• Bu İnternet Sitesi içeriğinde yer alan tüm eserler (yazı, resim,görüntü, fotoğraf, video, müzik vb.)yazara ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır.Bu hakları ihlal eden kişiler 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar.

  • GÜNÜBİRLİK

    GÜNÜBİRLİK

        Gecenin  yarısıydı, bırakın  yanlış  yerde  beklediğimi  düşünmeyi,  yanlış  yerde beklemenin korkusuyla, endişesiyle  donup  kalmıştım. Taksinin  şoförü,  verdiğim adresi  kesinlikle  anlamamış  olmalıydı. Derken  karanlığın  içinden   devasa  bir  yolcu  otobüsü  göründü.  Otobüs  yaklaştı  yaklaştı,  durdu.  Şoför  indi,  elinde  kâğıtlarla arkamdaki  boş  gibi  duran  binaya  koştu.  Yolcuların  dikkatini  çeken,  üzerimdeki  siyah  şifon elbise miydi  yoksa sol  kolumla sardığım  mavi abajur mu ?.. Yanına  oturduğum  yaşlıca  kadın  gülümsedi :  Bu  yerel  firmanın  otobüs kaptanlarının , şimdiye  kadar peronlarda ,duraklarda  yolcu  bıraktıkları,  eşya unuttukları  duyulmamıştı.

         Kimse  uyarmadı ki ; otobüsün  sayfiyeden  hareket  saatiyle , gece  yarısı  beklediğim şu  ıssız  yerden  hareket  saati  aynı  değilmiş. Telefondaki  ses  sonraki  seferde  yer  var ,deyince  böyle  beklemeye  mecbur  kaldım. Yaşlıca  kadın,  firmayla  ilgili  söylediklerinde  haklı  çıktığı için  memnundu. Halbuki  telefon  eden ve   otobüsün  nerede  kaldığını  soran bendim ;  lafı  uzatmak istemiyordum.  Ama  yol  arkadaşım ne  yaptı  etti, on  saat  süren  otobüs  yolculuğundan  sonra bir  düğüne   katıldığımı  öğrendi. Şimdi  yine  on  saatlik  otobüs  yolculuğuyla  Ankara’ya dönüyordum.

        Davetiyenin  adres  kısmında adı  yazılı  şehrin  inişli  çıkışlı  yokuşları  vardı. İstanbul’a  benzetim. Çıktığınız  yokuşlardan  birinden  görünen  liman,  haziran ayına rağmen  sanki soğuk bir kış  manzarası  fotoğrafıydı . O  zaman  otogar merkezdeydi. Düğünün  yapılacağı salonun  önünden  geçtik.  Ne  kız  tarafından ne oğlan  tarafından erken  gelen  yoktur  herhalde.

         Yaşlıca kadın,  düğün  salonunu ,  düğün  sahiplerini    sordu ; hatta  limana yakın  apartmanlardan  birinde  akrabaları  oturuyormuş. Apartman  pencerelerinden muhtemelen  yük  gemilerini,  vinçleri  filan  seyrediyorlardır.  Ya da  seyretmiyorlardır. Aynı şeylerden  sıkılmış  olabilirler.  Ne  hoş  abajur,  dedi.  Evet,  hoştu gerçekten. Mavi  abajurumu  merak  ettiğini  anladım.  Kucağımda  ne  diye  bir  abajur  taşıyordum; hikâyeyi duymak  istiyordu. Tamam  istiyordu  ama ben,  limana  yakın oturan  akrabalarını   merak  ediyor  muydum ?.. Hayır.   O da,  bulabileceği en  basit seçeneğe yöneldi ; yaşadığı  küçük  sayfiye kasabasını   anlatmaya  başladı.

         İki katlı,  bahçeli   evini,  komşularını,  deniz  kenarındaki  çay bahçelerini, okey  gruplarını  dinledim  bir  süre  ;  okey turnuvaları  bile  oluyormuş. Beklerim,  dedi ;  buyurun  gelin,  çok  memnun  kalırım. Sohbetine karşılık  vermeyerek haksızlık mı  etmiştim ?.. Kadın  beni  evine  çağırıyor ; sayfiyede,  iki  katlı,  bahçeli  evinde ağırlayacak… Hem de gece  yarısı  loş  bir  otobüs  durağında karşılaştığı  ve  hayatında ilk  kez görüp   tanıdığı  birisini… Kendimi  huzursuz  hissettim. “Okey oynamayı bilmem…”  desem. “Aaaa… Olsun  canım,  oturur  bizi  izlersin,  öğrenirsin…”  diyecekti  sanki.

        Şöyle  başlayabilirdim : Anladığım  kadarıyla  şehri biliyorsunuz. O  zaman, düğün  salonunun  ilerisindeki  lunaparkı da  biliyorsunuz. İşte  abajuru,  lunaparktaki  “Halkayı  at,  hediyeyi  kap !”  oyununda  kazandım. Halkayı at,  hediyeyi  kap ! Halkayı at,  hediyeyi  kap !  Orta  yaşlarda  bir  adam,  bağırarak  müşteri  çekmeye uğraşıyordu. Attığın  halkayı,  daire  biçimindeki  düzenekte  dönüp  duran sıralı  ördeklerin  boynuna  geçirmek  gerekiyor. Kolay  zannetmeyin  sakın. Beş  halkanın  hediyeleri alt  rafta, on  halkanın  hediyeleri  üst  raftadır. Abajurun üç  rengi  vardı : Kırmızı,  mavi,  turuncu;  maviyi  seçtim.

        Salona  elimde  abajurla  giremezdim. Lunaparkta  vakit  geçirdiğimi,  halkayı  atıp  abajuru  kaptığımı söyleyemeyeceğime  göre…Neden  söyleyemeyecekmişsin,  dedi yol arkadaşım. Düğün evi  uzakmış ; yeni  yapılan  kooperatiflerde. Gitseydin  karnını  doyururdun  bir  güzel. El  açması baklava  yerdin . Keşkek de  yapmışlardır  mutlaka. Yorgunmuşsun. Eeee,  nereye  bıraktın  abajuru,  diye  sordu yaşlıca  kadın.  Düğün  salonunun  girişindeki  vestiyerimsi  yere  bırakmıştım.  Vestiyer  dediğime  bakmayın,  görevli  mörevli  yoktu.  Kaybolsa,  biri  alıp  götürse  kime  hesap  soracaktım  değil mi ?.. Ayrıca   bu  tür  oyunlarda  şanslı  olmadığıma  inanmıştım hep ;  ilk  kez  şans  benden  yanaydı. Kanıtı da mavi  abajurdu.  Bıraktığım  yerde  bulamasaydım itiraf  edeyim  üzülürdüm.

