-
Bu İnternet Sitesi içeriğinde yer alan tüm eserler (yazı, resim,görüntü, fotoğraf, video, müzik vb.)yazara ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır.Bu hakları ihlal eden kişiler 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar.
-
BAŞININ ÇARESİNE BAKMAK
(İLK OLARAK 24.06.2023 TARİHİNDE “PAZARLIK” ADIYLA PAYLAŞILDI.)
Fakültenin son senesindeydim ; mart ayında, memleketten döndüğümün haftasına dolandırıldım. İki adam apartmanları geziyormuş. Yangın söndürme tüplerinin çalışıp çalışmadığına baktıklarını söyleyen adamlar, yaptığımız işin karşılığı şudur deyip bir de makbuz kesiyorlarmış. Dolandırıldığımı anlamıştım ; hiiiç üzerime alınmadan, hayrete kapılmış ve korkmuş taklidi yaptım. Dolandırıcılara para kaptırdığımın duyulmasını istemedim çünkü kapıcı dairesini gözüme kestirmiştim. Planlarım alt üst olabilirdi. Pekiii… Bu hikâyeye neden inandım acaba ?.. Geride duran adamın işçi tulumu giymesi , elinde bir alet çantası taşıması yüzünden mi…
Başıma geleni ve kapıcı dairesiyle ilgili neler düşündüğümü kimseye söylemedim. Ekim ayına kadar haftada bir gün merdivenleri paspaslarım, pazar dışında kalan diğer günler akşam yedide çöpleri toplarım, topladığım çöpleri sokağın sonundaki büyük varile atarım. Ekimde, yeni görevli gelince, çıkarım. Saydım: Toplam sekiz daire, dört kat; katlar arasındaki merdivenler onar basamaklı, sahanlıkları da ekleyelim.
“Herkes kapısının önünü temizlesin, çöpünü kendi atsın” uyarılarıyla uğraşmayacaklardı ama dolandırıcılara para kaptırdığımı öğrenirlerse “Sen daha apartmanda yangın söndürme tüpü var mı yok mu ondan bile habersizsin , apartmana nasıl göz kulak olacaksın…” demelerinden çekiniyordum. Kabul ederlerse sadece kiradan değil elektrik su faturalarından kurtulma şansım olabilirdi. Hatta ısınma da bedavaya gelirdi ama sonuçta havalar soğuduğunda bitecek bir işti . Kapıyı kapattım. Apartmanda yangın söndürme tüpü var mı yok mu, varsa nerededir, bilmiyordum. Tek bildiğim , bu dairenin kirasını tek başıma ödeyemeyecek durumdaydım.
Dolandırıcılar, daktilomun sesini mutlaka duymuşlardır. Duyulmayacak gibi değil. “M” ve “R” tuşlarına sert basmak zorunda kaldığımdan sesin şiddeti artıyor artıyor artıyor, neredeyse sokağı inletiyor. Mehmet Rauf’un on romanını didik didik ediyorum. Didiklediklerimi yazıyorum. Dolandırılmış olmam hiçbir şeyi değiştirmiyor. Yazmak zorundayım. Eylül ortasına tezi bitirmeli. İhtiyar amcasının yanına taşınan ev arkadaşım, kalan birkaç eşyasını almak üzere bugün uğrayacağını söyledi. Kesinlikle dolandırılmıştım. Gece yarılarına dek daktilomda bir şeyler yazıyordum kendi hâlimde. “Bir şeyler “ değil ; rica ederim. Üniversite bitirme tezimden bahsediyoruz. Mehmet Rauf roman karakterlerinin psikolojilerini tahlil ediyorum.
Hakkımda konuşuyorlar mıydı ?.. Belki konuşmuyorlardı . Dolandırıcıların kurbanı olduğumu nereden bilecekler canım, derken sahte makbuzdaki bilgilerden yola çıkıp beni bulacakları , sonunda mahkemeye bile çağıracakları aklımın ucundan geçmemişti. Mahkemede hakim ya da savcı ; bu hikâyeye neden inandığımı değil , düşünmeden taşınmadan, sorgulamadan parayı hemencecik ne diye verdiğimi soracaktı.
Mezuniyete kadar yanına taşınabileceğim ihtiyar bir amcam yoktu. Eski daktilosunu ödünç veren avukat bir akrabam vardı. “M” ve “R” tuşları yüzünden kollarımın kuvvetlendiği daktilodan bahsetmiştim.
Ne zamandı hatırlamıyorum ; kapıcı dairesini gördüm. Mutfağıyla, banyosuyla, arka bahçeye bakan penceresiyle şirindi. “M” ve “R “ tuşlarına rahatça vurduğum sırada pencerenin önünden geçen kediyi hayal ettim. Merdivenleri paspaslama, çöpleri toplama karşılığında kazanacağım parayı hesapladım. Kazandığım parayı idareli harcarsam… Kapı üçüncü kez çaldı.
Arkadaşım “Ya neler olmuş !.. Şimdi duydum…” diyerek karşıma çıktı. Neyi, kimden, nasıl duyduğunu merak etmeli miydim ?.. Kafamın içinde bin bir düşünce gezinirken tuzağa düşmem şaşırtıcı değildi. Ayrıca bu kapıcılık projesini ciddi ciddi konuşmalıydım artık. Neyin, kimden, nasıl duyulduğuyla vakit kaybedemezdim. İşin saçma tarafıysa düşünmeden, taşınmadan, sorgulamadan elimdeki son parayı dolandırıcılara ne diye verdiğimdi.
