bitiyor. Bittiği yerde , beş bloktan oluşan sitenin giriş katındaki dairenin salonunda bir adam televizyon seyrediyordu. Akşam saatleriydi. Karısı pazara turşuluk almaya gitmişti. İşten döndüğünde kocasını hâlâ televizyon seyreder görünce ağzını açmadı kadın ; sabah sözleşmişlerdi ama pazara tek başına çıktı. Adam mı ?.. İnanmayacaksınız ; kadının pazara gidişinden on beş dakika sonra gelen Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar’a rağmen televizyonu kapatmadı ; sesini kıstı, göz ucuyla seyretmeye devam etti. Salonun köşesine konulmuş büyük kuş kafesi Dedektif’in dikkatini çekti.
Konu başkaydı. Belediyenin açtığı kurslarda görevli bir öğretmen kaybolmuştu. Dosyanın Üstün Umar’a gönderilme sebebiyse olayın cinayet olma ihtimaliydi. Gel gör ki adam, kafesteki papağanın kaybolmasıyla daha ilgiliydi. Evde oradan oraya gezip duran papağan, kafesi pek kullanmazdı. Karısının belediye kurslarına gittiğini elbette biliyordu. Geçen yıl kadın, kucağında orta büyüklükte bir karton kutuyla eve geldi. Hatta o gün kırkyama kursuna kayıt yaptıracakmış ; sabah çıkarken söylemişti. Kadın, karton kutunun içindeki papağanla kurs binasına gidemeyince maalesef kırkyama sınıfında yer kalmamıştı.
Banka emeklisi adamın omzundan inmeyen papağan rahat rahat uçsun, konsun diye sehpalara, koltuk kenarlarına gazete sermişler. Şimdi hem kafes hem ev bomboştu. Neyse işte canım, sonuçta kırkyama kursu dolunca fen bilgisi öğretmeni kadın çaresiz ahşap rölyef kursuna kayıt yaptırmış . İnce bir ses geldi koridordan ; adam kalktı, gitti. Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar, fen bilgisi öğretmeni kadının haftanın bir günü ahşap rölyef kursuna devam ettiğini, ahşap rölyefe yeteneği olmadığı gibi merakı da olmadığını çoktan öğrenmişti.
Saçlarını koyu yeşile boyayan ve kendini sanatına adamış öğretmen, yıl sonu sergisi için mutlaka bir çalışma yapması gerektiğini söyleyip duruyordu kadına. Hem telefon kayıtları gösteriyordu ki ahşap rölyef kursu öğretmeni, şu an pazarda turşuluk seçen kadına, eserini bitirmesi için iki gün süre tanımıştı.
Bizim kız suçiçeği çıkardı, diyerek döndü banka emeklisi. Dedektif birden düşündü: Su çiçeği çıkarıp çıkarmadığını hatırlamaya çalıştı. Adam yine televizyona baktı. Bakmakla yetinmedi sesini açtı biraz ; güldü. Abisiyle on altı yaş var aralarında, dedi. Yine güldü.
Şehrin neredeyse bittiği yerde aynı sitede oturan , aynı kursa giden, derste anlatılanları harfi harfine uygulayan altmışlı yaşlardaki üç kadına göre kurs öğretmenleri büyük sanatçıydı. Fen bilgisi öğretmeni arkadaşlarının biraz devamsızlığı vardı ama yaptıkları fena sayılmazdı. Üstün Umara öyle geldi ki kadınlar ne çare yeteneksiz arkadaşlarına acıyorlar onu dışlamıyorlardı. Acıdıkları diğer bir kişiyse kaybolan öğretmendi. Dedektif, garip şekilde birbirine benzeyen bu üç kadından hiçbir şey öğrenemedi.
Kadını belediyenin kursundan aradıklarında pazar arabasını çeke çeke yürüyordu. Adı soyadı söylendi. Doğruladı. Öncelikle yılı başarıyla tamamladığı için tebrik edildi. Kursun ikinci aşaması için kayıtlar başlıyordu. Geçen senenin kursiyerlerine öncelik tanıyacaklardı. Hem ikinci aşamanın sonunda kalfalık sertifikası alabilecekti. Kalfalık sertifikası demek, ileride kendine ait bir atölye açma hakkı kazanmak demekti. Kalfa olmak, kendine ait atölye açmak fikri güzeldi. Kurs öğretmeni, yıl sonu sergisine ahşap rölyefi yetiştirmesi için kaç kere aramıştı. Tebrik edildiğinden, kursun devamı için öncelik tanındığından haberi var mıydı acaba ?.. Kızılay’da bir yerdeydi sergi. Gidemedi tabi. Banyoya üst kattan su akıyordu. Usta gelecekti. Akşama, akşama… Ustanın işi uzamıştı. Gidemedi : zaten yeşil saçlı öğretmen de bir daha telefon etmedi.
Şehrin neredeyse bittiği, sitelerin doldurduğu böyle mahallelerde zoraki açılmış hissini uyandıran kafeler vardır. Tozludur, korkutucudur çoğunlukla. .Pazar arabasını çeken kadın, hiç tereddüt etmeden içeri girdi. Plastik sandalyelerden, masalardan birine geçti. Garson delikanlı çayı fincanla getirdi ; masaya bıraktı. Kadın, kırıntıları, çay lekeleri temizlenmemiş masada, atölyesini düşündü yeniden.
Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar, çalıştığı okulun arka bahçesinde bulduğu papağanı eve getiren fen bilgisi öğretmeni kadını daha fazla beklemek istemedi. Bu ziyaretten çıkan sonuç ,yeşil papağanın kaybolmasıyla yeşil saçlı kurs öğretmeninin kaybolmasının aynı zamana denk gelmesiydi.
Dedektif apartmandan çıktı. Karanlıkta, sitenin bahçesinde bir kameriye fark etti. Kadınla konuşması gerekiyordu. Belki kimsenin bilmediği ayrıntıları biliyordu. Üstün Umar’ın arabasıyla uzaklaştı. Kadın, pazar arabasıyla sitenin girişine yaklaştı. Emekli bankacı, salonun ışığını söndürmüş, televizyonu karanlıkta seyrediyordu.
ESİN BAYRAKTAR
2025/ANKARA
-
İYİ BİR ALIŞVERİŞ
İYİ BİR ALIŞVERİŞ
Bin dokuz yüz yirmili yılların bitmesine yakındı. Hanımı , ne olduğu bilinemeyen bir dertten hakkın rahmetine kavuştuktan sonra Ali Paşa da eline geçenle toprak almaktan vazgeçti. Fakat yanlış anlaşılmasın ; bu vazgeçme , kadıncağızın ölümüyle ilgili değildi. Adam , o toprakları sürüyor, ekiyor, biçiyordu. Alnının teriyle kazanıyordu. Emine dedi ki ; baba, çitiriklerin aşağısını da alsan… Sedirdeydi Ali Paşa, yer minderindeki kızına bakmadı bile. Alacaktı da ne olacaktı… Elin hergelelerine mal mı bırakacaktı… İki kızını evermişti ; Emine de yakında gider.
Ali Paşa’nın tek oğlu, anasının elli ikisinden sonra, Ankara’dan bir kızla kalkıp geldi. Haber kasabada hemen yayıldı. Akça pakçaydı kız. Mangal yanan dip odaya aldılar ; sessizce bekledi.
Oğlan, babasının yanına çıktı. Emine, dip odadaki etekli, bluzlu, sessiz kızı pek sevdi. Yıllarca anlattı herkese. Çünkü hoşgörülüydü Emine. Ama Ali Paşa, oğlunun evlilik kararına hiddetlendi. Kabul etmedi. Evin tek oğlu da babasının yanından aşağı indi ; aldı kızı, gitti. İzmir mi, Aydın mı ?.. Gören, duyan olmadı. İzmir, dediler en fazla… Çoluk çocukları, torun torbaları olmuştur belki ; unutuldular.
Kim toprağını elden çıkaracaksa Ali Paşa’nın çarşıdaki dükkanına giderdi. Ali Paşa, susam yağı küpleri, zahire çuvalları arasında otururdu. “Paşa” deseler de paşa değildi aslında ; çok toprağı vardı sadece. Harman eder, ekin kaldırırdı. Adam boylu bosluydu, geniş omuzluydu. Hele uzun paltosuyla çarşıdan evine yürürken bir görseydiniz; kasaba küçüktü , nüfus azdı.
Gülsüm Kadın, sabah ezanından sonra, Allah rızası için yine geldi. Türbeyi çalı süpürgesiyle süpürdü. Sandukaların altında yatanlar kimlerdi , adları sanları neydi hepsini bilirdi ; tek tek sayardı . Bu kızı, şu oğlu, berideki kardeşi diye sıralardı. Bazen yatsının ardından da varırdı türbeye ; türbeyle evi karşı karşıyaydı zaten. Derdine derman arıyordu. Düşündü ; bulamadı. Düşüne düşüne sokağa adımını attı. İlerideki uzun karaltıyı fark etti. Karaltı, evlerin önünden çarşıya doğru kayboldu. Gülsüm Kadın bu tesadüfü, türbeyi süpürmesine bağladı. Horoz öttü yakınlarda.
Kadınlar öyle bir başlarına çarşıya giremezlerdi. Ama kafasına koymuştu Gülsüm Kadın. Madem tek çare İstanbul’du ; parasız da olmayacağına göre… Gelinin kırkı çıkmıştı. Bebeği hemen İstanbul’daki hastaneye götürün, demişlerdi. Yüreği ferahladı gelinin. Beşiğin üzerine örtülü sarı tülbenti çekti aldı. Uyuyordu bebek. Kaynanasına güvendi. İstanbul’daki hastaneyi söyleyen ebeye güvendi. Başka kime güvenecekti ki… Gülsüm Kadın, kundaklanmış torununu kucakladı. İyice büründü bürgüsüne. Yukarı sokaklardan dolandı. Kıyılardan, dar aralıklardan geçti. Ali Paşa’nın dükkanına giden yolu uzattı.