        Abajurumun  çalınma,  kaybolma ihtimalini,  yeni  yapılan  kooperatiflerde  hâlâ  ev taksidi  ödeyen   bir  tanıdığının  başına  gelen  dolandırıcılık  olayına  nasıl  bağladı anlamadım.  Dolandırıcılar ,  sözde,  yangın söndürme  tüplerinin  çalışıp çalışmadığına bakacaklarmış ;  her  daire  için  ödenmesi  gereken   para  varmış… Ev  borcu  öderken bir de dolandırıl… Olacak  iş mi…

                                                                                         ESİN    BAYRAKTAR

                                                                                                2025 /ANKARA     

  • ZİYARETİN AMACI

    ZİYARETİN  AMACI

          Şehir  burada  neredeyse  bitiyor.  Bittiği  yerde ,  beş  bloktan  oluşan sitenin  giriş  katındaki  dairenin salonunda bir  adam  televizyon  seyrediyordu. Akşam  saatleriydi. Karısı  pazara  turşuluk  almaya  gitmişti. İşten  döndüğünde kocasını  hâlâ  televizyon seyreder  görünce  ağzını  açmadı  kadın ; sabah  sözleşmişlerdi ama  pazara tek  başına  çıktı. Adam mı ?.. İnanmayacaksınız ; kadının  pazara  gidişinden  on  beş  dakika  sonra  gelen  Cinayet  Masası Dedektifi Üstün  Umar’a  rağmen  televizyonu  kapatmadı ; sesini  kıstı,  göz  ucuyla  seyretmeye  devam  etti. Salonun  köşesine  konulmuş  büyük  kuş  kafesi  Dedektif’in dikkatini  çekti.

        Konu  başkaydı. Belediyenin açtığı  kurslarda görevli  bir  öğretmen  kaybolmuştu.  Dosyanın  Üstün  Umar’a  gönderilme  sebebiyse olayın  cinayet  olma ihtimaliydi. Gel  gör  ki  adam,  kafesteki  papağanın  kaybolmasıyla daha  ilgiliydi. Evde  oradan  oraya  gezip duran  papağan, kafesi  pek  kullanmazdı. Karısının  belediye kurslarına  gittiğini  elbette  biliyordu. Geçen  yıl  kadın, kucağında  orta  büyüklükte  bir  karton  kutuyla eve geldi.  Hatta  o  gün  kırkyama  kursuna kayıt  yaptıracakmış ; sabah  çıkarken söylemişti.  Kadın, karton kutunun içindeki  papağanla  kurs  binasına  gidemeyince  maalesef   kırkyama  sınıfında  yer kalmamıştı.

        Banka  emeklisi adamın  omzundan  inmeyen  papağan  rahat  rahat  uçsun, konsun   diye  sehpalara,  koltuk  kenarlarına  gazete sermişler. Şimdi hem   kafes  hem  ev bomboştu.  Neyse  işte canım, sonuçta  kırkyama kursu dolunca fen  bilgisi  öğretmeni  kadın  çaresiz ahşap  rölyef   kursuna  kayıt  yaptırmış . İnce bir  ses  geldi  koridordan ; adam  kalktı,  gitti. Cinayet  Masası  Dedektifi  Üstün  Umar,   fen  bilgisi  öğretmeni  kadının haftanın  bir  günü  ahşap  rölyef kursuna  devam  ettiğini,  ahşap  rölyefe  yeteneği  olmadığı  gibi merakı  da  olmadığını çoktan  öğrenmişti.

         Saçlarını  koyu  yeşile  boyayan ve   kendini sanatına adamış  öğretmen,   yıl  sonu  sergisi  için  mutlaka  bir  çalışma  yapması  gerektiğini söyleyip  duruyordu  kadına. Hem  telefon  kayıtları gösteriyordu ki  ahşap rölyef  kursu öğretmeni,  şu  an  pazarda  turşuluk  seçen  kadına, eserini bitirmesi için iki  gün  süre  tanımıştı.

        Bizim  kız  suçiçeği  çıkardı,  diyerek  döndü  banka  emeklisi. Dedektif  birden  düşündü: Su  çiçeği  çıkarıp  çıkarmadığını  hatırlamaya  çalıştı. Adam yine  televizyona  baktı. Bakmakla   yetinmedi  sesini  açtı  biraz ;  güldü. Abisiyle on  altı  yaş  var  aralarında,  dedi. Yine  güldü.

       Şehrin  neredeyse  bittiği  yerde aynı  sitede  oturan , aynı  kursa  giden,  derste  anlatılanları harfi  harfine  uygulayan  altmışlı  yaşlardaki  üç  kadına  göre   kurs  öğretmenleri büyük  sanatçıydı. Fen  bilgisi  öğretmeni  arkadaşlarının  biraz  devamsızlığı  vardı  ama  yaptıkları  fena  sayılmazdı. Üstün  Umara  öyle  geldi ki kadınlar  ne  çare  yeteneksiz arkadaşlarına  acıyorlar  onu  dışlamıyorlardı. Acıdıkları  diğer  bir  kişiyse  kaybolan  öğretmendi.  Dedektif,  garip  şekilde  birbirine  benzeyen bu  üç kadından  hiçbir  şey  öğrenemedi.

        Kadını  belediyenin  kursundan  aradıklarında  pazar  arabasını  çeke  çeke  yürüyordu.  Adı  soyadı söylendi.  Doğruladı.  Öncelikle yılı  başarıyla tamamladığı  için tebrik edildi. Kursun  ikinci  aşaması  için  kayıtlar  başlıyordu. Geçen senenin  kursiyerlerine öncelik tanıyacaklardı. Hem  ikinci  aşamanın  sonunda  kalfalık  sertifikası  alabilecekti. Kalfalık  sertifikası  demek,  ileride  kendine  ait  bir  atölye açma hakkı  kazanmak  demekti. Kalfa  olmak,  kendine  ait atölye  açmak fikri  güzeldi. Kurs  öğretmeni, yıl  sonu  sergisine  ahşap  rölyefi  yetiştirmesi  için kaç kere  aramıştı. Tebrik  edildiğinden, kursun  devamı  için öncelik  tanındığından   haberi  var mıydı  acaba ?.. Kızılay’da  bir  yerdeydi   sergi.  Gidemedi tabi.  Banyoya  üst  kattan  su  akıyordu. Usta  gelecekti. Akşama, akşama… Ustanın  işi uzamıştı.  Gidemedi : zaten   yeşil  saçlı  öğretmen de  bir  daha  telefon  etmedi.

        Şehrin neredeyse  bittiği, sitelerin  doldurduğu  böyle  mahallelerde  zoraki  açılmış  hissini   uyandıran kafeler  vardır. Tozludur,  korkutucudur çoğunlukla. .Pazar  arabasını  çeken kadın,  hiç tereddüt  etmeden içeri  girdi. Plastik  sandalyelerden,  masalardan  birine  geçti. Garson  delikanlı  çayı  fincanla  getirdi ;  masaya  bıraktı. Kadın,  kırıntıları,  çay  lekeleri temizlenmemiş   masada,  atölyesini  düşündü  yeniden.   