ESİN BAYRAKTAR
10 KASIM 2025
ANKARA
-
DEDEKTİFİN FALCIYA DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
(İLK OLARAK 24.12.2022 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)
DETEKTİFİN FALCIYA DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Bir haftadır devam eden yoğun kar yağışı azaldı. Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar , pasaja gelmeden önce üç bina yukarıdaki zücaciye mağazasına gitti. Zücaciyedekiler beni hatırladılar. Bakır kahve değirmeni aldığımı, kahve değirmenini hediye paketi yaptırdığımı söylediler.
Evet, doğum günü hediyesi olarak bakır kahve değirmeni satın aldım. Ama bakır kahve değirmenini pasajın sahibi paragöz adamın kafasına indirmedim. “Vay sen bizi bu kışta kıyamette sokağa mı atacaksın…” deyip de arkadan adamın başına… Tövbe tövbe… Sonuçta adam, pasajın sahibi ; satar, yıkar, yapar… Karışamayız. Sanki adam ölünce her şey düzelecek.
Dükkânım, pasaj girişindedir. Çöp atmaya çıkmıştım. Döndüm. Uzun boylu, siyah paltolu bir adam ayakta duruyordu. Fal baktırmaya gelmediğini düşünmedim bile ; herkes fal baktırmak ister. Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar neden istemesin… Tarot falı, kahve falı, bakla falı… Dedektif ; pasaj sahibi paragöz adamın yerine koymuş kendini. Böylece cinayetin nasıl işlendiğiyle ilgili başka ip uçlarına da ulaşacakmış.
– Sürpriz doğum günü kutlamasını neden sizin dükkânda yaptınız, diye sordu Dedektif.
-Tabureler, sehpalar var ya ; o yüzden sürpriz doğum günü kutlamasını benim dükkânda yaptık, dedim.
-Hediye olarak kahve değirmeni almak nereden geldi aklınıza ?
-İndirim yapmışlar. Rafta tek kalmıştı. Sağını solunu inceledim. Bozuk mozuk olmasın diye…
Söylediklerime inanmadığını biliyorum. Suç aletinde parmak izimi aramışlar mıydı acaba ?… Cinayet filmlerindeki gibi… Ama hediye paketi açıldıktan sonra bakır değirmen elden ele gezdi. Herhalde bir sürü parmak izi vardır üzerinde: Kırtasiyecinin, tuhafiyecinin, takıcının parmak izleri…Dedektif bunlardan bahsetmedi. Kutlamadan sonrasını anlatmamı istedi:
-Kutlamadan sonrasını anlatır mısınız ?
Neyse, kutlama bitti. Herkes işine gücüne döndü. Bina yıkılırsa kendimize yer aramak zorunda kalacaktık. Son cümleyi söylesem mi söylemesem mi karar veremedim. Cinayete bahanem varmış izlenimi vermek istemiyorum. Dedektifin şüphesini daha çok çekebilirim. Ama ne yaparsam yapayım Dedektifin şüphesini daha çok çekiyorum. Yok, bu adam bana inanmıyor. Galiba tuzak kuruyor. Açığımı yakalayacak, alıp götürecek beni. Diğer polisler gelir, polis arabası kapının hemen önündedir… Baksana, zücaciyeye bile gitmiş. Kahve değirmenini nereden, ne zaman aldığımı kaynağından öğrenme niyetinde… El değirmenini pasajın sahibi paragöz adamın kafasına indirenin ben olduğumu düşünüyor. Halbuki dışarıdaydım. Neden dışarıdaydım ?.. Doğum günü kutlamasında da konuşulmuştu; pasaj girişindeki kalın buz tabakasına dökmeye toprak, kül filan arayacaktım. Ya da kaymayı engelleyecek bir şey bulup buzun üzerine serecektim. “Külü nereden bulacaktınız ?..” diye alaylı bir ifadeyle sordu Üstün Umar. Doğru, külü nereden bulacaktım… Doğal gazla ısındığımızı unutmuş muydum ?.. Ben dışarı çıkmışım paragöz adam gelmiş.
-Demek bakır değirmen, sizin dükkânda unutuldu…
-Evet, arkadaş…Unutmuş…
-Doğum günü hediyesini unutmuş yani ?..
-Yani…
-Nerede unutmuş ?
-Bilmem… Sehpada mı acaba ?..
– Ve siz, unutulan hediyenin farkında değilsiniz…
Oturduğum yerden telaşla kalktım, doğum günü hediyesi bakır değirmenin unutulduğu yeri tahmin etmeye çalıştım. Sehpalar, tabureler… Hepsi olabilir… Telaşla konuştum :
-Pasaj komşuları toplandık işte…
-İşte, derken neyi kastediyorsunuz ?
-Bir şey kastetmiyorum.
-Fal bakmıyor musunuz artık…
-…
-Soruma cevap vermediniz.
-…Bakıyorum ama eskisi kadar değil.
Doğum günü kutlamasından fala niye geçmiştik, anlamadım. Adamın soruşturmayı bırakıp fal baktıracağını zannettim.