Dudağı yarık doğmuş kız bebeğin yüzüne baktı Ali Paşa. Komşuydular Gülsüm Kadın’la. Bürgüsüne öyle bir sarınmıştı ki kadının sadece tek gözü görünüyordu. Yalvarırcasına konuştu Gülsüm ; babasından kalan tarlayı söyledi. “ Sen alıver Ali Paşa, ayağına düştük ! İstanbul’da dikiyorlarmış bu damağı… Para lazım…Babası harpten dönmedi, benim adam yatalak… Ne yaparız, ne ederiz ?.. Allah’ını seversen ; koca kız olunca kim alır bunu böyle, everemeyiz sonra…”
Emine, her ne kadar saf deseler de aslında saf değildi. Onlara sert baksa da, homurdansa da çok severdi babasını. Tek oğlu çekip gidince mal mülk, toprak almayı bırakan babasına kızsa ne olacaktı, kızmasa ne olacaktı değil mi ?.. Elin hergelelerine mal bırakmayı istemiyordu Ali Paşa. Elin hergelelerinin kim olduğunu biliyordu saf Emine. Kızmadı babasına. Haklı bile buldu. Gülsüm Kadın’dan aldığı tarlayı öğrenince de bunun iyi bir alışveriş olduğunu düşündü.
ESİN BAYRAKTAR
2025/ANKARA
-
BARIŞMA
(İLK OLARAK 05.04.2023 TARİHİNDE AYNI BAŞLIKLA PAYLAŞILDI.)
Ben en küçük kız kardeştim. Yaşlandım. Senin de yaşlandığını duyuyordum ; yalnızlığını… Fakat her gün, bir vakitler kahve kokan ama artık kimsenin kalmadığı o büyük eve iniyordun yavaş yavaş, bıkmadan usanmadan. Akşam olmadan dönüyordun.
Bilip bilmeden konuşmasınlar. Para pul yüzünden değildi şu hâlimiz. Kalkmışlar, kendileriyle kıyaslıyorlar bizi. Yok konuşmuyormuşuz, yok selamı sabahı kesmişiz… Halbuki kaç kere geldim seni görmeye, seninle konuşmaya… İşe gitmişsin, yokmuşsun, köyün birine yolcu götürmüşsün. Kavgaya karışmandan korkardım; başını derde sokacağın için üzülürdüm. Rüyamda görsem inanmazdım olanlara. Geniş yoldan da inmiyormuşsun eve. Benim aksi abim aralardan, derelerden, dalların, bostanların içinden inermiş evin önüne. Düşecek kalacak bir yerlerde, gören, duyan olmayacak . Neyden, kimden kaçıyorsa … Aaaaah ah !.. Aksi abim ;atlayacak, hoplayacak hâlimiz mi kaldı…
O kadar çok insana öfkelendin ki içlerinde ben de vardım. Bağlara doğru yürüyüp havuzdan evin yoluna sapınca yutkundum. En küçük kız kardeştim . Aslında abimle, çarşının tam ortasında yüz yüze gelmişliğimiz bile vardı. Öfkeni anlamamak zordu. Tanımadın beni ya da tanımak istemedin. İki yabancı gibi kalakaldık.
Malı mülkü paylaşamadığımızı söylediler ya… İşte o an karar verdim yanına gelmeye. “Gitme, lafını sözünü bilmez, üzülürsün…” dediler. Her şeyi göze aldım. Haber gönderirdin bana ; onlar da, sağ olsunlar, taşırlardı haberlerini. Bağırıp çağırıp savurduğun sözlerle evi terk ettiğini de başkalarından öğrendim .Ev kalabalıktı. Hep kalabalıktı zaten. “Sana mı düştüydü ?..” dediler geçenlerde; düşündüm. Bana mı düşmüştü gerçekten… Sırtlandım yükü, ses çıkarmadan.
Aksi küçük kız kardeştim. Abisi diğerlerine kızgındı. Ama en büyük payı küçük kız kardeş aldı. Ölümlerden birinde abime sarılıp ağladım. Abim öylece durdu, sarılmadı bana. Bu yolu çok yürüdüm. Giderken, dönerken, konu komşuya bir şey götürürken, konu komşudan bir şey getirirken ; keşke koşturmasaydım , diretmeseydim, zorlamasaydım uzakta durmazdın değil mi ?.. Koca karpuzu taşıyıp da küçük kız kardeşini babasıyla konuşurken duyunca karpuzu eşiğe bıraktığın gibi çekip gitmezdin. Tanırım seni.
Sabahtan değil öğleden sonraları iner, dediler. Kalktım, geldim. Köpek bağlamışsın ileriye. Korkmadım. Tahtalardan kapı çakmışsın. İyi etmişsin. “Atsan da, vursan da geldim ben…” dedim. Kahve kokuyordu. Evin kalabalıklığını unutmuşum, havadaki kahve kokusunu unutmuşum. Kavrulurdu kahve çekirdekleri , kavrulan çekirdekler çekilirdi. Abim kahve pişirirdi babama. Herhalde bu yüzden alışamadım kahve pişirmeye.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/ 2025
-
DOKTORUN TAHMİNLERİ BÖYLEYDİ
(17/02/2021 TARİHİNDE “ADRES” İSİMLİ ÖYKÜ VE 08.02.2025 “AYRILIK AKŞAMI” İSİMLİ ÖYKÜ OLARAK PAYLAŞILDI.)