        Cinayet  Masası  Dedektifi  Üstün  Umar,  çalıştığı  okulun  arka  bahçesinde bulduğu  papağanı  eve  getiren  fen  bilgisi  öğretmeni kadını  daha  fazla  beklemek  istemedi. Bu  ziyaretten  çıkan  sonuç ,yeşil  papağanın  kaybolmasıyla   yeşil  saçlı kurs  öğretmeninin  kaybolmasının  aynı  zamana  denk  gelmesiydi.

      Dedektif  apartmandan  çıktı. Karanlıkta,  sitenin  bahçesinde bir  kameriye  fark  etti. Kadınla  konuşması gerekiyordu. Belki  kimsenin  bilmediği  ayrıntıları  biliyordu.  Üstün  Umar’ın   arabasıyla  uzaklaştı.  Kadın, pazar  arabasıyla  sitenin  girişine  yaklaştı. Emekli bankacı,  salonun  ışığını  söndürmüş,  televizyonu  karanlıkta  seyrediyordu.

                                                                                         ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                               2025/ANKARA

  • İYİ BİR ALIŞVERİŞ

    İYİ  BİR  ALIŞVERİŞ

        Bin  dokuz  yüz  yirmili  yılların bitmesine yakındı.  Hanımı , ne  olduğu  bilinemeyen  bir  dertten hakkın  rahmetine kavuştuktan  sonra   Ali  Paşa  da eline  geçenle  toprak almaktan  vazgeçti.  Fakat  yanlış  anlaşılmasın ;  bu  vazgeçme ,  kadıncağızın ölümüyle ilgili  değildi. Adam , o  toprakları sürüyor, ekiyor,  biçiyordu. Alnının  teriyle   kazanıyordu. Emine  dedi ki ;  baba,  çitiriklerin  aşağısını da alsan… Sedirdeydi  Ali  Paşa,  yer  minderindeki  kızına  bakmadı  bile. Alacaktı da  ne olacaktı… Elin hergelelerine   mal mı  bırakacaktı… İki  kızını  evermişti ; Emine de  yakında  gider.   

         Ali  Paşa’nın  tek oğlu, anasının  elli  ikisinden sonra, Ankara’dan  bir  kızla  kalkıp  geldi. Haber  kasabada  hemen  yayıldı. Akça  pakçaydı  kız. Mangal  yanan  dip  odaya  aldılar ; sessizce  bekledi.

         Oğlan, babasının  yanına  çıktı. Emine,  dip  odadaki  etekli,  bluzlu, sessiz  kızı pek  sevdi. Yıllarca anlattı  herkese. Çünkü  hoşgörülüydü  Emine.  Ama Ali  Paşa,  oğlunun evlilik  kararına  hiddetlendi. Kabul  etmedi. Evin tek  oğlu  da  babasının  yanından   aşağı  indi ; aldı  kızı,  gitti. İzmir mi,  Aydın mı ?.. Gören,  duyan  olmadı. İzmir,  dediler  en  fazla… Çoluk  çocukları, torun torbaları olmuştur  belki ; unutuldular.

        Kim  toprağını elden  çıkaracaksa Ali  Paşa’nın  çarşıdaki  dükkanına giderdi. Ali  Paşa,  susam  yağı  küpleri,  zahire çuvalları arasında otururdu. “Paşa”  deseler de paşa  değildi  aslında ; çok  toprağı  vardı sadece. Harman eder, ekin  kaldırırdı.   Adam boylu  bosluydu, geniş  omuzluydu. Hele  uzun  paltosuyla  çarşıdan evine yürürken bir  görseydiniz; kasaba küçüktü ,  nüfus  azdı.

         Gülsüm  Kadın, sabah  ezanından sonra, Allah  rızası  için  yine  geldi. Türbeyi çalı  süpürgesiyle süpürdü. Sandukaların  altında  yatanlar kimlerdi ,  adları  sanları  neydi  hepsini bilirdi ;  tek tek sayardı . Bu  kızı,  şu  oğlu,  berideki kardeşi  diye sıralardı. Bazen  yatsının  ardından da  varırdı  türbeye ; türbeyle  evi  karşı  karşıyaydı   zaten. Derdine  derman arıyordu. Düşündü ; bulamadı. Düşüne  düşüne  sokağa  adımını  attı. İlerideki uzun karaltıyı fark  etti. Karaltı,  evlerin  önünden  çarşıya  doğru kayboldu.  Gülsüm  Kadın  bu  tesadüfü,  türbeyi  süpürmesine  bağladı. Horoz öttü  yakınlarda.

        Kadınlar  öyle  bir başlarına  çarşıya giremezlerdi. Ama kafasına  koymuştu Gülsüm  Kadın. Madem  tek  çare  İstanbul’du ; parasız da  olmayacağına  göre… Gelinin  kırkı  çıkmıştı. Bebeği  hemen  İstanbul’daki  hastaneye  götürün,  demişlerdi. Yüreği  ferahladı  gelinin.  Beşiğin  üzerine  örtülü  sarı  tülbenti çekti  aldı. Uyuyordu  bebek. Kaynanasına  güvendi.  İstanbul’daki  hastaneyi söyleyen  ebeye  güvendi.  Başka  kime  güvenecekti ki… Gülsüm  Kadın,  kundaklanmış  torununu kucakladı. İyice  büründü  bürgüsüne. Yukarı  sokaklardan  dolandı. Kıyılardan,  dar  aralıklardan  geçti.  Ali  Paşa’nın dükkanına  giden  yolu  uzattı.

         Dudağı  yarık  doğmuş  kız  bebeğin yüzüne  baktı  Ali  Paşa. Komşuydular  Gülsüm  Kadın’la.  Bürgüsüne öyle bir  sarınmıştı ki  kadının   sadece  tek  gözü  görünüyordu. Yalvarırcasına konuştu  Gülsüm ;   babasından  kalan  tarlayı  söyledi. “ Sen  alıver Ali  Paşa,  ayağına  düştük !  İstanbul’da dikiyorlarmış bu  damağı… Para  lazım…Babası harpten dönmedi,  benim  adam  yatalak… Ne  yaparız,  ne  ederiz ?..  Allah’ını  seversen ;  koca  kız  olunca  kim  alır bunu böyle,  everemeyiz  sonra…”

         Emine,  her  ne  kadar  saf  deseler de   aslında  saf  değildi.  Onlara  sert  baksa da, homurdansa da çok  severdi  babasını. Tek  oğlu  çekip  gidince  mal  mülk,  toprak  almayı  bırakan babasına  kızsa  ne  olacaktı,  kızmasa  ne  olacaktı değil mi ?.. Elin  hergelelerine mal  bırakmayı  istemiyordu Ali  Paşa.  Elin  hergelelerinin  kim  olduğunu  biliyordu  saf  Emine. Kızmadı  babasına. Haklı  bile  buldu.  Gülsüm Kadın’dan  aldığı  tarlayı  öğrenince de bunun  iyi  bir  alışveriş  olduğunu  düşündü.