Pasaj sahibi paragöz adamın niye geldiğini kimse bilmiyor. Kırtasiyeci, takıcı, tuhafiyeci dururken neden bana geldi ? Aslında sık sık onlara da uğrardı .Kiraları elden toplardı bir vakitler… Hiç sektirmezdi gününü ; şıp diye damlardı. Dükkânımda masaya eğilmiş ; bir şey mi yazacaktı ?.. Katilin adını mı ? Ya da kutlamayı haber etmediğimiz için sitem notu olabilir. Yüzsüz adam ; sitem notu yazması kimseyi şaşırtmaz… Masaya eğildiyse arkası dönüktür ;arkası dönükse katili görmemiştir. Bu yüzden de katilin adını yazmamıştır. Sonra kim geldiyse dükkâna artık, belki sehpadan kahve değirmenini eline aldı…
Şimdi Üstün Umar, pasaj girişinde durdu. Sözünü ettiğim kalın buz tabakasına baktı. Takıcının müşterilerinden iki genç kız, geçen gün kayıp düşmüştü. Buz erimediği için şükretmeliydim ; yoksa Dedektif bana asla inanmazdı. Buzda kayıp düşen iki genç kız yalanını uydurduğumu düşünüyor olabilir. Kızları arar, bulur ve düşüp düşmediklerini onlara sorar.
Kar yağışı yeniden başladı. Pasaj girişine serdiğimiz paçavranın üzerini örtüyor. Azalan trafikte caddenin karşısına geçmek kolaydı. Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar da kolayca geçti karşıya.
ESİN BAYRAKTAR
2026/ANKARA
-
DEDİKODU
( İLK OLARAK 02.09.2022 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)
DEDİKODU
Etrafı şöyle bir kolaçan ettim, yavaşça öne eğildim, “Benim için dedikodu yapmaz, yapamaz diyorlar.” diye fısıldadım. Ama bakın, şu anda onların dedikodusunu yapıyorum.
İnatçı diş doktorum, sağ arkadaki azı dişimi kurtarmak için uğraşmaya karar verdi. Aslında bakar bakmaz “…almamız gerekecek galiba…” demişti. Yüreğim ağzıma geldi. Doktor, naneli sakız çiğniyordu ; kutularda satılanlardan. Dişi bu duruma nasıl getirdiğimi sormadı bile. Sormadığı iyi oldu ; yoksa bir otobüs yolculuğunda, gece yarısı sakız çiğnerken kırıldığını anlatmak zorunda kalacaktım.
Vallahi, otobüs penceresinden dışarıya dalmışım. Ağzımda, naneli olmayan sakız ; saat gece yarısını çoktan geçmiş. Karanlıkta ne görüyorsam bilmem … Muavinimiz gencecik bir kızdı. Çingene pembesi fularında, otobüs firmasının amblemi basılı. “Ayakkabılarınızı giyebilir misiniz…” uyarısını yaptı. İki kere, dört kere, daha fazla da yapmış olabilir uyarıyı. Şehirler arası otobüs yolculuğunda bacaklarını koridora uzat, üstelik ayakkabıları da çıkar… Zavallı kızcağızın titrek ve ince sesi , zar zor bulduğu işini iyi yapma telaşındadır. Çingene pembesi fulara rağmen “Üff..” desen uçacaktır neredeyse.
Bu dedikoduyu ilk sizinle paylaşıyorum. Böyle dedikodu mu olur, diyebilirsiniz. Ayakkabılarını çıkarıp, bacaklarını otobüs koridoruna uzatan şahsı her ne kadar tanımıyorsam da, görmemiş olsam da bence dedikodu yapmış sayılırım. Muavinin uyarısı ciddiye alınıp ayakkabılar giyildi mi ?.. Zannetmiyorum. İşte tam o sırada, sağ arka dişimde bir gariplik hissettim.
Dedikodu yapmadığım , dedikodu yapamadığım hakkındaki eleştirileri bir kenara bırakalım ; peki neden dedikodu yapmıyorum ? Aklıma gelmiyor ya da seçici davranıyorum ; her şeyin de dedikodusu yapılmaz ki canım. Otobüsle şehirler arası gece yolculuğu yaparken karşılaştığım muavin genç kızın boynundaki Çingene pembesi fular, çoraplı ayaklarını koridora uzatıp horul horul uyuyan yolcu hakkında konuşmak, düşünmek daha ilginç . Dünyadan habersiz yaşayıp gittiğimi zannetmeyin lütfen.
Şu an dişçi koltuğundayım. Doktorum ve yardımcısı, asistanı, hemşiresi artık hangisiyse iğneler, kokular, gırıltılar, vızıltılar arasında tepemde , çekinmeden, rahat rahat dedikodu yapıyorlar: Birileri gelmiş de diğerleri gitmiş. Gidenler giderken haber vermemişler ama onlar da başka bir yere gitmişler. İnatçı diş doktorum, işin ayrıntısını öğrenmek için yardımcısını zorluyor ; kızcağız anlatmaya dünden razı. İnsan bir doktora dedikoduyu yakıştıramıyor, hele de hastasının yanında… Fakat ne derseniz deyin ; dişçi koltuğundaydım, yanı başımda dedikodu yapılıyordu. Ben de kendimi güvende hissediyordum.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2025
-
KEDİNİN KARAKTERİ
(İLK OLARAK 09.07.2023 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)
KEDİNİN KARAKTERİ
Kediler, kilometrelerce uzaktan yaşadıkları yere dönebilirmiş. Bahsedeceğim kedi öyle kilometrelerce uzakta değildi. Yakınlardaydı ; hatta burnumuzun dibindeydi. Apartmanın birinci katındaki yalnız yaşayan teyzenin evine girmiş en son. Zavallı kadın, sabah uyanıp da kanepede esneyen kediyi görünce aklını kaçırdığını zannedip “ Allah’ım sen aklıma mukayet ol…” diyerek duaya başlamış. Rahat bir kedi anlayacağınız; buyur denmeden buyuran, kal denmeden kalan insanlar gibi.
