-
Bu İnternet Sitesi içeriğinde yer alan tüm eserler (yazı, resim,görüntü, fotoğraf, video, müzik vb.)yazara ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır.Bu hakları ihlal eden kişiler 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar.
-
VİCDAN MESELESİ
(İLK OLARAK 06.11.2024 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)
VİCDAN MESELESİ
Bir vicdan meselesi olmasa kömürcüyü tanımayacaktım.
Kapıyla telefon aynı anda çaldı. Elimde telefon kapıyı açtım. Köşedeki eczanenin kalfasıydı gelen. Telefondaki ses, sakin ama sıkıntılıydı. Önceliği kalfaya verdim. Eczanede unutulan ya da düşürülen kimliğin sahibinin bizim apartmanda olabileceği sonucuna varmışlar. Kimlik kimlik dediği meğer ehliyetmiş. O sırada tesadüfen eczanede bulunan dikkatli kapıcımız, fotoğraftaki kadını ikinci kat mutfak balkonlarından birinde yani benim balkonumda görmüş. Telefondaki sakin ama sıkıntılı sese gelince , birbirine bitişik arsalardan kömür yığılı olan arsanın sahibiymiş.
Cumartesi sabah, mutfak balkonumda cep telefonuyla konuşan arkadaşımı, ehliyetteki fotoğrafından şıp diye hatırlayan kapıcımıza şaşırıp kalmışken birbirine bitişik arsalardan kömür yığılı olan arsanın sahibinin beni niye aradığını anlayabilmem zaman aldı.
Arsa komşumun içi rahat değildi. Çitle çevrili arsasına yığılan kömür torbaları yüzünden diğer arsanın yani benim arsamın yol olarak kullanıldığını bilmiyormuş ; yemin etti. Üstelik torbaların neredeyse yarısı da benden taraftaymış. Adamlar, kamyondan indirdikleri kömür torbalarını atmışlar gitmişler. Haberi olsaydı böyle bir şeye asla müsaade etmezdi. Hacca gidip geldikten sonra huzursuzluğu daha artmıştı. Geceleri gözüne uyku girmiyordu. Haklı kalmak istemezdi. Oturmuş, hesap yapmış. Öyle kendi kendine değil ; sormuş soruşturmuş. Kömürcüden aldığı kiraya göre bana ödemesi gereken borcu belirlemiş. Konuşması yine sakindi ama parayı almam konusunda da ısrarlıydı. Kömürcünün telefon numarasını verdi.
Kalfayı uğurladım. Telefonu kapattım. Elektrik faturasının arkasına yazdığım numaraya bakıyordum. Ne diyecektim kömürcüye ? Vicdanı rahat olmayan arsa komşumdan bahsetmeli miydim ? Kusura bakmayın, bir arsam olduğunu unutmuşum. Kömür yığılıymış, dendi ; kafam iyice karıştı. Kömür torbalarınızın bir kısmı benim arsadaymış. Diğer tarafa geçmek için benim arsayı yol yapmışsınız.Hayır, vicdan meselesine hiç girmeyeyim ; hem kusura bakmayacak olan ben miyim o mu ?.. … “Benim arsa” lafını çok mu kullandım ?..Adı neydi adamın ?..
Ehliyetini eczanede düşüren arkadaşım “Kömürcü yaz gitsin… Bak, arsa komşun üzerine düşen görevi yerine getirmiş, yüreğini ferahlatmış; arayacaksın tabi…” dedi.
Kendimi nasıl tanıtacaktım ? Para ister duruma düşmek istemesem de sonuçta para isteyecektim ; gerçek buydu. Kafamda bir hikâye oluşturdum: Akrabaları ziyaret için kasabaya geldiğim sırada arsama bakayım demiştim. Bir de ne görsem, izin almadan kömür yığmışlar. Derdimi anlamıştır kömürcü. Madem yakındasınız, buyurun, bir çayımızı için, diyebilir.