                                                                                                             ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                                                   2025/ANKARA

  • BARIŞMA

    (İLK OLARAK 05.04.2023 TARİHİNDE AYNI BAŞLIKLA PAYLAŞILDI.)

       Ben en küçük kız kardeştim. Yaşlandım.  Senin de  yaşlandığını  duyuyordum ; yalnızlığını… Fakat her gün, bir vakitler kahve kokan ama artık kimsenin kalmadığı o  büyük  eve  iniyordun  yavaş  yavaş, bıkmadan usanmadan. Akşam  olmadan  dönüyordun.

        Bilip  bilmeden  konuşmasınlar.  Para  pul  yüzünden değildi  şu hâlimiz. Kalkmışlar, kendileriyle  kıyaslıyorlar  bizi. Yok  konuşmuyormuşuz,  yok selamı  sabahı  kesmişiz… Halbuki kaç  kere  geldim seni görmeye, seninle konuşmaya… İşe  gitmişsin, yokmuşsun, köyün birine yolcu  götürmüşsün. Kavgaya karışmandan  korkardım; başını  derde  sokacağın için üzülürdüm. Rüyamda  görsem inanmazdım olanlara.  Geniş  yoldan da inmiyormuşsun eve. Benim  aksi  abim  aralardan,  derelerden,  dalların, bostanların  içinden inermiş  evin  önüne. Düşecek  kalacak bir  yerlerde,  gören, duyan olmayacak . Neyden, kimden   kaçıyorsa … Aaaaah ah !.. Aksi abim ;atlayacak,  hoplayacak  hâlimiz mi  kaldı

      O  kadar  çok  insana  öfkelendin ki  içlerinde  ben de  vardım. Bağlara  doğru  yürüyüp havuzdan  evin  yoluna  sapınca  yutkundum. En  küçük  kız  kardeştim . Aslında  abimle,   çarşının  tam  ortasında   yüz  yüze  gelmişliğimiz  bile  vardı.  Öfkeni  anlamamak  zordu. Tanımadın  beni  ya da  tanımak istemedin. İki yabancı gibi kalakaldık.

       Malı  mülkü  paylaşamadığımızı  söylediler  ya…  İşte  o  an  karar  verdim yanına  gelmeye. “Gitme, lafını  sözünü  bilmez,  üzülürsün…”  dediler. Her şeyi göze  aldım. Haber  gönderirdin bana ; onlar da,  sağ olsunlar,  taşırlardı haberlerini. Bağırıp  çağırıp savurduğun  sözlerle evi  terk  ettiğini de  başkalarından  öğrendim .Ev  kalabalıktı. Hep  kalabalıktı  zaten. “Sana  mı  düştüydü ?..” dediler  geçenlerde;  düşündüm.  Bana  mı  düşmüştü  gerçekten… Sırtlandım yükü,  ses  çıkarmadan.

        Aksi  küçük  kız  kardeştim.  Abisi  diğerlerine   kızgındı.  Ama  en  büyük  payı küçük  kız  kardeş  aldı. Ölümlerden  birinde  abime  sarılıp ağladım. Abim  öylece  durdu, sarılmadı bana. Bu yolu çok  yürüdüm. Giderken,  dönerken,  konu  komşuya  bir  şey  götürürken,  konu  komşudan  bir  şey  getirirken ; keşke koşturmasaydım , diretmeseydim,  zorlamasaydım   uzakta  durmazdın değil mi ?..  Koca  karpuzu  taşıyıp da  küçük  kız  kardeşini  babasıyla konuşurken duyunca   karpuzu   eşiğe bıraktığın  gibi  çekip  gitmezdin. Tanırım  seni.

        Sabahtan  değil  öğleden  sonraları  iner,  dediler. Kalktım,  geldim. Köpek  bağlamışsın  ileriye.  Korkmadım.  Tahtalardan  kapı  çakmışsın. İyi  etmişsin. “Atsan da, vursan da  geldim  ben…”  dedim.   Kahve  kokuyordu. Evin  kalabalıklığını  unutmuşum, havadaki kahve kokusunu unutmuşum.  Kavrulurdu  kahve  çekirdekleri  ,  kavrulan çekirdekler çekilirdi. Abim  kahve  pişirirdi  babama. Herhalde  bu  yüzden  alışamadım  kahve pişirmeye.

                                                                                            ESİN  BAYRAKTAR

                                                                                               ANKARA/  2025

  • DOKTORUN TAHMİNLERİ  BÖYLEYDİ

    (17/02/2021 TARİHİNDE “ADRES” İSİMLİ ÖYKÜ VE 08.02.2025 “AYRILIK AKŞAMI” İSİMLİ ÖYKÜ OLARAK PAYLAŞILDI.)

           Ruh ve  Sinir  Hastalıkları  Doktoru  Veli  Şekip  Aydın,  dizüstü  bilgisayarının  üzerine  çay dolu  fincanı  devirdiği  ve  telaşla  kâğıt peçete aradığı sırada  Siteler  otobüsündeki  tartışma  büyüdü  büyüdü … Otobüs  Ankara  Hastanesi  durağına  geldiğinde  kavga çoktan ağız  dalaşına  dönmüştü.  Nişanda  takılanlardan  tutun da  karşılıklı verilen  hediyelere, bohçalara  kadar  başa  kakılmayan  kalmadı. Merakına yenilip  göz  ucuyla delikanlıyla genç kızı süzen yaşlıca  bir  teyze dışında kimse  dönüp  bakmadı.  Şoför, böyle durumlara alışkın olmanın rahatlığıyla gayet  sakin  bir  şekilde sürdü otobüsü. Güzergâhta herhangi  bir  değişiklik  olmadı.    

        Giriş katındaki  muayenehanesine  henüz inmeyen Doktor Veli  Şekip  Aydın, aynı apartmanın en üst katındaki evindeydi. Cinayet  Masası  Dedektifi  Üstün  Umar bir hafta sonra  bu eve  geldi ;  kapı ziline  bastı. Konu, fotoğraftaki  genç  adamdı ; genç adam motosiklete binmişti . Motosikleti  sürüyor muydu  yoksa  sürüyor  gibi  yapıp  poz mu  vermişti anlaşılmıyordu.  Zaten  dedektifin  öğrenmek  istediği  bu  değildi ;  fakat  doktor,  dedektifin soru sormasını beklemedi : Bilgisayarcı genci  tanıdı.  Sonra da  üzerine  çay  fincanı  devrilen dizüstü  bilgisayarını  düşündü.  Klavyesi  değişecekti.  Motosikletli genç,  bilgisayarın  modeline uygun  parçaların şu  anda ellerinde olmadığını  söylemişti. Sipariş verecekti.  