Yan binanın teras balkonunda kahveler içiliyor, kahkahalar atılıyor ; teras balkon kuaför salonuna ait. Saç tutamları alüminyum folyolarla sarılmış kadın , kahkahanın birini atıyor diğerine başlıyor. Bir kızcağız da pedikür yapıyor; iki üç kişi de ayakta ; hepsinin gülmekten gözlerinden yaş geliyor. Aaa.. Bizimki, komşu terası ayıran duvarın üstüne çıkmış, neşeli gruba bakıyor. Muhabbete katılırsa hiç şaşırmam. Hâlinden de memnun görünüyor.
Balkonlarına yaptıkları küçük bostanla uğraşan karı kocanın, zannederim bu serseri kediyi evcilleştirmek için başvurmadıkları çare kalmadı . Sokakta bulup evin köşesine koymakla da olmuyor işte. Yavruyken mi bulup getirdiler, bulduklarında adam akıllı kedi miydi bilemiyoruz. Şimdi diyeceksiniz “Adı yok mu kedinin…” Olmaz mı ; düzenbaz bir film karakterinin adını kedilerine uygun görmüşler. “Kedilerine” derken duruyorum ; çünkü hayvan, sadece onların kedisi olma niyetinde değil.
Sabahtan akşama dek yüksek sesle çağırıp duruyorlar . Açık konuşayım, önceleri karı kocanın kime ya da neye seslendiklerini anlayamadım. Yaz mevsimi, camlar, kapılar açık… Neyse, kediye sesleniyorlarmış, öğrendik. İyi de kedi başına buyruk.
Küçük bostanlarını telle çevirdiler. İşe yaramadı. Kedi çıkamasın diye mi, sebzeler için mi… Güvercinler, saksağanlar, başka kediler domatesleri, biberleri, maydanozları yerle bir etmesin istiyorlar ; haklılar. O kadar emek verdiler. Hem canı isteyince gelen, canı istemeyince gelmeyen kediye tel mel kâr eder mi… Kafasına göre takılıyor. Kediniz, kuaförün terasında, diye haber versem...
Bostanın altı , daha doğrusu balkonun altı market. Market çalışanı az evvel, taze kabakları kasaya dizdi. Başına buyruk kedi ileriden geçip gitti. Arabalar, belediye otobüsleri, egzoz dumanları durmuyor. Kabakları dizen eleman bir sigara yaktı, derin bir nefes çekti. Ne elemanın kediden ne kedinin elemandan haberi var. Kadın, balkonun bostandan artakalan boş tarafında yürüyüş yapıyor . Arada bir de bostana bakıyor. Özgürlüğüne düşkün kedinin, balkondaki saksıların arasında uslu uslu gezinmeyeceği belli. Hele bir de adını aldığı film karakterine benziyorsa yandık.
ESİN BAYRAKTAR
2025/ANKARA
-
VİCDAN MESELESİ
(İLK OLARAK 06.11.2024 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)
VİCDAN MESELESİ
Bir vicdan meselesi olmasa kömürcüyü tanımayacaktım.
Kapıyla telefon aynı anda çaldı. Elimde telefon kapıyı açtım. Köşedeki eczanenin kalfasıydı gelen. Telefondaki ses, sakin ama sıkıntılıydı. Önceliği kalfaya verdim. Eczanede unutulan ya da düşürülen kimliğin sahibinin bizim apartmanda olabileceği sonucuna varmışlar. Kimlik kimlik dediği meğer ehliyetmiş. O sırada tesadüfen eczanede bulunan dikkatli kapıcımız, fotoğraftaki kadını ikinci kat mutfak balkonlarından birinde yani benim balkonumda görmüş. Telefondaki sakin ama sıkıntılı sese gelince , birbirine bitişik arsalardan kömür yığılı olan arsanın sahibiymiş.
Cumartesi sabah, mutfak balkonumda cep telefonuyla konuşan arkadaşımı, ehliyetteki fotoğrafından şıp diye hatırlayan kapıcımıza şaşırıp kalmışken birbirine bitişik arsalardan kömür yığılı olan arsanın sahibinin beni niye aradığını anlayabilmem zaman aldı.
Arsa komşumun içi rahat değildi. Çitle çevrili arsasına yığılan kömür torbaları yüzünden diğer arsanın yani benim arsamın yol olarak kullanıldığını bilmiyormuş ; yemin etti. Üstelik torbaların neredeyse yarısı da benden taraftaymış. Adamlar, kamyondan indirdikleri kömür torbalarını atmışlar gitmişler. Haberi olsaydı böyle bir şeye asla müsaade etmezdi. Hacca gidip geldikten sonra huzursuzluğu daha artmıştı. Geceleri gözüne uyku girmiyordu. Haklı kalmak istemezdi. Oturmuş, hesap yapmış. Öyle kendi kendine değil ; sormuş soruşturmuş. Kömürcüden aldığı kiraya göre bana ödemesi gereken borcu belirlemiş. Konuşması yine sakindi ama parayı almam konusunda da ısrarlıydı. Kömürcünün telefon numarasını verdi.
