• Bu İnternet Sitesi içeriğinde yer alan tüm eserler (yazı, resim,görüntü, fotoğraf, video, müzik vb.)yazara ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır.Bu hakları ihlal eden kişiler 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar.

  • BAŞININ  ÇARESİNE  BAKMAK

    (İLK OLARAK 24.06.2023 TARİHİNDE “PAZARLIK” ADIYLA PAYLAŞILDI.)

        Fakültenin son senesindeydim ; mart  ayında, memleketten döndüğümün haftasına   dolandırıldım.  İki  adam  apartmanları  geziyormuş. Yangın  söndürme  tüplerinin  çalışıp  çalışmadığına baktıklarını  söyleyen   adamlar,  yaptığımız işin  karşılığı  şudur  deyip  bir de  makbuz  kesiyorlarmış. Dolandırıldığımı anlamıştım ; hiiiç üzerime  alınmadan, hayrete kapılmış ve korkmuş  taklidi  yaptım. Dolandırıcılara para kaptırdığımın duyulmasını istemedim çünkü kapıcı dairesini  gözüme  kestirmiştim. Planlarım alt  üst  olabilirdi. Pekiii… Bu  hikâyeye neden  inandım acaba ?.. Geride  duran  adamın  işçi  tulumu  giymesi ,  elinde  bir alet  çantası  taşıması yüzünden mi…

        Başıma  geleni  ve  kapıcı  dairesiyle ilgili neler  düşündüğümü  kimseye  söylemedim. Ekim  ayına  kadar  haftada  bir  gün merdivenleri  paspaslarım,  pazar  dışında  kalan  diğer  günler  akşam  yedide  çöpleri  toplarım,  topladığım  çöpleri  sokağın  sonundaki  büyük  varile  atarım. Ekimde,   yeni  görevli  gelince,  çıkarım.  Saydım: Toplam  sekiz  daire, dört  kat;  katlar  arasındaki  merdivenler  onar  basamaklı,  sahanlıkları  da ekleyelim.

        “Herkes  kapısının  önünü  temizlesin,  çöpünü kendi atsın” uyarılarıyla   uğraşmayacaklardı  ama  dolandırıcılara para  kaptırdığımı öğrenirlerse “Sen  daha  apartmanda  yangın  söndürme  tüpü  var mı  yok mu ondan bile  habersizsin , apartmana  nasıl  göz  kulak  olacaksın…”  demelerinden çekiniyordum. Kabul  ederlerse  sadece  kiradan  değil  elektrik  su  faturalarından  kurtulma  şansım  olabilirdi. Hatta  ısınma da  bedavaya  gelirdi  ama sonuçta  havalar  soğuduğunda  bitecek  bir  işti . Kapıyı  kapattım. Apartmanda  yangın  söndürme  tüpü  var mı  yok mu,  varsa   nerededir,  bilmiyordum.  Tek  bildiğim , bu dairenin kirasını  tek  başıma  ödeyemeyecek  durumdaydım.

         Dolandırıcılar,  daktilomun  sesini mutlaka  duymuşlardır. Duyulmayacak  gibi  değil. “M”  ve  “R”  tuşlarına   sert  basmak  zorunda  kaldığımdan  sesin  şiddeti  artıyor artıyor artıyor, neredeyse sokağı inletiyor. Mehmet  Rauf’un  on  romanını  didik  didik  ediyorum. Didiklediklerimi yazıyorum.  Dolandırılmış olmam hiçbir  şeyi  değiştirmiyor.  Yazmak  zorundayım. Eylül ortasına tezi  bitirmeli.  İhtiyar  amcasının  yanına  taşınan  ev  arkadaşım,  kalan  birkaç  eşyasını  almak  üzere  bugün  uğrayacağını  söyledi. Kesinlikle dolandırılmıştım.  Gece  yarılarına  dek  daktilomda  bir şeyler  yazıyordum kendi hâlimde.  “Bir  şeyler “  değil ;  rica  ederim.  Üniversite  bitirme  tezimden bahsediyoruz. Mehmet  Rauf  roman  karakterlerinin psikolojilerini  tahlil  ediyorum.

    Hakkımda  konuşuyorlar mıydı ?.. Belki konuşmuyorlardı . Dolandırıcıların kurbanı olduğumu nereden bilecekler  canım,  derken sahte  makbuzdaki bilgilerden yola  çıkıp  beni  bulacakları , sonunda  mahkemeye bile  çağıracakları   aklımın  ucundan  geçmemişti. Mahkemede  hakim ya da  savcı   ; bu  hikâyeye  neden  inandığımı  değil ,  düşünmeden  taşınmadan,  sorgulamadan  parayı  hemencecik  ne  diye  verdiğimi  soracaktı. 

        Mezuniyete   kadar  yanına  taşınabileceğim  ihtiyar bir   amcam  yoktu. Eski  daktilosunu  ödünç  veren avukat  bir  akrabam  vardı. “M” ve “R” tuşları yüzünden kollarımın kuvvetlendiği daktilodan bahsetmiştim. 

    Ne  zamandı  hatırlamıyorum ; kapıcı  dairesini gördüm. Mutfağıyla,  banyosuyla,  arka  bahçeye  bakan penceresiyle şirindi.  “M”  ve  “R “  tuşlarına  rahatça  vurduğum  sırada  pencerenin  önünden  geçen kediyi hayal ettim.  Merdivenleri  paspaslama,  çöpleri  toplama  karşılığında kazanacağım parayı hesapladım. Kazandığım  parayı  idareli  harcarsam… Kapı  üçüncü  kez  çaldı. 

    Arkadaşım   “Ya  neler  olmuş  !.. Şimdi  duydum…”  diyerek  karşıma  çıktı. Neyi, kimden,  nasıl  duyduğunu  merak  etmeli miydim ?.. Kafamın içinde bin bir düşünce gezinirken  tuzağa  düşmem  şaşırtıcı  değildi.  Ayrıca  bu  kapıcılık  projesini ciddi  ciddi  konuşmalıydım artık.  Neyin,  kimden,  nasıl  duyulduğuyla  vakit  kaybedemezdim. İşin saçma tarafıysa düşünmeden,  taşınmadan,  sorgulamadan elimdeki son parayı   dolandırıcılara ne diye verdiğimdi.  