Ruh ve Sinir Hastalıkları Doktoru Veli Şekip Aydın, dizüstü bilgisayarının üzerine çay dolu fincanı devirdiği ve telaşla kâğıt peçete aradığı sırada Siteler otobüsündeki tartışma büyüdü büyüdü … Otobüs Ankara Hastanesi durağına geldiğinde kavga çoktan ağız dalaşına dönmüştü. Nişanda takılanlardan tutun da karşılıklı verilen hediyelere, bohçalara kadar başa kakılmayan kalmadı. Merakına yenilip göz ucuyla delikanlıyla genç kızı süzen yaşlıca bir teyze dışında kimse dönüp bakmadı. Şoför, böyle durumlara alışkın olmanın rahatlığıyla gayet sakin bir şekilde sürdü otobüsü. Güzergâhta herhangi bir değişiklik olmadı.
Giriş katındaki muayenehanesine henüz inmeyen Doktor Veli Şekip Aydın, aynı apartmanın en üst katındaki evindeydi. Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar bir hafta sonra bu eve geldi ; kapı ziline bastı. Konu, fotoğraftaki genç adamdı ; genç adam motosiklete binmişti . Motosikleti sürüyor muydu yoksa sürüyor gibi yapıp poz mu vermişti anlaşılmıyordu. Zaten dedektifin öğrenmek istediği bu değildi ; fakat doktor, dedektifin soru sormasını beklemedi : Bilgisayarcı genci tanıdı. Sonra da üzerine çay fincanı devrilen dizüstü bilgisayarını düşündü. Klavyesi değişecekti. Motosikletli genç, bilgisayarın modeline uygun parçaların şu anda ellerinde olmadığını söylemişti. Sipariş verecekti.
Dedektif Üstün Umar, tavana kadar kabloların, yazıcıların dizili olduğu rafların arasında bir tabureye oturdu . Doktorun bu işle bir ilgisi olmayabilirdi. Bilgisayarın tuşlarına devrilen çay fincanı yüzünden hemen yakınındaki servise gitmişti o kadar. Belki de dedektifin oturduğu tabureye oturmuştu …
Hayır, dedi Veli Şekip Aydın, ben tabure görmedim. Ortalık karmakarışıktı. Oturacak yer yoktu. Sürekli gittiğim bilgisayarcı kapanmış ; ilerideki çay ocağını işletenler burayı tarif ettiler . Sanki bilgisayar hurdalığındaydım. Antre, mutfak, salon, koridor… Her yer plastiklerle doluydu. Ortada dikildim bir süre. Diğer tarafa uzanan koridorun sonunda biri, Berna’yla, bağıra bağıra konuşuyordu. Eminim ; telefonun öbür ucundaki kişinin adı Berna’ydı. Yine “Hayır…” dedi Ruh ve Sinir Hastalıkları Doktoru Veli Şekip Aydın ; Berna’yı tanımıyorum.
Şüphelenilecek kişi Doktor Veli Şekip değildi. Veli Şekip, Siteler otobüsündeki tartışmadan haberdar olmalarını sağlamıştı. Telefonda Berna, motosikletli genci sakinleştirmeye çalışıyordu . “Hemen karar verme, sonra üzülürsün, sonuçta o senin nişanlın, bu şekilde devam edemezdik…” gibi şeyler mi söylüyordu acaba ?.. Belki de yaşadıkları yüzünden kendini suçlu hissediyordu. Doktorun tahminleri böyleydi. Ama Berna’yla motosikletli genç arasında ne vardı bilemezdi. Dedektif, otobüsteki diğer yolcuları, otobüsün şoförünü dinlemek istedi. İlerideki çay ocağını işletenler de Berna ve motosikletli gencin aralarında ne olduğuyla ilgili ip uçları verebilirlerdi.
Nişanlılar, otobüs Sıhhiye’ye varmadan önce farklı duraklarda indiler. Delikanlı, Sıhhiye Köprüsü’nden Kızılay’a kadar yürüdü. Erken çıkmıştı evden ; kahvaltı etmemişti. Seyyardan simitle ayran aldı. Metro çıkışında durdu.Simitten koca parçalar ısırdı , ayranı dikti. İnsanlar oradan oraya akıyorlardı.
Berna eski bir dizüstü bilgisayarı için klavye siparişi aldı. Siparişin numarasını antetli kâğıdın köşesine yazdı ; motosikletli gençle aralarında şöyle bir konuşma geçti : “…tamam, çocukla gönderiyorum… Depoda varmış…” Motosikletli genç “…geliyorum ben, gönderme çocuğu…” dedi. Güldü Berna, sonra da telefonundaki kedi videolarını açtı .
Ruh ve Sinir Hastalıkları Doktoru Veli Şekip Aydın mı ?..Neredeyse Kızılay’ın merkezinde, muayenehanesiyle evi aynı apartmanda olan değişik bir adamdı sadece.
ESİN BAYRAKTAR
2025/ANKARA
-
ESKİ KOMŞUMUN ÖLÜMÜ
(İLK OLARAK 02.09.2022 VE 25.06.2024 TARİHLERİNDE
“ESKİ KOMŞUNUN ÖLÜMÜ” VE “ÜST GEÇİDE DOĞRU YÜRÜRKEN” BAŞLIKLI HİKÂYELER OLARAK PAYLAŞILDI.)