Kalfayı uğurladım. Telefonu kapattım. Elektrik faturasının arkasına yazdığım numaraya bakıyordum. Ne diyecektim kömürcüye ? Vicdanı rahat olmayan arsa komşumdan bahsetmeli miydim ? Kusura bakmayın, bir arsam olduğunu unutmuşum. Kömür yığılıymış, dendi ; kafam iyice karıştı. Kömür torbalarınızın bir kısmı benim arsadaymış. Diğer tarafa geçmek için benim arsayı yol yapmışsınız.Hayır, vicdan meselesine hiç girmeyeyim ; hem kusura bakmayacak olan ben miyim o mu ?.. … “Benim arsa” lafını çok mu kullandım ?..Adı neydi adamın ?..
Ehliyetini eczanede düşüren arkadaşım “Kömürcü yaz gitsin… Bak, arsa komşun üzerine düşen görevi yerine getirmiş, yüreğini ferahlatmış; arayacaksın tabi…” dedi.
Kendimi nasıl tanıtacaktım ? Para ister duruma düşmek istemesem de sonuçta para isteyecektim ; gerçek buydu. Kafamda bir hikâye oluşturdum: Akrabaları ziyaret için kasabaya geldiğim sırada arsama bakayım demiştim. Bir de ne görsem, izin almadan kömür yığmışlar. Derdimi anlamıştır kömürcü. Madem yakındasınız, buyurun, bir çayımızı için, diyebilir.
Ya “Evet, anladım, kömürün birazı sizin tarafta. Taşırken dökülüyor, şu kadarcık yere kira mı vereceğiz… ” derse … Ben de “ Kömürler torbada değil mi ?.. Anlamadım, nasıl dökülüyor ? ” derim. ; “Geçebileceğimiz başka yol yok .” derse de… Demez herhalde; demeyeceğini umarak telefonuma uzandım. Bir gördüğünü bir daha unutmayan kapıcımız , işini tam yapmış olmanın huzuruyla bahçeyi süpürüyordu.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2025
-
EDEBÎ MEKTUPTAN BÖLÜM
…İnsanların birbirleriyle olan bağları, dostlukları ; düşmanlıklar, kıskançlıklar vardı yazacağı oyunda. Sade ve değişmeyen bir dekor düşünüyordu. Dostluk olsun, düşmanlık olsun, kıskançlık olsun, bulundukları yerle bütünleşmiş karakterler hayal ediyordu… Ve bu karakterler onu son derece heyecanlandırıyordu…
Her ne kadar aynı yerde geçse de onun yazacağı oyun, bir polisiye olmayacaktı galiba. Değil gibiydi. Anlattıkları, polisiyeye pek benzemiyordu. “Polisiye mi ?” diye sormadım. Benim yazdığımsa bir öyküydü ; polisiye bir öykü. Tuhaf bir şekilde yayımlanmamıştı. Bununla ilgili tuhaflığı biliyorsun. Aslında yapmam gereken tek şey “… Neyse, sonuçta aynı konuda yazılmış şarkılar, romanlar, senaryolar filan yok mu ? … İşte bizimki de öyle… Aaa… Bak şimdi aklıma geldi ; zaten yazdıklarımın bende kopyası yok ki…” demekten ibaretti. Sanki niye demedimse… Otobüs saatlerine daha çok takıldım. Acaba gece kaçta evdeyim ? Alışkın değiliz ya böyle geç vakit dışarılarda olmaya… Tabi bunlardan söz etmedim. Ama o dakika karar verdim ; dönünce gidecek, tuhaf bir şekilde yayımlanmayan öykümün kopyasını isteyecektim. Hatta niye gitmemiştim şimdiye kadar… Anlatmıştım ya; amacım öykünün yayımlanmasıyla ve yayımlanmamasıyla ilgili tuhaflığı araştırmak değildi. Yazdıklarım bende de olmalıydı, o kadar.
Düğünde giydiğim elbise kılıfın içinde, terziden çıktım. Elimde elbiseyle Meşrutiyet Caddesi’ne kadar yürüyebilirdim herhalde. Öyküye nasıl başladığımı bile unutmuşum. “Hayır, detektifin garsona ilk sorusu çayın yanında yiyecek olarak ne alabilirim veya çilekli pudingli soya soslu keki görebilir miyim olmadı.” diye yazmışım. Çilekli pudingli soya soslu kek de nereden geldi, dersen ; bilmiyorum. Meşrutiyet Caddesi’ne yürüdüm ve “Hayır, detektifin garsona ilk sorusu çayın yanında yiyecek olarak ne alabilirim veya çilekli pudingli soya soslu keki görebilir miyim olmadı.” Cümlesiyle başlayan öykünün kopyasını aldım.