       Dedektif Üstün Umar, tavana  kadar   kabloların,  yazıcıların dizili olduğu rafların  arasında bir  tabureye oturdu .  Doktorun  bu  işle  bir ilgisi  olmayabilirdi. Bilgisayarın tuşlarına devrilen  çay  fincanı yüzünden  hemen  yakınındaki  servise gitmişti  o  kadar. Belki de dedektifin oturduğu tabureye oturmuştu …

        Hayır,  dedi   Veli  Şekip  Aydın, ben tabure görmedim.  Ortalık karmakarışıktı. Oturacak  yer  yoktu.  Sürekli  gittiğim bilgisayarcı kapanmış ;  ilerideki  çay  ocağını  işletenler burayı tarif  ettiler . Sanki  bilgisayar  hurdalığındaydım. Antre,  mutfak, salon,  koridor…  Her yer  plastiklerle doluydu.  Ortada  dikildim bir  süre. Diğer tarafa uzanan koridorun  sonunda  biri, Berna’yla,   bağıra  bağıra  konuşuyordu. Eminim ; telefonun öbür  ucundaki kişinin adı   Berna’ydı.  Yine “Hayır…”  dedi  Ruh  ve  Sinir  Hastalıkları  Doktoru  Veli  Şekip  Aydın ;  Berna’yı  tanımıyorum.

        Şüphelenilecek  kişi   Doktor  Veli  Şekip  değildi. Veli Şekip, Siteler  otobüsündeki tartışmadan  haberdar olmalarını sağlamıştı. Telefonda Berna,  motosikletli  genci sakinleştirmeye çalışıyordu . “Hemen  karar  verme,  sonra üzülürsün, sonuçta o senin nişanlın, bu şekilde devam edemezdik…”   gibi şeyler mi  söylüyordu  acaba ?.. Belki de yaşadıkları yüzünden kendini suçlu hissediyordu. Doktorun  tahminleri böyleydi.  Ama  Berna’yla  motosikletli  genç  arasında  ne  vardı  bilemezdi. Dedektif,  otobüsteki  diğer  yolcuları,  otobüsün şoförünü  dinlemek istedi.  İlerideki  çay  ocağını  işletenler de Berna  ve  motosikletli  gencin aralarında ne olduğuyla ilgili ip uçları verebilirlerdi.

        Nişanlılar, otobüs  Sıhhiye’ye varmadan  önce  farklı  duraklarda  indiler. Delikanlı, Sıhhiye Köprüsü’nden Kızılay’a kadar yürüdü. Erken çıkmıştı evden ; kahvaltı etmemişti. Seyyardan simitle ayran aldı. Metro çıkışında durdu.Simitten koca parçalar ısırdı , ayranı dikti. İnsanlar oradan oraya akıyorlardı.

    Berna eski bir dizüstü bilgisayarı için klavye siparişi aldı. Siparişin  numarasını antetli  kâğıdın  köşesine yazdı  ; motosikletli gençle  aralarında  şöyle  bir  konuşma  geçti :  “…tamam,  çocukla  gönderiyorum… Depoda  varmış…” Motosikletli genç “…geliyorum ben, gönderme çocuğu…” dedi. Güldü Berna, sonra da telefonundaki kedi videolarını açtı .

        Ruh  ve  Sinir  Hastalıkları  Doktoru  Veli  Şekip  Aydın mı ?..Neredeyse Kızılay’ın  merkezinde,  muayenehanesiyle  evi  aynı  apartmanda  olan  değişik  bir  adamdı  sadece.

                                                                                                 ESİN  BAYRAKTAR

                                                                                                        2025/ANKARA

  • ESKİ  KOMŞUMUN  ÖLÜMÜ

    (İLK OLARAK 02.09.2022 VE 25.06.2024 TARİHLERİNDE

    “ESKİ KOMŞUNUN ÖLÜMÜ” VE “ÜST GEÇİDE DOĞRU YÜRÜRKEN” BAŞLIKLI HİKÂYELER OLARAK PAYLAŞILDI.)

         Böyle  şeyleri  pek  yapmam.  Yani  bizi de  götür,  bizi de  götür  diyenlere  tiyatro  bileti  almam.  Oyun  bir  polisiyeydi . Üç  dört  yıldır  filan oynuyordu. Karın  yolları  kapattığı  kış gününde  eski  köşkte  mahsur  kalanlar  birer  birer  cinayete kurban  giderken,  aralarında  tesadüfen bulunan  dedektif, olayı  çözüveriyordu.  Hayatta  tesadüfler  olur. Eski  komşumun  ölümünü  öğrenmem  gibi… Oyunun  başlamasına daha  vardı. Ulus’a gideceğimizi zanneden arkadaşıma “Hayır…”   dedim ; Ulus’a  gitmiyoruz. Tiyatro salonu  Ulus’ta  değil. Arkadaşım ,madem tiyatro salonu Ulus’ta değil ; pardösü  yakasının  tamiri  için  İzmir  Caddesi’ndeki  terziye uğrarız o zaman, diye devamını getirdi .

        Yaz  sonunda Ankara’ya döndüğümüzde  eski komşumuzun taşındığını öğrendik. Fino  köpeğini de  alıp gitmişti. Ayak  sesi  duyduğunda  ortalığı  yıkan kıvırcık,  siyah  tüylü  finonun  adı  neydi ?Unutmuşum. Ondan  korkardım .  Bir  akşam  apartman merdivenlerini çıkarken,  eski  komşumuzun,  sokak  kapısının  aralığından bakıp beni  beklediğini gördüm.

    Market  torbalarına  doldurduğu  kitapları, fotokopileri, dosyaları  gösterip  bunları  bana  vermek  istediğini  söyledi.  Çünkü  kitaplardan, fotokopilerden, dosyalardan   faydalanacak  birilerini kesinlikle   tanıdığımı  düşünüyordu. Finodan korktuğumu bildiğinden sokak kapısını tam açmamıştı galiba. Ama fino görünürde yoktu. Sesi soluğu da çıkmıyordu. Köpeği,  odaya  mı  hapsetmişti acaba?  Doğruydu ,  kitaplardan,  fotokopilerden   faydalanacak  tanıdıklarım vardı. Bu olay, eski komşumuzun taşınmasından çok önce gerçekleşmişti. Belki de taşınma fikriyle evi toplamaya, evdeki gereksiz eşyalardan, ıvır zıvırdan kurtulmaya başlamıştı.

       Terzinin camına  “Sahibinden  Satılık”  tabelası  asılıydı.  Yan  taraftaki dükkânda,  renk  renk mukavva  kutularının  arasında  oturan  delikanlı  anlattı:  Mal  sahibiyle  anlaşamayan  terzi   aslında  kendi  dükkânına gidecekmiş  ama  ondan da  vazgeçmiş. Terziliği  bırakmış,  makinelerle  ilgili  bir  işe  girişmiş. Cicili bicili mukavva kutuları arasında kendini kaybeden arkadaşım, pardösü yakasının tamirini  unutmuşa benziyordu. Delikanlıya göre terzi, makine alıp satma işine girişmekle büyük hata yapmıştı.