Böyle şeyleri pek yapmam. Yani bizi de götür, bizi de götür diyenlere tiyatro bileti almam. Oyun bir polisiyeydi . Üç dört yıldır filan oynuyordu. Karın yolları kapattığı kış gününde eski köşkte mahsur kalanlar birer birer cinayete kurban giderken, aralarında tesadüfen bulunan dedektif, olayı çözüveriyordu. Hayatta tesadüfler olur. Eski komşumun ölümünü öğrenmem gibi… Oyunun başlamasına daha vardı. Ulus’a gideceğimizi zanneden arkadaşıma “Hayır…” dedim ; Ulus’a gitmiyoruz. Tiyatro salonu Ulus’ta değil. Arkadaşım ,madem tiyatro salonu Ulus’ta değil ; pardösü yakasının tamiri için İzmir Caddesi’ndeki terziye uğrarız o zaman, diye devamını getirdi .
Yaz sonunda Ankara’ya döndüğümüzde eski komşumuzun taşındığını öğrendik. Fino köpeğini de alıp gitmişti. Ayak sesi duyduğunda ortalığı yıkan kıvırcık, siyah tüylü finonun adı neydi ?Unutmuşum. Ondan korkardım . Bir akşam apartman merdivenlerini çıkarken, eski komşumuzun, sokak kapısının aralığından bakıp beni beklediğini gördüm.
Market torbalarına doldurduğu kitapları, fotokopileri, dosyaları gösterip bunları bana vermek istediğini söyledi. Çünkü kitaplardan, fotokopilerden, dosyalardan faydalanacak birilerini kesinlikle tanıdığımı düşünüyordu. Finodan korktuğumu bildiğinden sokak kapısını tam açmamıştı galiba. Ama fino görünürde yoktu. Sesi soluğu da çıkmıyordu. Köpeği, odaya mı hapsetmişti acaba? Doğruydu , kitaplardan, fotokopilerden faydalanacak tanıdıklarım vardı. Bu olay, eski komşumuzun taşınmasından çok önce gerçekleşmişti. Belki de taşınma fikriyle evi toplamaya, evdeki gereksiz eşyalardan, ıvır zıvırdan kurtulmaya başlamıştı.
Terzinin camına “Sahibinden Satılık” tabelası asılıydı. Yan taraftaki dükkânda, renk renk mukavva kutularının arasında oturan delikanlı anlattı: Mal sahibiyle anlaşamayan terzi aslında kendi dükkânına gidecekmiş ama ondan da vazgeçmiş. Terziliği bırakmış, makinelerle ilgili bir işe girişmiş. Cicili bicili mukavva kutuları arasında kendini kaybeden arkadaşım, pardösü yakasının tamirini unutmuşa benziyordu. Delikanlıya göre terzi, makine alıp satma işine girişmekle büyük hata yapmıştı.
Eski komşumun ölümünü öğrendiğimde, polisiye tiyatro oyununun başlamasına kırk dakika kalmıştı. İzmir Caddesi’nde yürüyoruz. Arkadaşımın elinde , az evvel satın aldığı, yeşil mukavvadan bir kutu ; delikanlının tavsiye ettiği terziye gitsek mi gitmesek mi, zaten hemen yapılmaz, pardösüyü bırakmalı, kaça yapacak… Kararsızdık. Caddenin ortasında, eski komşumun eşiyle karşılaştık. Karşılaşmanın sevinciyle hâl hatır soruldu.
Adam kaç yıl önce, apartmanın önündeki ağacın budanan yerini çamurla sıvayıp, sıvadığı yeri de beyaz bir bezle sıkıca sarmıştı. Aradan geçen zamana rağmen bunu hatırlıyor olmama şaşırdı . Gülümsedi. İşe yaradı mı bari , diye sordu. Ağaç, çamurla sıvanan yerden yeşil sürgünler vermiş miydi ?.. Ölüm haberinin ardından kalkıp da ” İşe yarayıp yaramadığını hatırlamıyorum…” diyemezdim elbette. Başımı salladım.
Delikanlının tavsiyesine uyduk. Adresteki iş hanının merdivenlerinden dönerek aşağı indik. Pardösünün yakasını tamir edecek terzi, tütün ve tütün ürünleri satan dükkânla bitişikti. Vitrindeki nargilenin, tabakaların gerisinde boylu boslu, kırmızı suratlı bir kadın duruyordu.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2025
-
BAŞININ ÇARESİNE BAKMAK
(İLK OLARAK 24.06.2023 TARİHİNDE “PAZARLIK” ADIYLA PAYLAŞILDI.)
Fakültenin son senesindeydim ; mart ayında, memleketten döndüğümün haftasına dolandırıldım. İki adam apartmanları geziyormuş. Yangın söndürme tüplerinin çalışıp çalışmadığına baktıklarını söyleyen adamlar, yaptığımız işin karşılığı şudur deyip bir de makbuz kesiyorlarmış. Dolandırıldığımı anlamıştım ; hiiiç üzerime alınmadan, hayrete kapılmış ve korkmuş taklidi yaptım. Dolandırıcılara para kaptırdığımın duyulmasını istemedim çünkü kapıcı dairesini gözüme kestirmiştim. Planlarım alt üst olabilirdi. Pekiii… Bu hikâyeye neden inandım acaba ?.. Geride duran adamın işçi tulumu giymesi , elinde bir alet çantası taşıması yüzünden mi…
Başıma geleni ve kapıcı dairesiyle ilgili neler düşündüğümü kimseye söylemedim. Ekim ayına kadar haftada bir gün merdivenleri paspaslarım, pazar dışında kalan diğer günler akşam yedide çöpleri toplarım, topladığım çöpleri sokağın sonundaki büyük varile atarım. Ekimde, yeni görevli gelince, çıkarım. Saydım: Toplam sekiz daire, dört kat; katlar arasındaki merdivenler onar basamaklı, sahanlıkları da ekleyelim.