Ya “Evet, anladım, kömürün birazı sizin tarafta. Taşırken dökülüyor, şu kadarcık yere kira mı vereceğiz… ” derse … Ben de “ Kömürler torbada değil mi ?.. Anlamadım, nasıl dökülüyor ? ” derim. ; “Geçebileceğimiz başka yol yok .” derse de… Demez herhalde; demeyeceğini umarak telefonuma uzandım. Bir gördüğünü bir daha unutmayan kapıcımız , işini tam yapmış olmanın huzuruyla bahçeyi süpürüyordu.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2025
-
AKLINI ÇELDİĞİMİ DÜŞÜNEBİLİRLER
(İLK OLARAK 01.09.2022 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)
AKLINI ÇELDİĞİMİ DÜŞÜNEBİLİRLER
Üşenmedim , oturdum saydım . Seksen beş gündür sendikalıyım.; canım sıkılıyordu, canımın sıkıntısı gitgide artıyordu. Karar verdim. Neydi kararım ? “Çıkıyorum…” demekti galiba. Sendikadan çıkıyorum, ayrılıyorum, istifa ediyorum… İstifa mı ediyorum ?.. Ne iş yaptım da istifa ediyorum ?.. Bir şeyler yapmalıydım ki istifa edeyim ; değil mi ?.. Oysa aradan seksen beş gün geçmiş; farkında bile değilim. Sendikalı olmak istemediğimin farkındayım.
Sendika denilince afiş geliyor aklıma. Yolumun üzerinde bir otel var. Hava güzel, mis gibi , hadi yürüyeyim, dediğimde otelin dibinden geçmeye mecburum. Bitişiği market ; dışarıdaki kasalardan elma, portakal, patates, soğan seçiyorum. Soğan seçerken de “ Soğanlı Çiçeklerin Yetiştirilmesi Üzerine Yeni Yaklaşımlar” konulu toplantının afişini görüyorum otel girişinde. Her seferinde bir başka sendika ;her seferinde bir başka seminer, bir başka kongre, bir başka toplantı… Artık neye göre ne deniyorsa bilmem. Boş durmuyorlar yani. Ama işte kala kala aklımda “Soğanlı Çiçeklerin Yetiştirilmesi Üzerine Yaklaşımlar” kalmış.
Aslında bu da bir iş sayılmaz mı… Düzenlenen etkinlikleri takip etmek, izlemek, ilgilenmek. Çiçek yetiştirme meraklısı sayılmam. Sarmaşığa benzeyip, kitaplığımın sözlükler bölümüne doğru tırmanan bitki çoktan tarih oldu . Hakkımı yemeyeyim. Mutfak balkonuna götürüp kurumuş yapraklarını ayıklamıştım. Ayıklamama rağmen tırmanırken kurudu ; kururken tırmandı.
Doğrusunu konuşursam , arkadaşlara ayıp olmasın, arada kırgınlık olmasın diye üyeliği kabul etmiş bir sendikalıydım. “ Neden sendikalı olayım ki ya da sendikalı olmamı neden istiyorsunuz ?. “ gibi sorular da sormamıştım. Fakat ben sormadan onlar bu soruların cevaplarını sıraladılar. Canım sıkılıyor, mutsuzum ; soğanlı bitkilerin yetiştirilmesi üzerine yeni yaklaşımlar toplantısına katılsaydım kararım değişir miydi ?.. Mesela, otelin girişi kadar gösterişli olduğunu tahmin ettiğim konferans salonunda konuşanlardan biri olsaydım istifa etmeye kalkışmayabilirdim.
Mikrofonu kullanıyorum; masadaki mikrofonu. Hayır , mikrofon kürsüdedir ; konuşma için önceden hazırlık yapmışımdır. Kucağımdaki dosyalarla salona girerim. Dosyaları nereye bırakacağım ? Dosyalar kürsünün üzerine sığar mı ?.. Konuşma boyunca hep ayakta mı duracağım ?.. Masa olursa sandalye de olur. Arada otururum, şişede su rica edeyim ; dilim damağım kurursa şöyle bir yudum alırım.
Hangi sendika ? Adlarını sanlarını bilmiyorum, kalkmışım kürsüden, masadan, mikrofondan bahsediyorum. Afiş hiç eksik olmuyor; konuşan konuşana… Offf… Sıkıldım…İstifa etmenin yolunu yordamını gösterin, rahatlayayım. Dilekçe mi yazılacak, fotokopi mi çekilecek, bir yerlerden rapor filan mı istenecek… Sonra evime yürürüm . Hava soğuksa, yağmurluysa otobüse binerim. Atkımı dolarım boynuma, şemsiyemi açarım. Manav kasalarından meyve alırım, yeşillik alırım.