                                                                                                        ESİN  BAYRAKTAR

                                                                                                            10 KASIM 2025

                                                                                                                 ANKARA

  • DEDEKTİFİN FALCIYA DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

    (İLK OLARAK 24.12.2022 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)

    DETEKTİFİN  FALCIYA  DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

        Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar, bir  haftadır  devam  eden  yoğun  kar  yağışı azaldığında, pasaja  gelmeden önce  üç  bina  yukarıdaki  zücaciye  mağazasına  gitti. Zücaciyedekiler  beni  hatırlamışlar. Bakır  kahve  değirmeni  aldığımı,  hediye  paketi yaptırdığımı  söylemişler. Doğum günü hediyesi olarak  bakır kahve  değirmeni  satın  aldığımı inkâr  etmiyorum. Ama kahve değirmenini  paragöz  adamın  kafasına indirmedim. Vay  sen bizi  bu kışta  kıyamette  sokağa mı  atacaksın  diyerek  bakır  kahve  değirmeniyle  adamın  kafasına… Tövbe  tövbe… Sonuçta  adam binanın  sahibi ;satar, yıkar,  yapar. Karışamayız. Sanki adam ölünce    her şey  düzelecek.

        Çöp kovasını boşaltıp geldim. Dükkânım,  pasajın  girişindedir. Dedektif  kapıya uzak  bir  tabureye  oturmuşu. Fal baktırmaya  gelmediğini  düşünmedim  bile ;  herkes fal  baktırmak ister.

    Suç aletinin üzerinde var mı yok mu diye parmak  izimi  inceleyebilirlerdi  ; cinayet  filmlerindeki  gibi. Hediye paketi  açıldıktan sonra elden  ele  dolaştı  bakır  değirmen. Üzerinde bir  sürü  parmak izi olabilir.  Dedektif,  neden  böyle  bir  hediye seçtiğimi  sordu. Öyle hemen  karar  vermemiştim. İndirim  yapmışlar. Raftan  aldım,  sağına  soluna  baktım. Bozuk  mozuk olmasın  sonuçta. İnandı mı  inanmadı mı bilmem.

        Tabureler,  sehpalar  var ya ; o yüzden   sürpriz doğum günü kutlamasını benim dükkânda  yaptık. Kutlama bitti,  işimize  gücümüze  döndük.  Bina  yıkılırsa,  kendimize  yer  aramak  zorunda  kalacaktık. Şüpheyi üzerime çekmekten korktuğum için  son  cümleyi  söylemekten  vazgeçtim.

    Pasaj  girişindeki kalın buza çare  arama derdiyle  dışarı  çıkmıştım. Erimek  bilmeyen  kalın  buz  tabakasının üzerine  dökmeye  toprak,  kül  filan arayacaktım. Ya da  kaymayı  engelleyen bir  şey  bulup buza serecektim. Paragöz  adamın neden  geldiği  konusunda da  en  ufak  fikrim  yoktu. Masaya  eğilmiş,  kalemi  almış  ne  yazacaktı  acaba ?.. Katilin  adını  mı ?..  Doğum  gününe  çağrılmadığı  için  bir  sitem  notu yazmayacaktı herhalde. Arkası  dönük  olduğuna  göre katili  görememiştir ; göremediğine  göre de   katilin  adını  yazmamıştır.  Sürpriz  doğum  günü  kutlamasını saymazsak eğer  ne paragöz adamın gelişi  planlıydı  ne bakır  kahve  değirmeninin sehpada  unutulması. Dükkân  boştu. Paragöz  adamın  arkası  dönüktü. Biri  içeri  girdi. Sehpadaki el değirmenini aldı ve…

        Şehrin  üzeri  karla  örtülmüşken , her yer donmuşken  dışarılarda dolanıp da toprak,  kül  aramak, kabul ediyorum, saçmaydı.  Hele bu  zamanda kül aramak da neyin  nesiydi !.. Saçma olan bir diğer şey de Dedektif’in  zücaciyeye  gitmesiydi. Doğrudan  bana  sorsaydı  anlatırdım. Anlatırdım da  “ Size  inanmıyorum,  yalan  söylüyorsunuz,  tezgâhtarlarla konuştum, bakır  kahve  değirmeni  satmıyorlarmış…”  diyecek   hâli  tavrı vardı.

         Cinayet  Masası  Dedektifi  Üstün  Umar  pasajdan  çıkarken  kar  yağışı  yeniden  başladı.  Dedektif  durdu,  yerdeki   kalın  buza  baktı. Buza  serdikleri paçavra,  karın  altındaydı  şimdi. Falcının  yokluğunu  fırsat  bilen katil  birden böyle  bir şeye  kalkışmıştı.  Azalan  trafikte caddenin  karşısına  geçmek  kolaydı. Dedektifin  bundan  sonraki  ilk  sorusu  şu  olacaktı:  Doğum  günü  hediyenizi sehpanın  üzerinde bıraktığınızı  ne  zaman fark  ettiniz ? Kar  hızlandı.

                                                                                                      ESİN    BAYRAKTAR

                                                                                                          2025/ANKARA

  • DEDİKODU

    ( İLK OLARAK 02.09.2022 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)

    DEDİKODU

       Etrafı  şöyle  bir  kolaçan  ettim,  yavaşça  öne  eğildim, “Benim  için  dedikodu  yapmaz,  yapamaz  diyorlar.”  diye fısıldadım. Ama  bakın,  şu  anda  onların  dedikodusunu  yapıyorum.

      İnatçı  diş  doktorum, sağ arkadaki azı dişimi kurtarmak için uğraşmaya karar verdi. Aslında bakar bakmaz “…almamız gerekecek galiba…” demişti. Yüreğim ağzıma geldi. Doktor,  naneli  sakız  çiğniyordu ;  kutularda  satılanlardan. Dişi  bu  duruma  nasıl  getirdiğimi  sormadı bile. Sormadığı iyi oldu ; yoksa bir otobüs  yolculuğunda, gece yarısı  sakız  çiğnerken kırıldığını anlatmak zorunda kalacaktım.