“Herkes kapısının önünü temizlesin, çöpünü kendi atsın” uyarılarıyla uğraşmayacaklardı ama dolandırıcılara para kaptırdığımı öğrenirlerse “Sen daha apartmanda yangın söndürme tüpü var mı yok mu ondan bile habersizsin , apartmana nasıl göz kulak olacaksın…” demelerinden çekiniyordum. Kabul ederlerse sadece kiradan değil elektrik su faturalarından kurtulma şansım olabilirdi. Hatta ısınma da bedavaya gelirdi ama sonuçta havalar soğuduğunda bitecek bir işti . Kapıyı kapattım. Apartmanda yangın söndürme tüpü var mı yok mu, varsa nerededir, bilmiyordum. Tek bildiğim , bu dairenin kirasını tek başıma ödeyemeyecek durumdaydım.
Dolandırıcılar, daktilomun sesini mutlaka duymuşlardır. Duyulmayacak gibi değil. “M” ve “R” tuşlarına sert basmak zorunda kaldığımdan sesin şiddeti artıyor artıyor artıyor, neredeyse sokağı inletiyor. Mehmet Rauf’un on romanını didik didik ediyorum. Didiklediklerimi yazıyorum. Dolandırılmış olmam hiçbir şeyi değiştirmiyor. Yazmak zorundayım. Eylül ortasına tezi bitirmeli. İhtiyar amcasının yanına taşınan ev arkadaşım, kalan birkaç eşyasını almak üzere bugün uğrayacağını söyledi. Kesinlikle dolandırılmıştım. Gece yarılarına dek daktilomda bir şeyler yazıyordum kendi hâlimde. “Bir şeyler “ değil ; rica ederim. Üniversite bitirme tezimden bahsediyoruz. Mehmet Rauf roman karakterlerinin psikolojilerini tahlil ediyorum.
Hakkımda konuşuyorlar mıydı ?.. Belki konuşmuyorlardı . Dolandırıcıların kurbanı olduğumu nereden bilecekler canım, derken sahte makbuzdaki bilgilerden yola çıkıp beni bulacakları , sonunda mahkemeye bile çağıracakları aklımın ucundan geçmemişti. Mahkemede hakim ya da savcı ; bu hikâyeye neden inandığımı değil , düşünmeden taşınmadan, sorgulamadan parayı hemencecik ne diye verdiğimi soracaktı.
Mezuniyete kadar yanına taşınabileceğim ihtiyar bir amcam yoktu. Eski daktilosunu ödünç veren avukat bir akrabam vardı. “M” ve “R” tuşları yüzünden kollarımın kuvvetlendiği daktilodan bahsetmiştim.
Ne zamandı hatırlamıyorum ; kapıcı dairesini gördüm. Mutfağıyla, banyosuyla, arka bahçeye bakan penceresiyle şirindi. “M” ve “R “ tuşlarına rahatça vurduğum sırada pencerenin önünden geçen kediyi hayal ettim. Merdivenleri paspaslama, çöpleri toplama karşılığında kazanacağım parayı hesapladım. Kazandığım parayı idareli harcarsam… Kapı üçüncü kez çaldı.
Arkadaşım “Ya neler olmuş !.. Şimdi duydum…” diyerek karşıma çıktı. Neyi, kimden, nasıl duyduğunu merak etmeli miydim ?.. Kafamın içinde bin bir düşünce gezinirken tuzağa düşmem şaşırtıcı değildi. Ayrıca bu kapıcılık projesini ciddi ciddi konuşmalıydım artık. Neyin, kimden, nasıl duyulduğuyla vakit kaybedemezdim. İşin saçma tarafıysa düşünmeden, taşınmadan, sorgulamadan elimdeki son parayı dolandırıcılara ne diye verdiğimdi.
ESİN BAYRAKTAR
10 KASIM 2025
ANKARA
-
DEDEKTİFİN FALCIYA DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
(İLK OLARAK 24.12.2022 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)
DETEKTİFİN FALCIYA DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar, bir haftadır devam eden yoğun kar yağışı azaldığında, pasaja gelmeden önce üç bina yukarıdaki zücaciye mağazasına gitti. Zücaciyedekiler beni hatırlamışlar. Bakır kahve değirmeni aldığımı, hediye paketi yaptırdığımı söylemişler. Doğum günü hediyesi olarak bakır kahve değirmeni satın aldığımı inkâr etmiyorum. Ama kahve değirmenini paragöz adamın kafasına indirmedim. Vay sen bizi bu kışta kıyamette sokağa mı atacaksın diyerek bakır kahve değirmeniyle adamın kafasına… Tövbe tövbe… Sonuçta adam binanın sahibi ;satar, yıkar, yapar. Karışamayız. Sanki adam ölünce her şey düzelecek.