       Eski komşumun ölümünü öğrendiğimde, polisiye tiyatro oyununun başlamasına kırk dakika kalmıştı.  İzmir Caddesi’nde yürüyoruz. Arkadaşımın elinde ,  az  evvel  satın  aldığı,  yeşil  mukavvadan  bir kutu ; delikanlının  tavsiye  ettiği  terziye gitsek mi gitmesek mi, zaten hemen yapılmaz, pardösüyü bırakmalı, kaça yapacak… Kararsızdık. Caddenin ortasında, eski  komşumun  eşiyle karşılaştık. Karşılaşmanın sevinciyle hâl hatır soruldu.

    Adam kaç yıl önce, apartmanın önündeki ağacın budanan yerini çamurla sıvayıp, sıvadığı yeri de beyaz bir bezle sıkıca sarmıştı. Aradan geçen zamana rağmen bunu hatırlıyor olmama şaşırdı . Gülümsedi.  İşe  yaradı mı bari , diye sordu.  Ağaç, çamurla  sıvanan  yerden  yeşil  sürgünler  vermiş miydi ?.. Ölüm haberinin ardından kalkıp da ” İşe yarayıp yaramadığını hatırlamıyorum…” diyemezdim elbette. Başımı salladım.

    Delikanlının tavsiyesine uyduk. Adresteki  iş  hanının  merdivenlerinden  dönerek  aşağı  indik. Pardösünün yakasını tamir edecek terzi,  tütün ve  tütün  ürünleri  satan  dükkânla  bitişikti. Vitrindeki  nargilenin, tabakaların   gerisinde  boylu  boslu,  kırmızı  suratlı  bir  kadın duruyordu.

                                                                                                ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                                       ANKARA/2025

  • BAŞININ  ÇARESİNE  BAKMAK

    (İLK OLARAK 24.06.2023 TARİHİNDE “PAZARLIK” ADIYLA PAYLAŞILDI.)

        Fakültenin son senesindeydim ; mart  ayında, memleketten döndüğümün haftasına   dolandırıldım.  İki  adam  apartmanları  geziyormuş. Yangın  söndürme  tüplerinin  çalışıp  çalışmadığına baktıklarını  söyleyen   adamlar,  yaptığımız işin  karşılığı  şudur  deyip  bir de  makbuz  kesiyorlarmış. Dolandırıldığımı anlamıştım ; hiiiç üzerime  alınmadan, hayrete kapılmış ve korkmuş  taklidi  yaptım. Dolandırıcılara para kaptırdığımın duyulmasını istemedim çünkü kapıcı dairesini  gözüme  kestirmiştim. Planlarım alt  üst  olabilirdi. Pekiii… Bu  hikâyeye neden  inandım acaba ?.. Geride  duran  adamın  işçi  tulumu  giymesi ,  elinde  bir alet  çantası  taşıması yüzünden mi…

        Başıma  geleni  ve  kapıcı  dairesiyle ilgili neler  düşündüğümü  kimseye  söylemedim. Ekim  ayına  kadar  haftada  bir  gün merdivenleri  paspaslarım,  pazar  dışında  kalan  diğer  günler  akşam  yedide  çöpleri  toplarım,  topladığım  çöpleri  sokağın  sonundaki  büyük  varile  atarım. Ekimde,   yeni  görevli  gelince,  çıkarım.  Saydım: Toplam  sekiz  daire, dört  kat;  katlar  arasındaki  merdivenler  onar  basamaklı,  sahanlıkları  da ekleyelim.

        “Herkes  kapısının  önünü  temizlesin,  çöpünü kendi atsın” uyarılarıyla   uğraşmayacaklardı  ama  dolandırıcılara para  kaptırdığımı öğrenirlerse “Sen  daha  apartmanda  yangın  söndürme  tüpü  var mı  yok mu ondan bile  habersizsin , apartmana  nasıl  göz  kulak  olacaksın…”  demelerinden çekiniyordum. Kabul  ederlerse  sadece  kiradan  değil  elektrik  su  faturalarından  kurtulma  şansım  olabilirdi. Hatta  ısınma da  bedavaya  gelirdi  ama sonuçta  havalar  soğuduğunda  bitecek  bir  işti . Kapıyı  kapattım. Apartmanda  yangın  söndürme  tüpü  var mı  yok mu,  varsa   nerededir,  bilmiyordum.  Tek  bildiğim , bu dairenin kirasını  tek  başıma  ödeyemeyecek  durumdaydım.

         Dolandırıcılar,  daktilomun  sesini mutlaka  duymuşlardır. Duyulmayacak  gibi  değil. “M”  ve  “R”  tuşlarına   sert  basmak  zorunda  kaldığımdan  sesin  şiddeti  artıyor artıyor artıyor, neredeyse sokağı inletiyor. Mehmet  Rauf’un  on  romanını  didik  didik  ediyorum. Didiklediklerimi yazıyorum.  Dolandırılmış olmam hiçbir  şeyi  değiştirmiyor.  Yazmak  zorundayım. Eylül ortasına tezi  bitirmeli.  İhtiyar  amcasının  yanına  taşınan  ev  arkadaşım,  kalan  birkaç  eşyasını  almak  üzere  bugün  uğrayacağını  söyledi. Kesinlikle dolandırılmıştım.  Gece  yarılarına  dek  daktilomda  bir şeyler  yazıyordum kendi hâlimde.  “Bir  şeyler “  değil ;  rica  ederim.  Üniversite  bitirme  tezimden bahsediyoruz. Mehmet  Rauf  roman  karakterlerinin psikolojilerini  tahlil  ediyorum.

    Hakkımda  konuşuyorlar mıydı ?.. Belki konuşmuyorlardı . Dolandırıcıların kurbanı olduğumu nereden bilecekler  canım,  derken sahte  makbuzdaki bilgilerden yola  çıkıp  beni  bulacakları , sonunda  mahkemeye bile  çağıracakları   aklımın  ucundan  geçmemişti. Mahkemede  hakim ya da  savcı   ; bu  hikâyeye  neden  inandığımı  değil ,  düşünmeden  taşınmadan,  sorgulamadan  parayı  hemencecik  ne  diye  verdiğimi  soracaktı. 

        Mezuniyete   kadar  yanına  taşınabileceğim  ihtiyar bir   amcam  yoktu. Eski  daktilosunu  ödünç  veren avukat  bir  akrabam  vardı. “M” ve “R” tuşları yüzünden kollarımın kuvvetlendiği daktilodan bahsetmiştim. 

    Ne  zamandı  hatırlamıyorum ; kapıcı  dairesini gördüm. Mutfağıyla,  banyosuyla,  arka  bahçeye  bakan penceresiyle şirindi.  “M”  ve  “R “  tuşlarına  rahatça  vurduğum  sırada  pencerenin  önünden  geçen kediyi hayal ettim.  Merdivenleri  paspaslama,  çöpleri  toplama  karşılığında kazanacağım parayı hesapladım. Kazandığım  parayı  idareli  harcarsam… Kapı  üçüncü  kez  çaldı. 