Ne terziden ne Meşrutiyet Caddesi’nden ne de detektifli öykümden konuştuk. Dur bakayım, terziden elbiseyi alır, Meşrutiyet Caddesi’ne yavaş yavaş yürür… gibilerinden laf lafı da açmadı. Yayıncıya gitme fikri de terziden çıkarken oluşmuştu hem. “Oyun polisiye mi ?” diye sorsaydım öykünün zaten yayımlanmadığını söyler otobüs saatleriyle, evde kaçta olurum takıntılarını da bir kenara bırakırdım.
Ondan ayrıldıktan sonra otobüs durağını kolay buldum. Dediğim gibi kafasındaki oyun öyle şaşırtıcıydı ki polisiye öykünün tek kopyasını almaya nasıl gittiğime hiç gelemedik…
ESİN BAYRAKTAR
2018/ANKARA
-
KORKAK
Tabela yoktu. Uyarı yazısı yoktu. İp filan da yoktu ; hani böyle bir taraftan bir tarafa gerilmiş, geçilmesin diye veya yolun kapalı olduğu anlaşılsın diye. Kum yığılmıştı, taşlar üst üsteydi. Yığılı kum ve üst üste taşlar yüzünden gerek duymamışlardı herhalde yazıya, tabelaya, ipe.
Bildiğiniz bir yolun kapalı olması karşısında düşündüklerinizle, bilmediğiniz bir yolun kapalı olması karşısında düşündükleriniz aynı mıdır ?”Buradan geçmeyeli ne kadar olmuştu ?” sorusuna “Rüzgârın gazete sayfalarını havalandırdığı bir gündü.” Cevabı verilir mi ? Dar bir sokak, eski evler, rüzgârın havalandırdığı gazete sayfaları… Şehir ve rüzgâr, dedi kendi kendine. Başlık “Şehir ve Rüzgâr” olsaydı ; başlık, tema, konu… Ne bileyim her neyse işte o. Peki, rüzgârın havalandırdığı gazete sayfalarını yakalayabilir miydi bir daha ? Yakaladı diyelim ; yığılı kumu, üst üste taşları nasıl geçecekti ? Şu anki durumda geçebilme ihtimali yok gibiydi. Geçebilme ihtimalini kuvvetlendirip de tırmanmaya, atlamaya kalkıştığında ne olurdu ? Bir dakika !.. Bakar mısınız !.. Buradan geçemezsiniz ! Yol kapalı !.. Hooop !.. Hooop mu ? Hayır, “Heyyy… Birader!” olabilirdi belki.
Dar sokak ileride kıvrılıyordu. Yolu ilk kez buraya düşen pek çoğu, sokağın darlığını, ileride kıvrıldığını bilmez. Beyaz kireç sıvalı duvarı, duvarın sonundaki kapıyı görmeniz için yürümeye devam etmelisiniz. Perşembe günleri Pazar kurulur. Pazar, beyaz kireç sıvalı duvarla ve duvarın sonundaki kapıyla ilgili değildir.Dar sokak, Perşembe günü kurulan pazara giden yollardan biridir sadece. Dolu veya boş Pazar torbaları taşıyan insanları düşündü. Dolu veya boş Pazar torbaları taşıyan insanlar, beyaz kireç sıvalı duvar boyunca yürüyüp duvarın sonundaki kapının önünden geçmeliydiler. Ya da kapının önünden geçtikten sonra beyaz kireç sıvalı duvar boyunca yürümeliydiler. Yığılı kumun ve üst üste taşların arasındaki boşluğa adımını attı. Evet, dedi içinden ; tırmanmaya, atlamaya gerek kalmadı. “Hooop, heeeeeyy, birader…” gibi şeyler de duyulmadı ; ama ya bir tanıdıkla karşılaşırsan.
Tanıdıkla, dar sokağın sonunda karşılaşabilirsin. Arkadan da gelebilir tanıdık. Sen, beyaz kireç sıvalı duvarın sonundaki kapıya bakarken “Merhabaaa, Ooooooo…” seslenmesiyle dönersin birden… Nereye böyle, nereden böyle, diye süren ayaküzeri konuşmaları. Pazara uğrayacağım da kestirmeden gideyim, derdi. Yalan sayılmazdı ; işten çıkınca pazara uğramak için bu sokak kestirmeydi. Şimdi taaaa aşağıya yürü, hastanenin bahçesini dolan; ya da diğer tarafa doğru yürü, apartmanların gölgelediği başka dar sokakları turla, pazara çık. Buraya da kumla taş yığmışlar, kaldırım taşları mı değişecek acab… Duvarın sonundaki tahta kapıdan, yer yer dökülmüş kireçten söz edecek değillerdi tabii…
Kaç kere geçmişti buradan, beyaz kireç sıvalı duvarı ve duvarın sonundaki tahta kapının fotoğrafını çekmeyi kaç kere istemişti. Hatta ayaküstü konuşan iki tanıdığı da eklemişti çekeceği fotoğrafa ; rüzgârın havalandırdığı gazete sayfalarını da… Karşılaşan iki tanıdık havadan sudan konuşurlar. Beyaz kireç sıvalı duvarın sonundaki kapı fotoğrafını konuşmazlar.