Çöp kovasını boşaltıp geldim. Dükkânım, pasajın girişindedir. Dedektif kapıya uzak bir tabureye oturmuşu. Fal baktırmaya gelmediğini düşünmedim bile ; herkes fal baktırmak ister.
Suç aletinin üzerinde var mı yok mu diye parmak izimi inceleyebilirlerdi ; cinayet filmlerindeki gibi. Hediye paketi açıldıktan sonra elden ele dolaştı bakır değirmen. Üzerinde bir sürü parmak izi olabilir. Dedektif, neden böyle bir hediye seçtiğimi sordu. Öyle hemen karar vermemiştim. İndirim yapmışlar. Raftan aldım, sağına soluna baktım. Bozuk mozuk olmasın sonuçta. İnandı mı inanmadı mı bilmem.
Tabureler, sehpalar var ya ; o yüzden sürpriz doğum günü kutlamasını benim dükkânda yaptık. Kutlama bitti, işimize gücümüze döndük. Bina yıkılırsa, kendimize yer aramak zorunda kalacaktık. Şüpheyi üzerime çekmekten korktuğum için son cümleyi söylemekten vazgeçtim.
Pasaj girişindeki kalın buza çare arama derdiyle dışarı çıkmıştım. Erimek bilmeyen kalın buz tabakasının üzerine dökmeye toprak, kül filan arayacaktım. Ya da kaymayı engelleyen bir şey bulup buza serecektim. Paragöz adamın neden geldiği konusunda da en ufak fikrim yoktu. Masaya eğilmiş, kalemi almış ne yazacaktı acaba ?.. Katilin adını mı ?.. Doğum gününe çağrılmadığı için bir sitem notu yazmayacaktı herhalde. Arkası dönük olduğuna göre katili görememiştir ; göremediğine göre de katilin adını yazmamıştır. Sürpriz doğum günü kutlamasını saymazsak eğer ne paragöz adamın gelişi planlıydı ne bakır kahve değirmeninin sehpada unutulması. Dükkân boştu. Paragöz adamın arkası dönüktü. Biri içeri girdi. Sehpadaki el değirmenini aldı ve…
Şehrin üzeri karla örtülmüşken , her yer donmuşken dışarılarda dolanıp da toprak, kül aramak, kabul ediyorum, saçmaydı. Hele bu zamanda kül aramak da neyin nesiydi !.. Saçma olan bir diğer şey de Dedektif’in zücaciyeye gitmesiydi. Doğrudan bana sorsaydı anlatırdım. Anlatırdım da “ Size inanmıyorum, yalan söylüyorsunuz, tezgâhtarlarla konuştum, bakır kahve değirmeni satmıyorlarmış…” diyecek hâli tavrı vardı.
Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar pasajdan çıkarken kar yağışı yeniden başladı. Dedektif durdu, yerdeki kalın buza baktı. Buza serdikleri paçavra, karın altındaydı şimdi. Falcının yokluğunu fırsat bilen katil birden böyle bir şeye kalkışmıştı. Azalan trafikte caddenin karşısına geçmek kolaydı. Dedektifin bundan sonraki ilk sorusu şu olacaktı: Doğum günü hediyenizi sehpanın üzerinde bıraktığınızı ne zaman fark ettiniz ? Kar hızlandı.
ESİN BAYRAKTAR
2025/ANKARA
-
DEDİKODU
( İLK OLARAK 02.09.2022 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)
DEDİKODU
Etrafı şöyle bir kolaçan ettim, yavaşça öne eğildim, “Benim için dedikodu yapmaz, yapamaz diyorlar.” diye fısıldadım. Ama bakın, şu anda onların dedikodusunu yapıyorum.
İnatçı diş doktorum, sağ arkadaki azı dişimi kurtarmak için uğraşmaya karar verdi. Aslında bakar bakmaz “…almamız gerekecek galiba…” demişti. Yüreğim ağzıma geldi. Doktor, naneli sakız çiğniyordu ; kutularda satılanlardan. Dişi bu duruma nasıl getirdiğimi sormadı bile. Sormadığı iyi oldu ; yoksa bir otobüs yolculuğunda, gece yarısı sakız çiğnerken kırıldığını anlatmak zorunda kalacaktım.
Vallahi, otobüs penceresinden dışarıya dalmışım. Ağzımda, naneli olmayan sakız ; saat gece yarısını çoktan geçmiş. Karanlıkta ne görüyorsam bilmem … Muavinimiz gencecik bir kızdı. Çingene pembesi fularında, otobüs firmasının amblemi basılı. “Ayakkabılarınızı giyebilir misiniz…” uyarısını yaptı. İki kere, dört kere, daha fazla da yapmış olabilir uyarıyı. Şehirler arası otobüs yolculuğunda bacaklarını koridora uzat, üstelik ayakkabıları da çıkar… Zavallı kızcağızın titrek ve ince sesi , zar zor bulduğu işini iyi yapma telaşındadır. Çingene pembesi fulara rağmen “Üff..” desen uçacaktır neredeyse.
Bu dedikoduyu ilk sizinle paylaşıyorum. Böyle dedikodu mu olur, diyebilirsiniz. Ayakkabılarını çıkarıp, bacaklarını otobüs koridoruna uzatan şahsı her ne kadar tanımıyorsam da, görmemiş olsam da bence dedikodu yapmış sayılırım. Muavinin uyarısı ciddiye alınıp ayakkabılar giyildi mi ?.. Zannetmiyorum. İşte tam o sırada, sağ arka dişimde bir gariplik hissettim.