    Vallahi, otobüs  penceresinden  dışarıya dalmışım. Ağzımda, naneli olmayan sakız ;  saat  gece  yarısını  çoktan geçmiş.  Karanlıkta  ne  görüyorsam bilmem … Muavinimiz  gencecik  bir  kızdı. Çingene  pembesi  fularında,  otobüs  firmasının  amblemi  basılı. “Ayakkabılarınızı  giyebilir misiniz…”  uyarısını  yaptı. İki  kere,  dört  kere,  daha  fazla da  yapmış olabilir  uyarıyı. Şehirler  arası  otobüs  yolculuğunda  bacaklarını  koridora  uzat, üstelik ayakkabıları da çıkar… Zavallı kızcağızın titrek ve ince sesi ,   zar  zor  bulduğu  işini  iyi  yapma telaşındadır. Çingene  pembesi  fulara  rağmen  “Üff..”  desen  uçacaktır neredeyse.  

    Bu  dedikoduyu ilk sizinle paylaşıyorum. Böyle dedikodu mu olur, diyebilirsiniz. Ayakkabılarını çıkarıp, bacaklarını otobüs koridoruna uzatan şahsı her ne kadar tanımıyorsam da, görmemiş olsam da bence dedikodu yapmış sayılırım. Muavinin uyarısı ciddiye alınıp ayakkabılar  giyildi mi ?.. Zannetmiyorum. İşte  tam  o  sırada,  sağ  arka  dişimde bir  gariplik hissettim.

    Dedikodu yapmadığım  , dedikodu yapamadığım hakkındaki   eleştirileri bir  kenara bırakalım ; peki neden  dedikodu  yapmıyorum ? Aklıma  gelmiyor  ya da  seçici davranıyorum  ; her şeyin de dedikodusu yapılmaz ki canım. Otobüsle  şehirler  arası gece  yolculuğu yaparken   karşılaştığım  muavin  genç  kızın boynundaki  Çingene  pembesi  fular, çoraplı  ayaklarını  koridora  uzatıp horul  horul  uyuyan yolcu  hakkında  konuşmak,  düşünmek  daha ilginç . Dünyadan habersiz yaşayıp gittiğimi zannetmeyin lütfen.

    Şu an dişçi koltuğundayım. Doktorum ve yardımcısı, asistanı,  hemşiresi   artık  hangisiyse   iğneler,  kokular, gırıltılar, vızıltılar   arasında tepemde , çekinmeden, rahat rahat dedikodu  yapıyorlar: Birileri  gelmiş de diğerleri  gitmiş. Gidenler giderken haber vermemişler ama onlar da başka  bir  yere  gitmişler. İnatçı  diş  doktorum, işin  ayrıntısını  öğrenmek  için  yardımcısını zorluyor ;  kızcağız anlatmaya dünden  razı. İnsan  bir  doktora dedikoduyu yakıştıramıyor, hele de  hastasının  yanında…   Fakat  ne  derseniz  deyin  ; dişçi koltuğundaydım, yanı başımda  dedikodu  yapılıyordu. Ben de kendimi  güvende hissediyordum.

     

                                                                                                         ESİN  BAYRAKTAR

                                                                                                              ANKARA/2025

  • KEDİNİN KARAKTERİ

    (İLK OLARAK 09.07.2023 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)

    KEDİNİN  KARAKTERİ

          Kediler,  kilometrelerce  uzaktan  yaşadıkları yere  dönebilirmiş. Bahsedeceğim  kedi  öyle  kilometrelerce uzakta   değildi. Yakınlardaydı ;  hatta  burnumuzun  dibindeydi. Apartmanın  birinci katındaki  yalnız  yaşayan  teyzenin  evine  girmiş  en  son. Zavallı  kadın,  sabah  uyanıp da  kanepede   esneyen  kediyi  görünce aklını  kaçırdığını  zannedip “ Allah’ım  sen  aklıma  mukayet  ol…”  diyerek  duaya  başlamış. Rahat bir  kedi  anlayacağınız; buyur denmeden  buyuran, kal  denmeden  kalan  insanlar gibi.

         Yan  binanın  teras  balkonunda  kahveler  içiliyor,  kahkahalar  atılıyor ; teras  balkon  kuaför  salonuna  ait. Saç  tutamları  alüminyum folyolarla  sarılmış kadın ,  kahkahanın  birini  atıyor diğerine  başlıyor. Bir  kızcağız da pedikür yapıyor;  iki  üç  kişi de  ayakta ; hepsinin  gülmekten  gözlerinden  yaş  geliyor.  Aaa.. Bizimki,  komşu  terası ayıran  duvarın  üstüne  çıkmış,  neşeli   gruba  bakıyor.  Muhabbete  katılırsa  hiç  şaşırmam. Hâlinden de  memnun görünüyor.

        Balkonlarına yaptıkları  küçük  bostanla uğraşan  karı  kocanın, zannederim bu  serseri  kediyi  evcilleştirmek  için başvurmadıkları  çare  kalmadı  . Sokakta  bulup evin köşesine  koymakla da  olmuyor  işte. Yavruyken mi bulup  getirdiler, bulduklarında adam  akıllı  kedi miydi bilemiyoruz.   Şimdi  diyeceksiniz  “Adı  yok mu kedinin…”  Olmaz mı ; düzenbaz  bir  film  karakterinin  adını  kedilerine  uygun  görmüşler.  “Kedilerine” derken  duruyorum ; çünkü  hayvan,  sadece  onların  kedisi  olma  niyetinde  değil.

        Sabahtan  akşama  dek  yüksek  sesle  çağırıp  duruyorlar . Açık  konuşayım,  önceleri  karı  kocanın  kime  ya da  neye  seslendiklerini  anlayamadım.  Yaz  mevsimi,  camlar,  kapılar  açık… Neyse,  kediye  sesleniyorlarmış, öğrendik. İyi de kedi başına buyruk.

    Küçük  bostanlarını  telle  çevirdiler. İşe  yaramadı.  Kedi  çıkamasın  diye mi, sebzeler  için mi… Güvercinler,  saksağanlar, başka  kediler  domatesleri,  biberleri,  maydanozları yerle  bir  etmesin istiyorlar ;  haklılar. O  kadar  emek  verdiler. Hem  canı  isteyince  gelen,  canı  istemeyince gelmeyen  kediye  tel mel  kâr  eder mi… Kafasına  göre  takılıyor. Kediniz, kuaförün  terasında,  diye  haber  versem...