Tahta kapının kapalı olduğunu hiç görmedi. Kapı ya ardına kadar açıktı ya da küçük avluyu gizlemeyecek kadar aralıktı. Acaba buradan geçtiği o kadar zaman içinde kapıyı kapalı görseydi kafasındaki fotoğrafı çeker miydi ? Tahta kapı çok eskiydi ; belki de bu yüzden kapanmıyordu. Yerinden oynamıştı, kilidi bozuktu, sürgüsü tamir edilmemişti. Güzel bir fotoğraf karesi değil mi ? Olmaz, dedi ; olmaz ! Kapı eski, sanki kullanılmıyor gibi ama kirecin beyazlığı, kapıdan girip duvarın arkasına geçtiğinizde yaşamla karşılaşacağınızı söylüyor.Olmaz, dedi yeniden. Olmaz…Kim dinler bunları ! Kestirmeden pazara gitme fikri iyiydi ; iyiydi de perşembeye kaç gün vardı…
Her zamanki gibi kapalı değildi tahta kapı. Kırmızı, kocaman plastik bir leğen duruyordu avluda. Musluktan fışkıran su sesini, şıpıdık terlik sesini duydu. Tahta kapının arkasındakiyaşam konusunda yanılmadı. Yanılmadığını söyleyecek bir tanıdıkla da karşılaşmadı. Yürüdü, yürüdü, yürüdü… Kestirme dururken yolu uzatmaya gerek yoktu.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2018
-
FRANSIZCA BİR ŞARKI
Kara kedi mırnav pist… Ra r ara ra ray ray ray… Kara kedi mırnav pist… Ra r ara ra ray ray ray… Kara kedi mırnav pist… Gök gürledi… Gökyüzüne bakmak için boynunu uzatması gerekiyordu. Şimşeğin ışığını yine de gördü. Birdenbire. Ra r ara ra ray ray ray… Kara kedi mırnav pist… Işık kadar hızlı değildi gök gürültüsü. Işık kadar aceleci de değildi. Çocuklarsa şarkıyı sadece söylüyorlardı.Ortada ne bir kara kedi ne de yaramaz kara kediyi kovalayan küçük kızlar vardı. Kara kedi mırnav pist… Kara kedi olmak istemişti. Kovalanan kara kedi olmayı ne kadar istemişti. Mırıldandı. Şarkının, şimdi hatırlayamadığı sözlerini düşündü. Oyunun kara kedisi olma hayalini hatırladı bu gök gürültülü günde. Çocuklar turuncular giymiştiler. Kara kedi mırnav pist…, diye bitirdiler şarkıyı. Belli belirsiz bir alkış sesi duyuldu. Mmmmm…, diye mırıldana mırıldana döndü geriye. Elektrik süpürgesini çalıştırdı.En az ses çıkaran, en az enerji harcayan ve toz torbasını sık sık değiştirmeniz gereken bir makine.O sözler neydi ? Hani küçük kızların, yaramaz kara kediye uzaktan söyledikleri o sözler neydi ? En az ses çıkaran makinenin gürültüsüne rağmen gök gürledi. Süpürgenin ağzı, köşedeki metal heykelin dibindeydi şimdi. Bir ara o sözleri hatırlar gibi oldu. Üzümlü, fındıklı kurabiye… Eyvah, şimdi nerede… Yok, hayır öyle değildi… Kedi kurabiyeleri mi yemişti yoksa yemeye niyetlenmiş miydi ? Metal heykel kara kediye mi benziyordu ? Metal heykelin arkasında, yerde duran şu beyaz şey de ne ? Elektrik süpürgesinin bir türlü çekemediği beyaz şey. Süpürgeyi kapatmadan uzanıp aldı o beyaz şeyi. Ne olduğunu anlamadı. Ne olduğunu anlamaya çalışırken yağmur başladı. İçeriyi bir türlü aydınlatamayan pencerenin camına çarptı damlalar ama makinenin sesi kesilmedi.
Gündüzleri evinden baktığında tozlu, gri bir gölgeye benzerdi şehir ; geceleri, kıpırtısı hiç dinmeyen sayısız ışıktı. Pencereleri önce aydınlığa sonra da tozlu, gri bir gölgeden kıpırtısı hiç dinmeyen sayısız ışığa dönen kente açılırdı. Hemen yakındaki duraktan binerdi otobüse ; otobüs de buraya kadar gelirdi. Gölgeler, kıpırtılar ayrıntılara dönüşürdü. Büyük caddeler küçük caddelere, küçük caddeler sokaklara çıkardı. Turuncu giymiş kargo görevlisi on beş günde bir gelirdi buraya. Turuncu çizgili kâğıtta hep aynı yere atardı imzasını, görevlinin getirdiği kalın, büyük zarfı hep aynı yere bırakırdı. Ne on beş günlük süreyi ne turuncu çizgili kâğıdı ne attığı imzaları düşünürdü. Kargo görevlisinin neden turuncu giydiğini de hiç merak etmedi. Şimdiyse turuncu renk aklına takılmıştı. Şu alışveriş merkezinin önünde şarkı söyleyen çocuklar yüzündendi galiba. Onlar da turuncu giymişlerdi ya… Kara kedi mırnav pist… Elindeki kalın, büyük zarfı bugün de aynı yerine bırakmadan önce durdu. Ra r ara ray ray ray… Üzümlü, fındıklı kurabiye… Ah seni gidi kedi seni… Bir güzel yemiş kurabiyeleri. Gök gürledi. Çocukları göremedi. Gitmişlerdi. Elinde kalın, büyük zarf ; camın dışında yağmur damlaları. Damlalar silindi birden ve saçlarının camdaki yarım yamalak yansımasını fark etti. Yağmur hızlanıyordu. Sürekli gittiği kuaför, caddelerden çıkılan sokaklardan birindeydi. Unuttu yağmuru. Saç renginin bir ton açığını kullanırız, demişti kuaför ; bir ton açığı. O günden beri de saç renginin bir ton açığıyla nasıl olacağını düşünüyordu. Mmmmm…Kara kedi mırnav pist… Alışveriş merkezinde de vardı bir kuaför. Mmmmm… Kara kedi mırnav pist… Tabi… Hani adı karmakarışık harflerden olan kuaför. Hayır… Kalın, büyük zarfı aynı yere bırakırken kararını vermişti; adı karmakarışık harflerden kuaföre değil caddelerden çıkılan sokaklardan birindeki kuaförüne gidecekti.İki ton açığını da deneyebilirdi. Neden olmasın ki… Telefon çaldı.