Kapıda karşılaştık ; Suratını astı, “Haber verseydin…” dedi. Sendikadan istifa ettiğimi haber mi vermeliydim ?.. Yaz aylarını bu takıntıyla geçirmek istemiyorum. Sendikalı hayatımızdan memnun muyuz, değil miyiz konuşmadık. Ben memnun değilim, yapılacakları öğrendim: Dilekçe yazıyorsun ; hayır yazmıyorsun, yazmakla uğraşmıyorsun. Dilekçenin hazırı var ; boşlukları dolduruyorsun sadece. Tarihler, adın, soyadın, imzan, adresin, telefon numaran; bu kadar.
Sanki bütün derdi tasayı onun üzerine atmışım, kıyıya çekilmişim gibi bakıyor. Kendi kendime verdiğim bir karar. Kimseden etkilenmedim. Soğanlı bitkilerin yetiştirilmesi üzerine yeni yaklaşımlar konusunda konuşma yapma hayali bile kurdum. Konuşma dosyalarım kürsüye sığmadığından koşturup sehpa bile getirdiler .
İstifa ettim. İstersen içeri birlikte girebiliriz. Ama aklını çeldiğimi düşünebilirler.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2025
-
EVİN ATI SATILMADAN ÖNCE
(İLK OLARAK 28.04.2024 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)
EVİN ATI SATILMADAN ÖNCE: YEREL BİR TELEVİZYON KANALINDAN
Şimdi, efendim, üç kilometrelik bir mesafeden söz ediyoruz. Kasabadan sonra üç kilometre gidiliyor. İnternete baktım ; arabaya, otobüse, taksiye göre diyor. Karşı taraf sözünü kesti : Neyse, evinden çıkmasını ve kiraz bahçelerine varmasını konuşalım. Kadın, ellili yaşlarda olmalı . Biniyor ata, çıkıyor yola. Bazı günler yürüyor. Giderken yürüyor, dönerken yürüyor : Toplamda altı kilometrelik uzaklık.
Evin atı henüz satılmamıştır . At satılacak, daha sonra yerine cip alınacaktır. Çay getirdiler.
At satılınca kadın, üç kilometreyi hep yürüdü . Şaşırtıcı değil mi ? Atın bir fotoğrafı var mı ? Araştırdık, sorduk soruşturduk ; cipin fotoğrafı var ama atın yok . Keşke kadının, at sırtında bir fotoğrafını bulabilseydik… Tabi, böyle bir fotoğraf için kasabadaki fotoğrafçının çağrılması gerekecekti . Ayrıca dul bir kadının bırakın kasabanın fotoğrafçısını çağırmasını , fotoğraf çektirmesi bile o dönem olmayacak işlerdendi. İnin cinin top oynadığı tarlaların ortasından, atın ağır adımlarıyla, kızını görmeye giderdi . Diğer konuşmacı çayını yudumladı ve konuştu. Aman efendim, o tarlalarda inlerin cinlerin top oynadığını söyleyemeyiz artık. Güldüler…
Kiraz bahçesi, damadınınmış. Onlar yazı işle güçle geçirirlermiş. Bardağı karıştırırken sordu : Yoksa şu meşhur “gök kapısı” olayının geçtiği yer mi ?.. Çayını yudumlayan cevap vermedi çünkü o sırada bilgisayardaki bir fotoğrafla ilgileniyordu . Bulamadım, dedi. Bulamadığı her neyse bıraktı, konuşmaya devam etti.
Gök kapısı olayı, kiraz bahçelerinin daha aşağısında, üzüm bağlarının başında olmuş. Kadının bostanı ayrı ; o da geceleri su nöbetine tek başına kalkıyor ; niye tek başına, dul kaldığında yirmi dört yaşındaymış : İki çocuğa, kayınvalideye, kayınvalidenin kayınvalidesine bakacak ; suyu kaçırırsan işin zor. Sebzeler, meyveler, asmalar su ister… Gece zifirî karanlık. Bağ evlerinden birinin kapısı açıkmış. İçeriden karanlığa projektör gibi yayılan ışığı gök kapısı zannetmiş . Saflığı görüyor musun azizim ?.. Korkmuş, heyecanlanmış ; düşünmüş ki işte şu an duaların kabul olduğu andır. Başlamış dua etmeye… Şükrediyormuş ; her kula nasip olmayacak bir şey gelmiş başına . Efendim, açık kapıdan dağılan ışık ilerilere kadar ulaşmış , gitmiş.