         Bostanın  altı ,  daha  doğrusu  balkonun altı  market. Market  çalışanı az  evvel, taze  kabakları  kasaya dizdi. Başına  buyruk  kedi ileriden  geçip  gitti. Arabalar,  belediye  otobüsleri,  egzoz dumanları   durmuyor.  Kabakları  dizen  eleman bir  sigara  yaktı, derin bir nefes çekti.  Ne  elemanın  kediden  ne  kedinin  elemandan  haberi  var. Kadın,  balkonun  bostandan  artakalan  boş tarafında  yürüyüş  yapıyor . Arada bir de bostana  bakıyor. Özgürlüğüne  düşkün  kedinin, balkondaki  saksıların  arasında  uslu  uslu gezinmeyeceği  belli. Hele   bir de adını  aldığı  film  karakterine  benziyorsa yandık.

                                                                     ESİN   BAYRAKTAR

                                                                     2025/ANKARA

  • VİCDAN MESELESİ

    (İLK OLARAK 06.11.2024 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)

     VİCDAN  MESELESİ

         Bir  vicdan  meselesi  olmasa kömürcüyü  tanımayacaktım.

        Kapıyla  telefon  aynı  anda çaldı. Elimde  telefon  kapıyı  açtım. Köşedeki  eczanenin kalfasıydı  gelen.   Telefondaki  ses,  sakin  ama  sıkıntılıydı. Önceliği  kalfaya  verdim. Eczanede  unutulan  ya da  düşürülen kimliğin  sahibinin bizim  apartmanda  olabileceği sonucuna  varmışlar.  Kimlik  kimlik  dediği  meğer ehliyetmiş. O sırada tesadüfen eczanede bulunan dikkatli  kapıcımız, fotoğraftaki  kadını  ikinci  kat  mutfak  balkonlarından  birinde  yani  benim balkonumda  görmüş. Telefondaki  sakin ama  sıkıntılı  sese gelince   , birbirine  bitişik  arsalardan  kömür  yığılı  olan  arsanın sahibiymiş.

    Cumartesi  sabah,  mutfak  balkonumda cep telefonuyla konuşan arkadaşımı,  ehliyetteki  fotoğrafından  şıp  diye hatırlayan kapıcımıza şaşırıp  kalmışken birbirine bitişik arsalardan kömür yığılı olan arsanın sahibinin beni niye aradığını anlayabilmem zaman aldı.

        Arsa  komşumun  içi  rahat  değildi.  Çitle  çevrili arsasına  yığılan  kömür  torbaları yüzünden diğer arsanın yani  benim  arsamın  yol  olarak  kullanıldığını bilmiyormuş ; yemin  etti.  Üstelik  torbaların neredeyse yarısı da  benden taraftaymış. Adamlar,  kamyondan indirdikleri  kömür  torbalarını atmışlar gitmişler. Haberi  olsaydı  böyle  bir  şeye  asla müsaade  etmezdi. Hacca gidip  geldikten sonra  huzursuzluğu  daha  artmıştı. Geceleri  gözüne  uyku  girmiyordu. Haklı kalmak  istemezdi.  Oturmuş,  hesap  yapmış. Öyle  kendi kendine  değil ; sormuş  soruşturmuş. Kömürcüden  aldığı kiraya  göre bana  ödemesi  gereken borcu belirlemiş.  Konuşması  yine  sakindi ama  parayı  almam  konusunda da   ısrarlıydı. Kömürcünün  telefon  numarasını verdi.

        Kalfayı  uğurladım. Telefonu  kapattım. Elektrik faturasının arkasına yazdığım  numaraya bakıyordum. Ne diyecektim kömürcüye ? Vicdanı  rahat  olmayan arsa  komşumdan   bahsetmeli miydim ? Kusura  bakmayın, bir  arsam  olduğunu  unutmuşum. Kömür  yığılıymış,  dendi ; kafam iyice  karıştı. Kömür torbalarınızın bir kısmı benim arsadaymış. Diğer tarafa geçmek için benim arsayı yol yapmışsınız.Hayır,  vicdan meselesine hiç girmeyeyim ;  hem  kusura  bakmayacak  olan  ben miyim  o  mu ?.. … “Benim arsa” lafını çok mu kullandım ?..Adı  neydi  adamın ?..

    Ehliyetini  eczanede  düşüren  arkadaşım “Kömürcü   yaz gitsin…  Bak,  arsa  komşun üzerine  düşen  görevi  yerine  getirmiş, yüreğini  ferahlatmış; arayacaksın  tabi…”  dedi.  

         Kendimi nasıl  tanıtacaktım ? Para  ister   duruma  düşmek istemesem de  sonuçta para  isteyecektim ;  gerçek  buydu. Kafamda bir hikâye oluşturdum: Akrabaları  ziyaret  için  kasabaya  geldiğim sırada arsama  bakayım demiştim. Bir de ne  görsem, izin  almadan  kömür  yığmışlar. Derdimi  anlamıştır  kömürcü. Madem yakındasınız,  buyurun, bir  çayımızı  için, diyebilir.

         Ya   “Evet, anladım, kömürün  birazı  sizin  tarafta. Taşırken dökülüyor,  şu  kadarcık  yere kira mı  vereceğiz… ”  derse … Ben de “ Kömürler  torbada  değil mi ?.. Anlamadım, nasıl  dökülüyor ? ”  derim.   ; “Geçebileceğimiz başka  yol  yok .”  derse de…  Demez  herhalde; demeyeceğini umarak telefonuma uzandım. Bir  gördüğünü  bir  daha  unutmayan  kapıcımız , işini tam yapmış olmanın huzuruyla bahçeyi  süpürüyordu.  

                                                                                                ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                                    ANKARA/2025

  • AKLINI ÇELDİĞİMİ DÜŞÜNEBİLİRLER

    (İLK OLARAK 01.09.2022 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)

    AKLINI  ÇELDİĞİMİ  DÜŞÜNEBİLİRLER

           Üşenmedim , oturdum  saydım . Seksen beş gündür  sendikalıyım.; canım  sıkılıyordu,  canımın sıkıntısı  gitgide artıyordu. Karar verdim.  Neydi  kararım ?  “Çıkıyorum…”  demekti  galiba. Sendikadan çıkıyorum,  ayrılıyorum,  istifa  ediyorum…  İstifa mı  ediyorum ?.. Ne iş yaptım da  istifa  ediyorum ?..  Bir  şeyler  yapmalıydım  ki istifa  edeyim ; değil mi ?.. Oysa  aradan  seksen  beş gün  geçmiş; farkında bile değilim. Sendikalı  olmak istemediğimin farkındayım.

