ARJANTİN PALAS
103 numarada kalan Esma “Güçlü yönünüz nedir ?” sorusuna takıldı. Esma’nın güçlü yönü neydi?.. Tek başına otobüse binip büyük şehre gelmek mi ?.. Kız başına otelde kalmak mı ?.. Yarın mülakatta sorarlarsa, “Tek başıma otobüse binip Ankara’ya geldim…” mi diyecekti ?.. Kapıya güvenmiyordu. Metal kısımları paslanmış küçük komodini itti. Gece odaya girmeye çalışan olursa komodin engellerdi belki ya da kapı açılırsa komodin devrilir, Esma gürültüye uyanırdı. “Ankara’da kalacak yerim yok. Bir yakınımın yanımda gelmesine yetecek maddi gücümüz yok…” Genç kız, otobüste verilen kutu meyve suyuna uzandı.
Bedia Abla, Roma’da dondurmacılık yapan oğluna aşağıdaki satırları yazdı:
“… Baktım, binanın içini dışını baştan aşağı elden geçirmek boyumu aşıyor, sadece süpürgelikleri cilalatmaya karar verdim. Geçmişte , alçı işlerini yaptırdığımız ustanın telefonunu buldum. Yanındaki genci gönderdi. Delikanlı sabah geldi. Hâlâ çalışıyor.
Oradaki hayatını bırakıp Ankara’da, dedenden miras eski bir oteli işletmezsin galiba ?..Neyse şimdilik süpürgelikler göze hoş görünsün. Cilayı yapan çocuk, “Akşam dokuza kadar devam ederim…” dedi . Müşteri az zaten. Genel müdürlüğe yakınız ya mülakat sınavına girecek gariban gençler var odalarda. “Adı neden Arjantin Palas Oteli ?..” diye soruyorlar. Bilirsin, hep merak ederler. Hamamcıda da yalanın bin türlüsü… ; sesimi çıkarmıyorum. Üç beş kuruş damlıyor hamamdan. Babandan kalan emekli maaşına şükrediyorum. Senin para durumun nasıl ?..
Hayat … ; kalkar dönersin memlekete. Çarşaf, nevresim değiştirmekten, oda temizliğinden şikayetçi değilim. Gücüm yetiyor bakalım…”
Arjantin Palas Oteli ve Hamamı logolu kâğıtlardan beş on tane kaldı. Astarı yüzünden pahalıya geleceğinden yenileri sipariş edilmedi. Bedia’nın aklına, oğluna mektup yazmak geldi. Yazmak hoşuna gitti. Gün geldi logolu kâğıtlar bitti. Bedia, son mektubu düz, çizgisiz, beyaz kâğıda yazdı. O sırada bir şarkı duyuldu hafiften. Süpürgelikleri cilalayan delikanlıya, müşterileri rahatsız etmemek kaydıyla müzik dinleyebileceğini söylemişti .Delikanlı koridorda yere oturmuş, bacaklarını uzatmış ; işini bir ressam edasıyla yapıyor. Müzik sesi yanı başındaki pilli el radyosundan geliyor.
Esma, çorbasını içerken güçlü yönlerini tekrar tekrar düşündü ;sıraladı. Mesela tavanı rutubetten kararmış otel odasından, koridorun sonunda ortak kullanılan tuvaletten, tuvaletin iki de bir açılıp kapanan kapısından, kapının gıcırtısından şikayetçi değildi. Yatağın çarşafları bile nem kokuyordu. Olsun; bir geceliğine dayanırdı.
Bedia, Allah var, kibar kadındı. Kocasını kaybetti ama kayınpederinden onlara miras kalan oteli bırakmadı, elinden geldiğince derleyip topladı . Odalara Arjantin Palas logolu mektup kâğıtları ve zarfları yerleştirdi. Bir gün olsun ağzından “Ya benim kayınpeder gezmeyi tozmayı severmiş. Karısını, çocuğunu yanına almadan o ülke senin bu ülke benim dolaşırmış. Hatta bin dokuz yüz ellili yıllarda Arjantin’e gitmiş. Günahı boynuna, bir gönül macerası olmuş bu seyahatte. Tangoya filan da meraklıydı rahmetli… Nedense artık… Belki de otelin adını bu yüzden Arjantin Palas Oteli ve Hamamı koydu. ” lafı duyulmadı.
Esma, otelci kadını tanıyamadı önce. Kadının üzerinde ekose bir sabahlık, saçlarında da ıslak boya vardı. Lobide, kılıfları yıpranmış koltuklarda bir delikanlıyla karşılıklı oturmuş su bardaklarından çay içiyorlardı ; çaydı herhalde. Koridorda boya yapan genç değil miydi o ?.. Esma, başı önde merdivenlere yöneldi. Sanki arkasından biri onu yakalayacakmış gibi basamakları hızla çıktı. Tavanı rutubetten kararmış odasına kavuşmak için can attı , kapı açılmadı. Anahtar, kilidi açmıyordu. Epeyce uğraştı; hayır… Aşağı inip yardım istemeyi hiç istemedi Esma ama başka ne yapabilirdi.
103 numaralı odada kalan genç kız öyle çabuk geçti ki Bedia “Taze çay var, alır mısınız…” diye seslenemedi bile.
Abla, dedi Tuğrul ; evde vukuat çıkmış, bizimkiler bitişik komşularla kavga etmişler, komşunun kocası kapıya dayanmış filan… Konu komşu ayaklanmış, polis gelmiş… Bedia, ara sıra 101 numaralı odada kalırdı. Marketteki indirimden aldığı ucuz boyayı sürdüğü saçlarıyla adama baktı. Olayın ne olduğunu biliyordu zaten. Tamam, dedi adama ; sen git. Kadın düşündü: Resepsiyonu gece kim bekleyecekti ? Yarım saat sonra da boyayı yıkamalıydı.
Delikanlı, söz verdiği şekilde dokuza kadar çalıştı ; işi tamamladı. Oğlunu hatırladı Bedia. Roma’da dondurmacılık yapan oğlundan bahsetti. Hani kabartmadan heykel var ; korkutucu bir surat heykeli ; yalan söyleyenlerin elini ısırırmış yani öyle inanıyorlar; işte oğlunun çalıştığı yere çok yakındı bu heykel.
Bedia Abla yarım saat sonra saçlarını yıkadı. Oğluna yazdığı mektubu gece on iki sıralarında tamamladı:
“… Tuğrul’a da inanmıyorum. Bu kaçıncı bahane. Yok komşuyla kavgaymış , yok polis gelmiş… Geç anam geç ; ben seni bilmez miyim… Süpürgelikleri cilalayan delikanlı da rutubeti hamama bağladı. Hamamı iptal mi etsek acaba ?.. Delikanlı iyi bir insan, hem saygılı ; resepsiyonda duruverdi sağ olsun. 103 numaranın kapı kilidini açtı. Çay içtik, sohbet ettik; seni anlattım biraz.
Kilit yapıldı yapılmasına da odada kalan kız başka bir oda istedi. Anladım ; kapı içine sinmedi. “Taze çay var…” dedim, teşekkür etti. Ben öyle sabahlıkla, saçımda boyayla otelin içinde dolaşmam ki… Mecbur kaldım, ne yapayım…”
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2026