Mars’ın Dünya’ya en yakın olduğu günlerde ; açık alanda semaver yakıp çay demleyenleri hatırlıyorum. Neden ? Bu muhteşem doğa olayını kaçırmamak için elbette. Bardaklar boşalmıştı. Fakat, dedi ; o zamanlar açık alana ihtiyaç yoktu ki ; her yer açık alandı. Mars Dünya’ya mı yaklaşmış, Dünya’dan mı uzaklaşmış , kimin umurundaydı. Ekmeğini kazanma derdindeydi herkes. Gemici fenerleriyle bağın bostanın içinde suyu gözetlerlerdi.
Kadın, kızını, torunlarını görüp döndüğü günlerden birinde, akşam üstü, ahbabı bir kadını terkisine almış. Çene çala çala kasabaya yaklaşırlarken arkadaki hanım, sen düş ! Bizimki farkında değil. Demek ses, bağırma, inleme filan da olmamış … Uçsuz bucaksız ekin tarlaları ; kim duymamış, kimse görmemiş. Oturduğu yerden yuvarlanıp giden kadın hafiften toparlakçaymış Seslenememiş, yuvarlandığı yerde kalakalmış . Öbürü de kim bilir ne zaman anladı, Allah bilir…Ayrıca dünyadan habersiz , konuşa konuşa yola devam etmesine ne dersiniz ?..
Güldüler… Kardeşim, gel bir hesap yapalım : Üzerinden neredeyse doksan yıl geçmiş . Ben ne diye yeni fotoğraf arıyorum ki ; uçsuz bucaksız ekin tarlalarını göstermeli aslında.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2025
-
AÇILIŞ
AÇILIŞ
Okul müdürü mikrofonu eline aldı , okullarına bir kütüphane açılacağı haberini müjdeledi. Velileri, anaları, babaları, mahalleliyi açılışa çağırdı. Kocası yirmi gündür ortalarda olmayan kadın, üç aylık bebeği komşuya emanet etmiş, büyüğü okula getiriyordu . Davetiye gönderilmeyenlerdendi. Çünkü listede adı yoktu. Olsun; müdür çağırmıştı işte. Kimbilir nerelerdeki kocayı da düşünmüyordu artık. Keşke dönmese… Bir yerlerde, kıyılarda, köşelerde hakkından gelseler… Kadın, müdürün ne diye bağıra çağıra konuştuğundan pek bir şey anlamadı. Çocuğu bıraktı ; ortak avluya bakan tek göz odalardan biriydi evi. Kadının yolu, mahalle kahvesinin önünden, yakınından filan geçmezdi. Geçse de şimdi bahsedeceğim diğer kişiyle birbirlerini tanımazlardı.
Diğer kişi , kare bulmacadaki beş harfli kelimeyi düşündü. Gecekondusunu müteahhide uzun süre vermedi. Ne vakit hanımı, çocukları ev konusu açsalar kahvede alırdı soluğu. Sondan bir önceki harfe göre tahmine başladı. Ama bugün, gecekondusundan vazgeçti . İnat et dur ; nereye kadar öyle değil mi ?.. Kahveci çayını getirdi. Kütüphane açılacakmış yakındaki okula ; sondan üçüncü harfi buldu, tamam. Delikanlılar aralarında konuşuyordu. Kütüphaneden filan bahsedilince kulak kabarttı. Gecekonduyu yıkacaklar ; bahçeye bakmak, çay içerken sedirde kitap okumak ; hepsi bitecekti . Eski kulağı kesiklerden, derlerdi onun için. Kimler mi ? Etraf …
Diğer kişi hatırlamayabilirdi . Genç bir adamla ,tesadüf bu ya , karşılıklı çay içmişlerdi. Genç adam artık düzgün bir iş bulup ailesini namusuyla geçindirme planları yapıyordu. Karısı ikinciye hamileydi. Diğer kişiyse , o sıralarda, müteahhidin lafını bile ettirmiyordu ; güven vermişti gence . Genç adam , onun zamanında hak hukuk, adalet için afişlerle meydanlarda yürüdüğünü, grev sözcüsü olduğunu duymuştu. Grev sözcüsünün ne iş gördüğünü bilmezdi. Olsun, grev sözcüsü olmak herhalde kolay değildi . Şimdi söylesek diğer kişi gerçekten hatırlamayacaktı ; zaten genç adam sonrasında pek uğramadı kahveye. Lohusa karısı , tek göz odada bebeği emzirdi. Kalktı ortalığı topladı, çorba karıştırdı.