         Sendika  denilince  afiş  geliyor  aklıma. Yolumun  üzerinde  bir  otel  var. Hava  güzel,  mis  gibi  , hadi yürüyeyim, dediğimde otelin  dibinden  geçmeye  mecburum. Bitişiği   market ; dışarıdaki kasalardan  elma,  portakal,  patates, soğan  seçiyorum. Soğan  seçerken de   “ Soğanlı  Çiçeklerin Yetiştirilmesi  Üzerine  Yeni  Yaklaşımlar”   konulu  toplantının  afişini görüyorum otel  girişinde. Her seferinde bir başka sendika ;her seferinde  bir  başka  seminer, bir  başka  kongre, bir  başka toplantı… Artık  neye göre ne deniyorsa  bilmem. Boş  durmuyorlar yani.  Ama işte  kala  kala  aklımda “Soğanlı Çiçeklerin Yetiştirilmesi  Üzerine  Yaklaşımlar” kalmış.

        Aslında bu da bir iş  sayılmaz mı… Düzenlenen  etkinlikleri takip etmek, izlemek, ilgilenmek. Çiçek  yetiştirme meraklısı   sayılmam. Sarmaşığa benzeyip,  kitaplığımın sözlükler bölümüne doğru tırmanan bitki çoktan tarih oldu . Hakkımı  yemeyeyim. Mutfak  balkonuna  götürüp kurumuş yapraklarını  ayıklamıştım. Ayıklamama rağmen tırmanırken kurudu ; kururken tırmandı.

         Doğrusunu konuşursam ,  arkadaşlara ayıp  olmasın, arada kırgınlık  olmasın diye üyeliği  kabul  etmiş  bir  sendikalıydım. “ Neden  sendikalı  olayım ki  ya da   sendikalı  olmamı  neden  istiyorsunuz ?. “ gibi  sorular da sormamıştım. Fakat  ben  sormadan  onlar  bu soruların cevaplarını  sıraladılar. Canım  sıkılıyor,  mutsuzum ; soğanlı  bitkilerin  yetiştirilmesi  üzerine  yeni  yaklaşımlar toplantısına katılsaydım  kararım  değişir  miydi ?.. Mesela,  otelin  girişi kadar  gösterişli olduğunu  tahmin  ettiğim  konferans  salonunda  konuşanlardan  biri  olsaydım istifa  etmeye  kalkışmayabilirdim.

         Mikrofonu kullanıyorum; masadaki mikrofonu. Hayır , mikrofon  kürsüdedir ; konuşma için önceden hazırlık yapmışımdır. Kucağımdaki dosyalarla salona girerim. Dosyaları  nereye  bırakacağım ? Dosyalar  kürsünün  üzerine  sığar mı ?.. Konuşma boyunca hep  ayakta mı duracağım ?.. Masa  olursa  sandalye de olur. Arada  otururum,  şişede su  rica  edeyim ; dilim damağım kurursa şöyle bir yudum alırım.

          Hangi  sendika ?  Adlarını  sanlarını  bilmiyorum, kalkmışım   kürsüden,  masadan, mikrofondan  bahsediyorum. Afiş  hiç eksik  olmuyor; konuşan  konuşana… Offf… Sıkıldım…İstifa  etmenin  yolunu  yordamını  gösterin, rahatlayayım. Dilekçe mi  yazılacak,  fotokopi mi çekilecek, bir  yerlerden rapor filan mı istenecek… Sonra evime yürürüm . Hava soğuksa, yağmurluysa  otobüse binerim. Atkımı dolarım  boynuma,  şemsiyemi  açarım. Manav  kasalarından  meyve alırım, yeşillik  alırım.

           Kapıda  karşılaştık ; Suratını astı,  “Haber  verseydin…”  dedi. Sendikadan istifa  ettiğimi  haber mi  vermeliydim ?.. Yaz  aylarını  bu takıntıyla  geçirmek istemiyorum. Sendikalı  hayatımızdan  memnun muyuz, değil miyiz  konuşmadık.  Ben  memnun  değilim,  yapılacakları  öğrendim: Dilekçe  yazıyorsun ; hayır  yazmıyorsun, yazmakla uğraşmıyorsun. Dilekçenin hazırı var ;  boşlukları  dolduruyorsun sadece.  Tarihler,  adın,  soyadın, imzan,  adresin,  telefon  numaran; bu  kadar.

    Sanki  bütün  derdi  tasayı onun üzerine atmışım, kıyıya  çekilmişim   gibi bakıyor.  Kendi  kendime verdiğim  bir  karar.  Kimseden  etkilenmedim. Soğanlı bitkilerin yetiştirilmesi üzerine yeni yaklaşımlar konusunda konuşma  yapma  hayali  bile  kurdum. Konuşma dosyalarım  kürsüye  sığmadığından koşturup sehpa bile getirdiler .  

    İstifa  ettim.  İstersen içeri  birlikte  girebiliriz. Ama  aklını  çeldiğimi düşünebilirler.

                                                                                                    ESİN  BAYRAKTAR

                                                                                                        ANKARA/2025

  • EVİN ATI SATILMADAN ÖNCE

    (İLK OLARAK 28.04.2024 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)

    EVİN  ATI  SATILMADAN ÖNCE: YEREL BİR TELEVİZYON KANALINDAN

       Şimdi,  efendim, üç  kilometrelik  bir  mesafeden  söz  ediyoruz. Kasabadan  sonra  üç  kilometre  gidiliyor.  İnternete  baktım ;  arabaya, otobüse,  taksiye göre  diyor. Karşı  taraf  sözünü  kesti  : Neyse,  evinden  çıkmasını  ve  kiraz  bahçelerine  varmasını  konuşalım. Kadın, ellili  yaşlarda olmalı . Biniyor  ata,  çıkıyor  yola.  Bazı  günler  yürüyor. Giderken yürüyor,  dönerken  yürüyor : Toplamda altı kilometrelik uzaklık.

     Evin  atı  henüz satılmamıştır . At satılacak,  daha  sonra yerine cip  alınacaktır. Çay  getirdiler.   