    Arkadaşım   “Ya  neler  olmuş  !.. Şimdi  duydum…”  diyerek  karşıma  çıktı. Neyi, kimden,  nasıl  duyduğunu  merak  etmeli miydim ?.. Kafamın içinde bin bir düşünce gezinirken  tuzağa  düşmem  şaşırtıcı  değildi.  Ayrıca  bu  kapıcılık  projesini ciddi  ciddi  konuşmalıydım artık.  Neyin,  kimden,  nasıl  duyulduğuyla  vakit  kaybedemezdim. İşin saçma tarafıysa düşünmeden,  taşınmadan,  sorgulamadan elimdeki son parayı   dolandırıcılara ne diye verdiğimdi.  

                                                                                                        ESİN  BAYRAKTAR

                                                                                                            10 KASIM 2025

                                                                                                                 ANKARA

  • DEDEKTİFİN FALCIYA DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

    (İLK OLARAK 24.12.2022 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)

    DETEKTİFİN  FALCIYA  DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

        Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar, bir  haftadır  devam  eden  yoğun  kar  yağışı azaldığında, pasaja  gelmeden önce  üç  bina  yukarıdaki  zücaciye  mağazasına  gitti. Zücaciyedekiler  beni  hatırlamışlar. Bakır  kahve  değirmeni  aldığımı,  hediye  paketi yaptırdığımı  söylemişler. Doğum günü hediyesi olarak  bakır kahve  değirmeni  satın  aldığımı inkâr  etmiyorum. Ama kahve değirmenini  paragöz  adamın  kafasına indirmedim. Vay  sen bizi  bu kışta  kıyamette  sokağa mı  atacaksın  diyerek  bakır  kahve  değirmeniyle  adamın  kafasına… Tövbe  tövbe… Sonuçta  adam binanın  sahibi ;satar, yıkar,  yapar. Karışamayız. Sanki adam ölünce    her şey  düzelecek.

        Çöp kovasını boşaltıp geldim. Dükkânım,  pasajın  girişindedir. Dedektif  kapıya uzak  bir  tabureye  oturmuşu. Fal baktırmaya  gelmediğini  düşünmedim  bile ;  herkes fal  baktırmak ister.

    Suç aletinin üzerinde var mı yok mu diye parmak  izimi  inceleyebilirlerdi  ; cinayet  filmlerindeki  gibi. Hediye paketi  açıldıktan sonra elden  ele  dolaştı  bakır  değirmen. Üzerinde bir  sürü  parmak izi olabilir.  Dedektif,  neden  böyle  bir  hediye seçtiğimi  sordu. Öyle hemen  karar  vermemiştim. İndirim  yapmışlar. Raftan  aldım,  sağına  soluna  baktım. Bozuk  mozuk olmasın  sonuçta. İnandı mı  inanmadı mı bilmem.

        Tabureler,  sehpalar  var ya ; o yüzden   sürpriz doğum günü kutlamasını benim dükkânda  yaptık. Kutlama bitti,  işimize  gücümüze  döndük.  Bina  yıkılırsa,  kendimize  yer  aramak  zorunda  kalacaktık. Şüpheyi üzerime çekmekten korktuğum için  son  cümleyi  söylemekten  vazgeçtim.

    Pasaj  girişindeki kalın buza çare  arama derdiyle  dışarı  çıkmıştım. Erimek  bilmeyen  kalın  buz  tabakasının üzerine  dökmeye  toprak,  kül  filan arayacaktım. Ya da  kaymayı  engelleyen bir  şey  bulup buza serecektim. Paragöz  adamın neden  geldiği  konusunda da  en  ufak  fikrim  yoktu. Masaya  eğilmiş,  kalemi  almış  ne  yazacaktı  acaba ?.. Katilin  adını  mı ?..  Doğum  gününe  çağrılmadığı  için  bir  sitem  notu yazmayacaktı herhalde. Arkası  dönük  olduğuna  göre katili  görememiştir ; göremediğine  göre de   katilin  adını  yazmamıştır.  Sürpriz  doğum  günü  kutlamasını saymazsak eğer  ne paragöz adamın gelişi  planlıydı  ne bakır  kahve  değirmeninin sehpada  unutulması. Dükkân  boştu. Paragöz  adamın  arkası  dönüktü. Biri  içeri  girdi. Sehpadaki el değirmenini aldı ve…

        Şehrin  üzeri  karla  örtülmüşken , her yer donmuşken  dışarılarda dolanıp da toprak,  kül  aramak, kabul ediyorum, saçmaydı.  Hele bu  zamanda kül aramak da neyin  nesiydi !.. Saçma olan bir diğer şey de Dedektif’in  zücaciyeye  gitmesiydi. Doğrudan  bana  sorsaydı  anlatırdım. Anlatırdım da  “ Size  inanmıyorum,  yalan  söylüyorsunuz,  tezgâhtarlarla konuştum, bakır  kahve  değirmeni  satmıyorlarmış…”  diyecek   hâli  tavrı vardı.

         Cinayet  Masası  Dedektifi  Üstün  Umar  pasajdan  çıkarken  kar  yağışı  yeniden  başladı.  Dedektif  durdu,  yerdeki   kalın  buza  baktı. Buza  serdikleri paçavra,  karın  altındaydı  şimdi. Falcının  yokluğunu  fırsat  bilen katil  birden böyle  bir şeye  kalkışmıştı.  Azalan  trafikte caddenin  karşısına  geçmek  kolaydı. Dedektifin  bundan  sonraki  ilk  sorusu  şu  olacaktı:  Doğum  günü  hediyenizi sehpanın  üzerinde bıraktığınızı  ne  zaman fark  ettiniz ? Kar  hızlandı.

                                                                                                      ESİN    BAYRAKTAR

                                                                                                          2025/ANKARA

  • DEDİKODU

    ( İLK OLARAK 02.09.2022 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)

    DEDİKODU

       Etrafı  şöyle  bir  kolaçan  ettim,  yavaşça  öne  eğildim, “Benim  için  dedikodu  yapmaz,  yapamaz  diyorlar.”  diye fısıldadım. Ama  bakın,  şu  anda  onların  dedikodusunu  yapıyorum.

      İnatçı  diş  doktorum, sağ arkadaki azı dişimi kurtarmak için uğraşmaya karar verdi. Aslında bakar bakmaz “…almamız gerekecek galiba…” demişti. Yüreğim ağzıma geldi. Doktor,  naneli  sakız  çiğniyordu ;  kutularda  satılanlardan. Dişi  bu  duruma  nasıl  getirdiğimi  sormadı bile. Sormadığı iyi oldu ; yoksa bir otobüs  yolculuğunda, gece yarısı  sakız  çiğnerken kırıldığını anlatmak zorunda kalacaktım.