Açılışa gelenlere börek, dolma, kurabiye ikram edilecekmiş. Kadın hiçbirine katılamadı. Böreğe, dolmaya, kurabiyeye de açılışa da… Okutsalardı, bizden de bir şey olurdu değil mi ?.. Hamur açan komşusu güldü geçti. En büyük göründü bahçede . Karnı ağrıyormuş, beti benzi atmış.
Kalabalık dağıldı, meraklıların merakı bitti , en büyüğün karnı ağrımaz oldu; kadın , çocuğu sınıfına kadar götürdü. Tam dönüp merdivenlerden ineceği sırada kütüphanenin kapısı açıldı. Müdürün konuşmasını, kütüphanenin açılışını çoktan unutmuştu. Yeri paspaslayan hizmetliyi biliyordu. Çocukları aynı sınıftaydı. Öyle havadan sudan lafladılar. Kadın, kitapların arasında düşündü: “Tuvaletleri yıkamada ne var ki… Yıkarım… Yıkarım elbet…” İçi rahatladı. Keşke, hemen şimdi verseler kovayla paspası eline… Sanki eve gidip de ne yapacaktı !
Hani bulmaca çözen diğer kişi var ya ;öğleden sonra müteahhitle görüştüler, anlaştılar. Kahveye uğramayı canı çekmedi. Hanımı, oğlanlar, gelinler “…çok durma..” dediler. Okul müdür yardımcısı, öğrencilerin dağılma saatine yakın, kütüphaneye gelen ihtiyara , “Durup dururken, zilin çalmasına şurada on beş dakika kalmış, kütüphanenin nesini göreceksin amca…” diye içinden söylendi. Tanımadığı, yabancı birini de okulun içinde tek başına bırakmadı.
Müdür yardımcısı bir süre ayakta durdu, ihtiyarı inceledi. Kimi kimsesini öğrenmeye niyetlendi ama telefonu çalınca da dışarı çıktı. Okula alınacak temizlik elemanıyla ilgiliydi görüşme. Yeni eleman üst kat tuvaletlerine bakacaktı . Çay bardakları da vardı… Amcanın yüzündeki ciddiyeti nasıl anlatmalı acaba ? Kalın bir ansiklopediyi açmış okuyor ; yıllar yıllar öncesinin coşkusunu hisseder gibi.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2025
-
ADAK ( İlk olarak 03.06.2023 tarihinde paylaşıldı.)
Kapısı kilitli iki katlı evin önünde duruyordum. Neden duruyordum ? Delikanlının çağırdığı kişi gelsin , kapının kilidini açsın , diye. Delikanlı, sokağın sonuna doğru seslendi. Dönüp baktı. Durmaya devam ediyordum. Besbelli duyan olmadı. Yeniden seslendi. Yetmedi , biraz yürüyüp yine seslendi. Dilinden midir, memleketinden midir nedir, kime seslendiğini anlayamadım. Anahtar olmadan kapı nasıl açılacak… Ne gelen var ne giden…
Evi hatırladım. Duvara bitişik merdiven, üst kata çıkıyordu. Harap olmuştu tabi. Kollukları çürümüştü . Hem merdiven de kullanılmıyordu galiba. Sonunda anahtarı getirdi delikanlı . Zaten her yere tek başına koşturuyordu. O kadar seslenmişti ; anahtarı getirecek bir Allah’ın kulu yoktu.