Dedikodu yapmadığım , dedikodu yapamadığım hakkındaki eleştirileri bir kenara bırakalım ; peki neden dedikodu yapmıyorum ? Aklıma gelmiyor ya da seçici davranıyorum ; her şeyin de dedikodusu yapılmaz ki canım. Otobüsle şehirler arası gece yolculuğu yaparken karşılaştığım muavin genç kızın boynundaki Çingene pembesi fular, çoraplı ayaklarını koridora uzatıp horul horul uyuyan yolcu hakkında konuşmak, düşünmek daha ilginç . Dünyadan habersiz yaşayıp gittiğimi zannetmeyin lütfen.
Şu an dişçi koltuğundayım. Doktorum ve yardımcısı, asistanı, hemşiresi artık hangisiyse iğneler, kokular, gırıltılar, vızıltılar arasında tepemde , çekinmeden, rahat rahat dedikodu yapıyorlar: Birileri gelmiş de diğerleri gitmiş. Gidenler giderken haber vermemişler ama onlar da başka bir yere gitmişler. İnatçı diş doktorum, işin ayrıntısını öğrenmek için yardımcısını zorluyor ; kızcağız anlatmaya dünden razı. İnsan bir doktora dedikoduyu yakıştıramıyor, hele de hastasının yanında… Fakat ne derseniz deyin ; dişçi koltuğundaydım, yanı başımda dedikodu yapılıyordu. Ben de kendimi güvende hissediyordum.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2025
-
KEDİNİN KARAKTERİ
(İLK OLARAK 09.07.2023 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)
KEDİNİN KARAKTERİ
Kediler, kilometrelerce uzaktan yaşadıkları yere dönebilirmiş. Bahsedeceğim kedi öyle kilometrelerce uzakta değildi. Yakınlardaydı ; hatta burnumuzun dibindeydi. Apartmanın birinci katındaki yalnız yaşayan teyzenin evine girmiş en son. Zavallı kadın, sabah uyanıp da kanepede esneyen kediyi görünce aklını kaçırdığını zannedip “ Allah’ım sen aklıma mukayet ol…” diyerek duaya başlamış. Rahat bir kedi anlayacağınız; buyur denmeden buyuran, kal denmeden kalan insanlar gibi.
Yan binanın teras balkonunda kahveler içiliyor, kahkahalar atılıyor ; teras balkon kuaför salonuna ait. Saç tutamları alüminyum folyolarla sarılmış kadın , kahkahanın birini atıyor diğerine başlıyor. Bir kızcağız da pedikür yapıyor; iki üç kişi de ayakta ; hepsinin gülmekten gözlerinden yaş geliyor. Aaa.. Bizimki, komşu terası ayıran duvarın üstüne çıkmış, neşeli gruba bakıyor. Muhabbete katılırsa hiç şaşırmam. Hâlinden de memnun görünüyor.
Balkonlarına yaptıkları küçük bostanla uğraşan karı kocanın, zannederim bu serseri kediyi evcilleştirmek için başvurmadıkları çare kalmadı . Sokakta bulup evin köşesine koymakla da olmuyor işte. Yavruyken mi bulup getirdiler, bulduklarında adam akıllı kedi miydi bilemiyoruz. Şimdi diyeceksiniz “Adı yok mu kedinin…” Olmaz mı ; düzenbaz bir film karakterinin adını kedilerine uygun görmüşler. “Kedilerine” derken duruyorum ; çünkü hayvan, sadece onların kedisi olma niyetinde değil.
Sabahtan akşama dek yüksek sesle çağırıp duruyorlar . Açık konuşayım, önceleri karı kocanın kime ya da neye seslendiklerini anlayamadım. Yaz mevsimi, camlar, kapılar açık… Neyse, kediye sesleniyorlarmış, öğrendik. İyi de kedi başına buyruk.
Küçük bostanlarını telle çevirdiler. İşe yaramadı. Kedi çıkamasın diye mi, sebzeler için mi… Güvercinler, saksağanlar, başka kediler domatesleri, biberleri, maydanozları yerle bir etmesin istiyorlar ; haklılar. O kadar emek verdiler. Hem canı isteyince gelen, canı istemeyince gelmeyen kediye tel mel kâr eder mi… Kafasına göre takılıyor. Kediniz, kuaförün terasında, diye haber versem...
Bostanın altı , daha doğrusu balkonun altı market. Market çalışanı az evvel, taze kabakları kasaya dizdi. Başına buyruk kedi ileriden geçip gitti. Arabalar, belediye otobüsleri, egzoz dumanları durmuyor. Kabakları dizen eleman bir sigara yaktı, derin bir nefes çekti. Ne elemanın kediden ne kedinin elemandan haberi var. Kadın, balkonun bostandan artakalan boş tarafında yürüyüş yapıyor . Arada bir de bostana bakıyor. Özgürlüğüne düşkün kedinin, balkondaki saksıların arasında uslu uslu gezinmeyeceği belli. Hele bir de adını aldığı film karakterine benziyorsa yandık.
ESİN BAYRAKTAR
2025/ANKARA