        At  satılınca kadın, üç  kilometreyi hep  yürüdü . Şaşırtıcı  değil mi ? Atın  bir  fotoğrafı  var mı ? Araştırdık, sorduk soruşturduk ; cipin fotoğrafı var  ama atın  yok . Keşke kadının,  at  sırtında  bir  fotoğrafını  bulabilseydik… Tabi, böyle bir fotoğraf için kasabadaki  fotoğrafçının  çağrılması  gerekecekti . Ayrıca dul  bir  kadının bırakın kasabanın fotoğrafçısını çağırmasını ,  fotoğraf  çektirmesi  bile o dönem   olmayacak  işlerdendi.  İnin   cinin   top  oynadığı   tarlaların  ortasından,  atın  ağır  adımlarıyla,  kızını  görmeye  giderdi . Diğer konuşmacı   çayını  yudumladı  ve konuştu. Aman  efendim, o  tarlalarda  inlerin cinlerin  top  oynadığını  söyleyemeyiz  artık.  Güldüler…

        Kiraz  bahçesi,  damadınınmış. Onlar yazı  işle  güçle  geçirirlermiş. Bardağı karıştırırken  sordu :  Yoksa şu  meşhur  “gök  kapısı”   olayının  geçtiği yer mi  ?..  Çayını  yudumlayan  cevap  vermedi  çünkü  o  sırada bilgisayardaki  bir  fotoğrafla  ilgileniyordu  .  Bulamadım,  dedi.  Bulamadığı her neyse bıraktı,  konuşmaya devam etti.

    Gök  kapısı olayı,  kiraz  bahçelerinin  daha  aşağısında,  üzüm  bağlarının  başında olmuş. Kadının  bostanı  ayrı ; o da geceleri su  nöbetine  tek  başına kalkıyor ; niye  tek  başına,  dul kaldığında yirmi dört yaşındaymış : İki  çocuğa,  kayınvalideye,  kayınvalidenin  kayınvalidesine bakacak ; suyu  kaçırırsan  işin  zor. Sebzeler, meyveler, asmalar su ister… Gece zifirî karanlık. Bağ  evlerinden birinin kapısı açıkmış. İçeriden karanlığa projektör gibi  yayılan  ışığı   gök  kapısı  zannetmiş . Saflığı görüyor musun azizim ?.. Korkmuş,  heyecanlanmış ; düşünmüş  ki  işte şu an duaların  kabul  olduğu  andır. Başlamış dua  etmeye… Şükrediyormuş ;  her kula nasip  olmayacak  bir  şey gelmiş başına . Efendim,  açık  kapıdan dağılan  ışık ilerilere  kadar  ulaşmış , gitmiş.

        Mars’ın Dünya’ya  en  yakın  olduğu  günlerde ;  açık  alanda  semaver  yakıp  çay  demleyenleri  hatırlıyorum. Neden ? Bu  muhteşem doğa  olayını kaçırmamak  için  elbette.  Bardaklar  boşalmıştı.   Fakat,  dedi ;  o  zamanlar  açık  alana  ihtiyaç  yoktu  ki ; her yer  açık  alandı.  Mars  Dünya’ya mı  yaklaşmış, Dünya’dan mı  uzaklaşmış , kimin  umurundaydı.  Ekmeğini kazanma derdindeydi herkes. Gemici fenerleriyle bağın bostanın içinde suyu gözetlerlerdi.

        Kadın, kızını,  torunlarını  görüp  döndüğü  günlerden  birinde,   akşam  üstü,  ahbabı bir  kadını terkisine  almış.  Çene  çala  çala  kasabaya  yaklaşırlarken  arkadaki  hanım,  sen  düş ! Bizimki  farkında  değil. Demek ses,  bağırma,  inleme  filan da  olmamış … Uçsuz  bucaksız  ekin  tarlaları ;  kim  duymamış,  kimse  görmemiş. Oturduğu  yerden  yuvarlanıp giden  kadın hafiften  toparlakçaymış Seslenememiş, yuvarlandığı yerde kalakalmış . Öbürü de  kim bilir ne  zaman  anladı,  Allah  bilir…Ayrıca dünyadan  habersiz ,  konuşa  konuşa yola  devam  etmesine  ne  dersiniz ?..

    Güldüler… Kardeşim,  gel  bir  hesap  yapalım : Üzerinden neredeyse doksan  yıl  geçmiş . Ben  ne  diye  yeni  fotoğraf  arıyorum ki  ; uçsuz  bucaksız  ekin  tarlalarını  göstermeli  aslında. 

                                                                                           ESİN    BAYRAKTAR

                                                                                                 ANKARA/2025

  • AÇILIŞ

    AÇILIŞ

        Okul  müdürü  mikrofonu  eline  aldı , okullarına  bir  kütüphane  açılacağı  haberini  müjdeledi. Velileri,  anaları,  babaları,  mahalleliyi açılışa  çağırdı. Kocası  yirmi gündür  ortalarda  olmayan  kadın, üç aylık bebeği komşuya emanet etmiş,   büyüğü  okula getiriyordu . Davetiye  gönderilmeyenlerdendi. Çünkü  listede  adı  yoktu.  Olsun;  müdür  çağırmıştı  işte. Kimbilir  nerelerdeki  kocayı da  düşünmüyordu  artık.  Keşke  dönmese…  Bir  yerlerde,  kıyılarda,  köşelerde  hakkından  gelseler… Kadın,  müdürün  ne  diye  bağıra  çağıra  konuştuğundan   pek  bir  şey  anlamadı.  Çocuğu  bıraktı ;  ortak  avluya  bakan  tek  göz  odalardan   biriydi  evi.  Kadının  yolu,  mahalle  kahvesinin  önünden,  yakınından  filan  geçmezdi. Geçse de  şimdi  bahsedeceğim  diğer  kişiyle  birbirlerini  tanımazlardı.