Süs havuzu, meyve ağaçları değişmemiş. Havuzun içini plastik kasalarla doldurmuşlar. Misafir gelince evin kedisi merdivende oturur, baktı misafirin gideceği yok , bahçeye inerdi. Terk edilmiş bahçenin bir köşesini çevirmişler. Derme çatma ağıldaki koyunlar çaresiz bir alışkanlıkla ayağa kalktı. Bahçeyle, havuzla ilgilenmeyi bırakıp işimize bakmalıydım. Madem adaklık için gelmiştim ; hayvanı benim seçmem lazımmış. Siz seçin, dedim. Kabul etmedi ; olmazmış.
Çok soğuk, karlı, buzlu bir Ankara kışında üst katta, soba yanan odadaydık. Pencereden dışarı bakıyordum. Çatıların arasından küçük bir meydan görünüyordu. Soba yanan odayı, pencereden görünen meydanı merak ettim şimdi . Taşınırlarken duvardaki aynayı, altındaki büfeyi de götürmüşlerdir herhalde. Büfede, kahve fincanlarının arasında, evin kızlarının vesikalık fotoğrafları vardı. Kızlar sabah erkenden işe giderlerdi. Kedi, basamaklardadır ; onlar hazırlanırken ayak altında dolanmayı sever. Kendi kendine hoplar zıplar, yalanır. Aynayı bırakmış olabilirler. Ne diye bıraksınlar ki aynayı !.. Eski olduğundan , taşımaya değmeyeceğinden bırakmışlardır. Büfeyi, fincanları, vesikalık fotoğrafları sarıp sarmalamışlar ; aynayı gözden çıkarmışlardır. Bütün işlere kendisi koşan delikanlı benim bahçeye, havuza , merdivene bakıp durmamdan sıkılmışa benziyordu. Öndekini seçtim ; “Tamam, şu olsun…” dedim.
Evden çıktıktan sonra caddeye varmak için dar bir aralıktan geçmek gerekiyordu. Karşılıklı evlerin pencereleri nerdeyse dip dibedir. Merdiven basamakları güven verseydi üst kata çıkma niyetimi söylerdim. Delikanlı da büyük ihtimalle “Hah ! Bir bu eksikti…” derdi. Ama hatırladıklarımın doğru olup olmadığını nasıl anlayacaktım ?… Sıkıca tuttuğu hayvancağızı kapıya doğru sürükleyen delikanlının peşi sıra yürüdüm . Kaldırıma oturmuş kadınlar, erkekler aralarında konuşuyorlardı. Bizi görünce sustular. Niye geldiğimi anlamışlardı.
ESİN BAYRAKTAR
28.06.2025 /ANKARA
-
EDEBÎ MEKTUPTAN BÖLÜM
…İnsanların birbirleriyle olan bağları, dostlukları ; düşmanlıklar, kıskançlıklar vardı yazacağı oyunda. Sade ve değişmeyen bir dekor düşünüyordu. Dostluk olsun, düşmanlık olsun, kıskançlık olsun, bulundukları yerle bütünleşmiş karakterler hayal ediyordu… Ve bu karakterler onu son derece heyecanlandırıyordu…
Her ne kadar aynı yerde geçse de onun yazacağı oyun, bir polisiye olmayacaktı galiba. Değil gibiydi. Anlattıkları, polisiyeye pek benzemiyordu. “Polisiye mi ?” diye sormadım. Benim yazdığımsa bir öyküydü ; polisiye bir öykü. Tuhaf bir şekilde yayımlanmamıştı. Bununla ilgili tuhaflığı biliyorsun. Aslında yapmam gereken tek şey “… Neyse, sonuçta aynı konuda yazılmış şarkılar, romanlar, senaryolar filan yok mu ? … İşte bizimki de öyle… Aaa… Bak şimdi aklıma geldi ; zaten yazdıklarımın bende kopyası yok ki…” demekten ibaretti. Sanki niye demedimse… Otobüs saatlerine daha çok takıldım. Acaba gece kaçta evdeyim ? Alışkın değiliz ya böyle geç vakit dışarılarda olmaya… Tabi bunlardan söz etmedim. Ama o dakika karar verdim ; dönünce gidecek, tuhaf bir şekilde yayımlanmayan öykümün kopyasını isteyecektim. Hatta niye gitmemiştim şimdiye kadar… Anlatmıştım ya; amacım öykünün yayımlanmasıyla ve yayımlanmamasıyla ilgili tuhaflığı araştırmak değildi. Yazdıklarım bende de olmalıydı, o kadar.