    Vallahi, otobüs  penceresinden  dışarıya dalmışım. Ağzımda, naneli olmayan sakız ;  saat  gece  yarısını  çoktan geçmiş.  Karanlıkta  ne  görüyorsam bilmem … Muavinimiz  gencecik  bir  kızdı. Çingene  pembesi  fularında,  otobüs  firmasının  amblemi  basılı. “Ayakkabılarınızı  giyebilir misiniz…”  uyarısını  yaptı. İki  kere,  dört  kere,  daha  fazla da  yapmış olabilir  uyarıyı. Şehirler  arası  otobüs  yolculuğunda  bacaklarını  koridora  uzat, üstelik ayakkabıları da çıkar… Zavallı kızcağızın titrek ve ince sesi ,   zar  zor  bulduğu  işini  iyi  yapma telaşındadır. Çingene  pembesi  fulara  rağmen  “Üff..”  desen  uçacaktır neredeyse.  

    Bu  dedikoduyu ilk sizinle paylaşıyorum. Böyle dedikodu mu olur, diyebilirsiniz. Ayakkabılarını çıkarıp, bacaklarını otobüs koridoruna uzatan şahsı her ne kadar tanımıyorsam da, görmemiş olsam da bence dedikodu yapmış sayılırım. Muavinin uyarısı ciddiye alınıp ayakkabılar  giyildi mi ?.. Zannetmiyorum. İşte  tam  o  sırada,  sağ  arka  dişimde bir  gariplik hissettim.

    Dedikodu yapmadığım  , dedikodu yapamadığım hakkındaki   eleştirileri bir  kenara bırakalım ; peki neden  dedikodu  yapmıyorum ? Aklıma  gelmiyor  ya da  seçici davranıyorum  ; her şeyin de dedikodusu yapılmaz ki canım. Otobüsle  şehirler  arası gece  yolculuğu yaparken   karşılaştığım  muavin  genç  kızın boynundaki  Çingene  pembesi  fular, çoraplı  ayaklarını  koridora  uzatıp horul  horul  uyuyan yolcu  hakkında  konuşmak,  düşünmek  daha ilginç . Dünyadan habersiz yaşayıp gittiğimi zannetmeyin lütfen.

    Şu an dişçi koltuğundayım. Doktorum ve yardımcısı, asistanı,  hemşiresi   artık  hangisiyse   iğneler,  kokular, gırıltılar, vızıltılar   arasında tepemde , çekinmeden, rahat rahat dedikodu  yapıyorlar: Birileri  gelmiş de diğerleri  gitmiş. Gidenler giderken haber vermemişler ama onlar da başka  bir  yere  gitmişler. İnatçı  diş  doktorum, işin  ayrıntısını  öğrenmek  için  yardımcısını zorluyor ;  kızcağız anlatmaya dünden  razı. İnsan  bir  doktora dedikoduyu yakıştıramıyor, hele de  hastasının  yanında…   Fakat  ne  derseniz  deyin  ; dişçi koltuğundaydım, yanı başımda  dedikodu  yapılıyordu. Ben de kendimi  güvende hissediyordum.

     

                                                                                                         ESİN  BAYRAKTAR

                                                                                                              ANKARA/2025

  • KEDİNİN KARAKTERİ

    (İLK OLARAK 09.07.2023 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)

    KEDİNİN  KARAKTERİ

          Kediler,  kilometrelerce  uzaktan  yaşadıkları yere  dönebilirmiş. Bahsedeceğim  kedi  öyle  kilometrelerce uzakta   değildi. Yakınlardaydı ;  hatta  burnumuzun  dibindeydi. Apartmanın  birinci katındaki  yalnız  yaşayan  teyzenin  evine  girmiş  en  son. Zavallı  kadın,  sabah  uyanıp da  kanepede   esneyen  kediyi  görünce aklını  kaçırdığını  zannedip “ Allah’ım  sen  aklıma  mukayet  ol…”  diyerek  duaya  başlamış. Rahat bir  kedi  anlayacağınız; buyur denmeden  buyuran, kal  denmeden  kalan  insanlar gibi.

         Yan  binanın  teras  balkonunda  kahveler  içiliyor,  kahkahalar  atılıyor ; teras  balkon  kuaför  salonuna  ait. Saç  tutamları  alüminyum folyolarla  sarılmış kadın ,  kahkahanın  birini  atıyor diğerine  başlıyor. Bir  kızcağız da pedikür yapıyor;  iki  üç  kişi de  ayakta ; hepsinin  gülmekten  gözlerinden  yaş  geliyor.  Aaa.. Bizimki,  komşu  terası ayıran  duvarın  üstüne  çıkmış,  neşeli   gruba  bakıyor.  Muhabbete  katılırsa  hiç  şaşırmam. Hâlinden de  memnun görünüyor.

        Balkonlarına yaptıkları  küçük  bostanla uğraşan  karı  kocanın, zannederim bu  serseri  kediyi  evcilleştirmek  için başvurmadıkları  çare  kalmadı  . Sokakta  bulup evin köşesine  koymakla da  olmuyor  işte. Yavruyken mi bulup  getirdiler, bulduklarında adam  akıllı  kedi miydi bilemiyoruz.   Şimdi  diyeceksiniz  “Adı  yok mu kedinin…”  Olmaz mı ; düzenbaz  bir  film  karakterinin  adını  kedilerine  uygun  görmüşler.  “Kedilerine” derken  duruyorum ; çünkü  hayvan,  sadece  onların  kedisi  olma  niyetinde  değil.

        Sabahtan  akşama  dek  yüksek  sesle  çağırıp  duruyorlar . Açık  konuşayım,  önceleri  karı  kocanın  kime  ya da  neye  seslendiklerini  anlayamadım.  Yaz  mevsimi,  camlar,  kapılar  açık… Neyse,  kediye  sesleniyorlarmış, öğrendik. İyi de kedi başına buyruk.

    Küçük  bostanlarını  telle  çevirdiler. İşe  yaramadı.  Kedi  çıkamasın  diye mi, sebzeler  için mi… Güvercinler,  saksağanlar, başka  kediler  domatesleri,  biberleri,  maydanozları yerle  bir  etmesin istiyorlar ;  haklılar. O  kadar  emek  verdiler. Hem  canı  isteyince  gelen,  canı  istemeyince gelmeyen  kediye  tel mel  kâr  eder mi… Kafasına  göre  takılıyor. Kediniz, kuaförün  terasında,  diye  haber  versem...

         Bostanın  altı ,  daha  doğrusu  balkonun altı  market. Market  çalışanı az  evvel, taze  kabakları  kasaya dizdi. Başına  buyruk  kedi ileriden  geçip  gitti. Arabalar,  belediye  otobüsleri,  egzoz dumanları   durmuyor.  Kabakları  dizen  eleman bir  sigara  yaktı, derin bir nefes çekti.  Ne  elemanın  kediden  ne  kedinin  elemandan  haberi  var. Kadın,  balkonun  bostandan  artakalan  boş tarafında  yürüyüş  yapıyor . Arada bir de bostana  bakıyor. Özgürlüğüne  düşkün  kedinin, balkondaki  saksıların  arasında  uslu  uslu gezinmeyeceği  belli. Hele   bir de adını  aldığı  film  karakterine  benziyorsa yandık.

                                                                     ESİN   BAYRAKTAR

                                                                     2025/ANKARA