        Diğer  kişi , kare  bulmacadaki  beş  harfli  kelimeyi  düşündü.  Gecekondusunu  müteahhide   uzun  süre  vermedi.  Ne vakit   hanımı, çocukları ev konusu  açsalar   kahvede  alırdı  soluğu.  Sondan  bir  önceki  harfe  göre  tahmine  başladı. Ama  bugün,  gecekondusundan  vazgeçti . İnat  et  dur ;  nereye  kadar  öyle değil mi ?.. Kahveci  çayını  getirdi. Kütüphane  açılacakmış  yakındaki  okula ;  sondan  üçüncü harfi buldu,  tamam.  Delikanlılar aralarında konuşuyordu. Kütüphaneden  filan bahsedilince  kulak kabarttı.  Gecekonduyu  yıkacaklar ;  bahçeye  bakmak,  çay  içerken sedirde kitap okumak ; hepsi  bitecekti . Eski  kulağı  kesiklerden,  derlerdi  onun  için. Kimler mi ?  Etraf …

      Diğer kişi hatırlamayabilirdi . Genç  bir  adamla ,tesadüf  bu ya ,  karşılıklı  çay  içmişlerdi. Genç adam artık düzgün  bir  iş  bulup  ailesini  namusuyla geçindirme  planları  yapıyordu. Karısı ikinciye hamileydi. Diğer  kişiyse , o  sıralarda, müteahhidin lafını  bile ettirmiyordu ; güven vermişti  gence . Genç adam , onun zamanında  hak  hukuk,  adalet için afişlerle meydanlarda yürüdüğünü,  grev  sözcüsü  olduğunu duymuştu. Grev  sözcüsünün ne  iş gördüğünü  bilmezdi. Olsun,  grev  sözcüsü  olmak  herhalde kolay  değildi  . Şimdi söylesek diğer kişi gerçekten hatırlamayacaktı ; zaten  genç  adam sonrasında  pek  uğramadı  kahveye. Lohusa karısı ,  tek  göz  odada  bebeği  emzirdi. Kalktı  ortalığı  topladı,  çorba  karıştırdı.

          Açılışa  gelenlere  börek,  dolma,  kurabiye  ikram  edilecekmiş. Kadın hiçbirine  katılamadı. Böreğe,  dolmaya,  kurabiyeye de  açılışa da… Okutsalardı,  bizden de  bir  şey  olurdu değil mi ?.. Hamur  açan komşusu güldü  geçti. En  büyük   göründü  bahçede . Karnı  ağrıyormuş,  beti  benzi  atmış.

        Kalabalık  dağıldı,  meraklıların  merakı  bitti , en  büyüğün   karnı ağrımaz oldu;   kadın , çocuğu  sınıfına  kadar götürdü.  Tam  dönüp merdivenlerden ineceği  sırada  kütüphanenin  kapısı  açıldı. Müdürün  konuşmasını, kütüphanenin  açılışını  çoktan  unutmuştu.  Yeri paspaslayan hizmetliyi biliyordu. Çocukları  aynı  sınıftaydı.  Öyle  havadan  sudan  lafladılar. Kadın, kitapların  arasında   düşündü:  “Tuvaletleri yıkamada ne  var ki… Yıkarım… Yıkarım   elbet…” İçi  rahatladı. Keşke,  hemen  şimdi  verseler  kovayla  paspası  eline… Sanki  eve  gidip de  ne  yapacaktı !

         Hani  bulmaca  çözen  diğer  kişi  var ya ;öğleden  sonra  müteahhitle görüştüler, anlaştılar. Kahveye  uğramayı  canı  çekmedi. Hanımı,  oğlanlar,  gelinler “…çok durma..”  dediler. Okul  müdür  yardımcısı,  öğrencilerin  dağılma  saatine  yakın,  kütüphaneye   gelen  ihtiyara ,  “Durup  dururken, zilin  çalmasına  şurada on beş  dakika kalmış,   kütüphanenin  nesini  göreceksin amca…” diye içinden söylendi. Tanımadığı,  yabancı  birini de okulun  içinde  tek  başına  bırakmadı.

        Müdür  yardımcısı  bir  süre ayakta  durdu, ihtiyarı  inceledi. Kimi  kimsesini  öğrenmeye niyetlendi  ama telefonu  çalınca da  dışarı  çıktı. Okula  alınacak  temizlik  elemanıyla ilgiliydi görüşme. Yeni  eleman üst  kat  tuvaletlerine   bakacaktı . Çay  bardakları da  vardı… Amcanın yüzündeki  ciddiyeti nasıl  anlatmalı acaba ?   Kalın  bir  ansiklopediyi açmış  okuyor ;  yıllar  yıllar  öncesinin  coşkusunu  hisseder  gibi.  

                                                                                        ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                              ANKARA/2025

  • ADAK ( İlk olarak 03.06.2023 tarihinde paylaşıldı.)

        Kapısı kilitli iki  katlı  evin  önünde duruyordum. Neden  duruyordum ? Delikanlının çağırdığı kişi gelsin ,  kapının kilidini  açsın , diye.  Delikanlı, sokağın  sonuna  doğru  seslendi. Dönüp  baktı.  Durmaya  devam  ediyordum. Besbelli  duyan olmadı. Yeniden  seslendi. Yetmedi ,  biraz  yürüyüp  yine seslendi. Dilinden midir,  memleketinden midir nedir,  kime  seslendiğini  anlayamadım. Anahtar olmadan kapı nasıl açılacak… Ne gelen var ne giden…

       Evi  hatırladım.  Duvara  bitişik  merdiven,  üst  kata  çıkıyordu. Harap  olmuştu tabi. Kollukları çürümüştü . Hem  merdiven de kullanılmıyordu galiba. Sonunda anahtarı getirdi delikanlı . Zaten her yere tek başına koşturuyordu. O kadar seslenmişti ; anahtarı getirecek bir Allah’ın kulu yoktu.

    Süs  havuzu,  meyve  ağaçları değişmemiş. Havuzun  içini plastik  kasalarla doldurmuşlar.  Misafir  gelince  evin kedisi   merdivende  oturur,  baktı  misafirin  gideceği  yok , bahçeye  inerdi. Terk  edilmiş bahçenin bir  köşesini  çevirmişler. Derme  çatma  ağıldaki koyunlar çaresiz bir  alışkanlıkla ayağa  kalktı. Bahçeyle, havuzla ilgilenmeyi bırakıp işimize bakmalıydım. Madem adaklık için gelmiştim ; hayvanı benim seçmem lazımmış. Siz  seçin, dedim. Kabul  etmedi ; olmazmış.