Düğünde giydiğim elbise kılıfın içinde, terziden çıktım. Elimde elbiseyle Meşrutiyet Caddesi’ne kadar yürüyebilirdim herhalde. Öyküye nasıl başladığımı bile unutmuşum. “Hayır, detektifin garsona ilk sorusu çayın yanında yiyecek olarak ne alabilirim veya çilekli pudingli soya soslu keki görebilir miyim olmadı.” diye yazmışım. Çilekli pudingli soya soslu kek de nereden geldi, dersen ; bilmiyorum. Meşrutiyet Caddesi’ne yürüdüm ve “Hayır, detektifin garsona ilk sorusu çayın yanında yiyecek olarak ne alabilirim veya çilekli pudingli soya soslu keki görebilir miyim olmadı.” Cümlesiyle başlayan öykünün kopyasını aldım.
Ne terziden ne Meşrutiyet Caddesi’nden ne de detektifli öykümden konuştuk. Dur bakayım, terziden elbiseyi alır, Meşrutiyet Caddesi’ne yavaş yavaş yürür… gibilerinden laf lafı da açmadı. Yayıncıya gitme fikri de terziden çıkarken oluşmuştu hem. “Oyun polisiye mi ?” diye sorsaydım öykünün zaten yayımlanmadığını söyler otobüs saatleriyle, evde kaçta olurum takıntılarını da bir kenara bırakırdım.
Ondan ayrıldıktan sonra otobüs durağını kolay buldum. Dediğim gibi kafasındaki oyun öyle şaşırtıcıydı ki polisiye öykünün tek kopyasını almaya nasıl gittiğime hiç gelemedik…
ESİN BAYRAKTAR
2018/ANKARA
-
KORKAK
Tabela yoktu. Uyarı yazısı yoktu. İp filan da yoktu ; hani böyle bir taraftan bir tarafa gerilmiş, geçilmesin diye veya yolun kapalı olduğu anlaşılsın diye. Kum yığılmıştı, taşlar üst üsteydi. Yığılı kum ve üst üste taşlar yüzünden gerek duymamışlardı herhalde yazıya, tabelaya, ipe.
Bildiğiniz bir yolun kapalı olması karşısında düşündüklerinizle, bilmediğiniz bir yolun kapalı olması karşısında düşündükleriniz aynı mıdır ?”Buradan geçmeyeli ne kadar olmuştu ?” sorusuna “Rüzgârın gazete sayfalarını havalandırdığı bir gündü.” Cevabı verilir mi ? Dar bir sokak, eski evler, rüzgârın havalandırdığı gazete sayfaları… Şehir ve rüzgâr, dedi kendi kendine. Başlık “Şehir ve Rüzgâr” olsaydı ; başlık, tema, konu… Ne bileyim her neyse işte o. Peki, rüzgârın havalandırdığı gazete sayfalarını yakalayabilir miydi bir daha ? Yakaladı diyelim ; yığılı kumu, üst üste taşları nasıl geçecekti ? Şu anki durumda geçebilme ihtimali yok gibiydi. Geçebilme ihtimalini kuvvetlendirip de tırmanmaya, atlamaya kalkıştığında ne olurdu ? Bir dakika !.. Bakar mısınız !.. Buradan geçemezsiniz ! Yol kapalı !.. Hooop !.. Hooop mu ? Hayır, “Heyyy… Birader!” olabilirdi belki.
Dar sokak ileride kıvrılıyordu. Yolu ilk kez buraya düşen pek çoğu, sokağın darlığını, ileride kıvrıldığını bilmez. Beyaz kireç sıvalı duvarı, duvarın sonundaki kapıyı görmeniz için yürümeye devam etmelisiniz. Perşembe günleri Pazar kurulur. Pazar, beyaz kireç sıvalı duvarla ve duvarın sonundaki kapıyla ilgili değildir.Dar sokak, Perşembe günü kurulan pazara giden yollardan biridir sadece. Dolu veya boş Pazar torbaları taşıyan insanları düşündü. Dolu veya boş Pazar torbaları taşıyan insanlar, beyaz kireç sıvalı duvar boyunca yürüyüp duvarın sonundaki kapının önünden geçmeliydiler. Ya da kapının önünden geçtikten sonra beyaz kireç sıvalı duvar boyunca yürümeliydiler. Yığılı kumun ve üst üste taşların arasındaki boşluğa adımını attı. Evet, dedi içinden ; tırmanmaya, atlamaya gerek kalmadı. “Hooop, heeeeeyy, birader…” gibi şeyler de duyulmadı ; ama ya bir tanıdıkla karşılaşırsan.