Fransızca şarkıların olduğu kaset, kütüphanenin çekmecelerine bakıver, çekmecelerden birinde olacak… Mavi, gri karışımı bir kapağı var ; mavi, griydi… Evet evet… Telefonu kapattı. Kütüphanenin çekmecelerine bakıver ; alttadır çekmeceler. Bakmak için eğilmeli, dizlerini kırmalı ya da çömelmeli; çömelmeli de mavi, gri karışımı kapağı olan kaseti görmüş müydü bugüne kadar ? Üst çekmece, orta çekmece, alt çekmece ; alt çekmecelerin diğerlerine göre diğerlerine göre daha tozlu ve daha karışık olma ihtimali yüksek miydi ne… Hem artık kaset maset kalmış mıydı ? Fransızca sözleri ve sözlerin arkasındaki müziği düşündü. Bekleyenlerin galiba sadece bekliyor gibi göründükleri bir yerdi burası. Fransızca şarkılar eşlik ediyordu bekliyor gibi görünenlere. Aylar öncesinin, aylar sonrasının dergileri sehpalara yayılmıştı her zamanki gibi. İşte böyle, Fransızca şarkılar çalınan bir yerde çalışmak ulaşılmaz bir yere erişmek gibi gelmişti ona. Ayrıca evin hemen yanındaki duraktan binecekti otobüse. Başını çevirdi çömeldiği yerden ; yağmur çok hızlı yağıyordu. Turunculu kargo görevlisinin getirdiği kalın, büyük zarf çalışma masasındaki pirinç fotoğraf çerçevesinin önündeydi. Mavi, gri karışımı kapağı buldu birden.
Keşke yanlarına kadar gitseydi çocukların. Onlar şarkı söylerken inseydi aşağıya. Sonra aşağıda, alışveriş merkezinin önünde, fıskiyeli havuzun kenarında durup baksaydı öylece. Gerçekten de neden inmemişti ? Ama hasır sepetleri kapının önüne çıkarmalıydı. Keşke havuzun fıskiyesi şıpırtılar saçarken ve henüz yağmur başlamamışken inseydi aşağıya. Hasır sepetleri nasılsa çıkarırdı kapının önüne. Peki ya mavi, gri karışımı kapaklı Fransızca kaset ? Kütüphanenin çekmeceleri ? Alt çekmece ? Telefon çaldığında burada olmalıydı. Adı karmakarışık harflerden oluşan kuaförü düşündü. Zaman geçti. Eğer fıskiyeli havuzun kenarında yağmura yakalansaydı biliyordu ki alışveriş merkezine koşacaktı ; saçları henüz ıslanmamışken, yağmur damlaları elbisesinin üzerinde tek tük izler bırakmaya başlamışken büyük kapıdan içeri girecek, sonra da dönüp sağanağı seyredecekti.
En son ne zaman Fransızca bir şarkı dinlemişti ? Mavi, gri karışımı kapaklı müzik kaseti temiz ve düzenli alt çekmecedeydi. İşte şimdi dinliyordu.Şarkıyı söyleyen, kalın sesli bir kadındı. Elini birden çekti. Apartmanın sarımsı ışığında anlayamadı ne olduğunu. Parmağını ağzına götürdü. Hasır tabureye oturdu yavaşça ; dikkatini hasır sepete verdi.Otomat ışığı söndü, yandı. Batan şey her neyse sepetin hasır örgüsündeydi. Tekrar söndü otomat. Tuhaf bir şekilde canı acıdı. Parmağının gücü çekildi sanki, otomat yandı, parmağına bakarak hasır taburede oturdu kaldı.Fransızca şarkı, beklenilmeyen yerde, beklenilmeyen zamanda çalarken asansör yavaşça geldi ve durdu ; turunculu kargo görevlisiydi. On beş günlük süreyi, turuncu çizgili kâğıdı, hep aynı yere attığı imzayı düşündü ; başka ne düşünebilirdi ki… Çağırma düğmesine basılan asansör aşağıya doğru hareket etti. Yağmurun artık camlara çarpmadan yağdığını söylemiş miydim… Asansör aşağıya vardığında otomatın yine söndüğünü mutlaka söylemeliyim. Çünkü ikisi de otomatı çalıştırmak için ellerini kollarını sallamaya başladı.
ESİN BAYRAKTAR
2017/ ANKARA
-
Hello World!
Welcome to WordPress! This is your first post. Edit or delete it to take the first step in your blogging journey.