       Çok  soğuk, karlı,  buzlu bir Ankara  kışında üst  katta,  soba  yanan odadaydık. Pencereden dışarı bakıyordum. Çatıların arasından küçük bir meydan görünüyordu.  Soba  yanan  odayı, pencereden görünen meydanı merak ettim şimdi . Taşınırlarken  duvardaki  aynayı, altındaki  büfeyi de götürmüşlerdir herhalde. Büfede,  kahve  fincanlarının  arasında,  evin  kızlarının  vesikalık  fotoğrafları  vardı. Kızlar  sabah  erkenden işe giderlerdi. Kedi,  basamaklardadır  ; onlar hazırlanırken  ayak  altında  dolanmayı  sever. Kendi  kendine  hoplar  zıplar,  yalanır. Aynayı bırakmış  olabilirler. Ne  diye  bıraksınlar ki  aynayı !.. Eski olduğundan , taşımaya değmeyeceğinden bırakmışlardır. Büfeyi,  fincanları,  vesikalık  fotoğrafları  sarıp  sarmalamışlar ; aynayı  gözden  çıkarmışlardır. Bütün işlere kendisi koşan delikanlı benim bahçeye, havuza , merdivene bakıp durmamdan sıkılmışa benziyordu. Öndekini  seçtim ;  “Tamam,  şu  olsun…”  dedim.

         Evden çıktıktan sonra caddeye  varmak  için dar bir aralıktan  geçmek gerekiyordu.  Karşılıklı  evlerin  pencereleri  nerdeyse  dip  dibedir. Merdiven basamakları güven verseydi  üst  kata  çıkma  niyetimi  söylerdim. Delikanlı da büyük ihtimalle “Hah ! Bir bu eksikti…” derdi. Ama hatırladıklarımın doğru olup olmadığını nasıl anlayacaktım ?… Sıkıca tuttuğu hayvancağızı kapıya doğru sürükleyen delikanlının peşi sıra yürüdüm . Kaldırıma oturmuş kadınlar, erkekler aralarında konuşuyorlardı. Bizi görünce sustular. Niye geldiğimi anlamışlardı.

                                                                                    ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                        28.06.2025 /ANKARA

  • EDEBÎ MEKTUPTAN BÖLÜM

     …İnsanların birbirleriyle  olan  bağları,  dostlukları ;  düşmanlıklar,  kıskançlıklar  vardı  yazacağı  oyunda. Sade  ve  değişmeyen bir  dekor  düşünüyordu. Dostluk  olsun,  düşmanlık  olsun, kıskançlık  olsun,  bulundukları  yerle  bütünleşmiş  karakterler  hayal  ediyordu…  Ve  bu  karakterler  onu  son  derece  heyecanlandırıyordu…

        Her  ne  kadar  aynı  yerde  geçse de  onun yazacağı  oyun,  bir  polisiye  olmayacaktı  galiba. Değil  gibiydi.  Anlattıkları,  polisiyeye  pek  benzemiyordu. “Polisiye mi ?”  diye  sormadım.  Benim  yazdığımsa  bir  öyküydü ;  polisiye  bir  öykü.  Tuhaf  bir şekilde  yayımlanmamıştı.  Bununla  ilgili  tuhaflığı  biliyorsun.  Aslında  yapmam  gereken   tek  şey  “… Neyse,  sonuçta  aynı  konuda  yazılmış  şarkılar,  romanlar,  senaryolar  filan  yok mu ? … İşte  bizimki de öyle…  Aaa… Bak şimdi aklıma  geldi ;  zaten  yazdıklarımın  bende  kopyası  yok ki…”  demekten  ibaretti. Sanki  niye  demedimse…  Otobüs  saatlerine  daha çok  takıldım.  Acaba  gece  kaçta  evdeyim  ? Alışkın  değiliz  ya böyle  geç  vakit  dışarılarda olmaya… Tabi  bunlardan  söz  etmedim.  Ama  o  dakika  karar  verdim ;  dönünce gidecek,  tuhaf  bir  şekilde   yayımlanmayan  öykümün  kopyasını  isteyecektim. Hatta  niye  gitmemiştim  şimdiye  kadar… Anlatmıştım ya;  amacım  öykünün  yayımlanmasıyla  ve  yayımlanmamasıyla  ilgili  tuhaflığı  araştırmak  değildi.   Yazdıklarım  bende  de  olmalıydı,  o  kadar.

        Düğünde  giydiğim  elbise   kılıfın  içinde,  terziden  çıktım. Elimde  elbiseyle  Meşrutiyet  Caddesi’ne   kadar  yürüyebilirdim  herhalde.  Öyküye  nasıl  başladığımı  bile  unutmuşum. “Hayır,  detektifin   garsona ilk  sorusu   çayın  yanında  yiyecek  olarak  ne  alabilirim  veya  çilekli  pudingli  soya  soslu  keki  görebilir miyim  olmadı.”  diye  yazmışım. Çilekli  pudingli  soya  soslu  kek  de  nereden  geldi,  dersen ;  bilmiyorum.  Meşrutiyet  Caddesi’ne  yürüdüm  ve “Hayır,  detektifin   garsona ilk  sorusu   çayın  yanında  yiyecek  olarak  ne  alabilirim  veya  çilekli  pudingli  soya  soslu  keki  görebilir miyim  olmadı.”   Cümlesiyle  başlayan  öykünün  kopyasını  aldım.

        Ne  terziden  ne  Meşrutiyet  Caddesi’nden  ne de  detektifli  öykümden  konuştuk.  Dur bakayım,  terziden  elbiseyi  alır,  Meşrutiyet  Caddesi’ne  yavaş  yavaş  yürür… gibilerinden   laf lafı  da  açmadı. Yayıncıya  gitme  fikri de  terziden  çıkarken  oluşmuştu  hem.  “Oyun  polisiye mi ?” diye  sorsaydım öykünün  zaten yayımlanmadığını  söyler   otobüs  saatleriyle,  evde  kaçta  olurum  takıntılarını da  bir  kenara  bırakırdım.

        Ondan  ayrıldıktan  sonra  otobüs  durağını  kolay  buldum.  Dediğim gibi  kafasındaki  oyun  öyle  şaşırtıcıydı ki polisiye  öykünün  tek  kopyasını  almaya  nasıl  gittiğime  hiç  gelemedik… 

                                                                     ESİN      BAYRAKTAR

                                                                          2018/ANKARA