Tanıdıkla, dar sokağın sonunda karşılaşabilirsin. Arkadan da gelebilir tanıdık. Sen, beyaz kireç sıvalı duvarın sonundaki kapıya bakarken “Merhabaaa, Ooooooo…” seslenmesiyle dönersin birden… Nereye böyle, nereden böyle, diye süren ayaküzeri konuşmaları. Pazara uğrayacağım da kestirmeden gideyim, derdi. Yalan sayılmazdı ; işten çıkınca pazara uğramak için bu sokak kestirmeydi. Şimdi taaaa aşağıya yürü, hastanenin bahçesini dolan; ya da diğer tarafa doğru yürü, apartmanların gölgelediği başka dar sokakları turla, pazara çık. Buraya da kumla taş yığmışlar, kaldırım taşları mı değişecek acab… Duvarın sonundaki tahta kapıdan, yer yer dökülmüş kireçten söz edecek değillerdi tabii…
Kaç kere geçmişti buradan, beyaz kireç sıvalı duvarı ve duvarın sonundaki tahta kapının fotoğrafını çekmeyi kaç kere istemişti. Hatta ayaküstü konuşan iki tanıdığı da eklemişti çekeceği fotoğrafa ; rüzgârın havalandırdığı gazete sayfalarını da… Karşılaşan iki tanıdık havadan sudan konuşurlar. Beyaz kireç sıvalı duvarın sonundaki kapı fotoğrafını konuşmazlar.
Tahta kapının kapalı olduğunu hiç görmedi. Kapı ya ardına kadar açıktı ya da küçük avluyu gizlemeyecek kadar aralıktı. Acaba buradan geçtiği o kadar zaman içinde kapıyı kapalı görseydi kafasındaki fotoğrafı çeker miydi ? Tahta kapı çok eskiydi ; belki de bu yüzden kapanmıyordu. Yerinden oynamıştı, kilidi bozuktu, sürgüsü tamir edilmemişti. Güzel bir fotoğraf karesi değil mi ? Olmaz, dedi ; olmaz ! Kapı eski, sanki kullanılmıyor gibi ama kirecin beyazlığı, kapıdan girip duvarın arkasına geçtiğinizde yaşamla karşılaşacağınızı söylüyor.Olmaz, dedi yeniden. Olmaz…Kim dinler bunları ! Kestirmeden pazara gitme fikri iyiydi ; iyiydi de perşembeye kaç gün vardı…
Her zamanki gibi kapalı değildi tahta kapı. Kırmızı, kocaman plastik bir leğen duruyordu avluda. Musluktan fışkıran su sesini, şıpıdık terlik sesini duydu. Tahta kapının arkasındakiyaşam konusunda yanılmadı. Yanılmadığını söyleyecek bir tanıdıkla da karşılaşmadı. Yürüdü, yürüdü, yürüdü… Kestirme dururken yolu uzatmaya gerek yoktu.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2018
-
FRANSIZCA BİR ŞARKI
Kara kedi mırnav pist… Ra r ara ra ray ray ray… Kara kedi mırnav pist… Ra r ara ra ray ray ray… Kara kedi mırnav pist… Gök gürledi… Gökyüzüne bakmak için boynunu uzatması gerekiyordu. Şimşeğin ışığını yine de gördü. Birdenbire. Ra r ara ra ray ray ray… Kara kedi mırnav pist… Işık kadar hızlı değildi gök gürültüsü. Işık kadar aceleci de değildi. Çocuklarsa şarkıyı sadece söylüyorlardı.Ortada ne bir kara kedi ne de yaramaz kara kediyi kovalayan küçük kızlar vardı. Kara kedi mırnav pist… Kara kedi olmak istemişti. Kovalanan kara kedi olmayı ne kadar istemişti. Mırıldandı. Şarkının, şimdi hatırlayamadığı sözlerini düşündü. Oyunun kara kedisi olma hayalini hatırladı bu gök gürültülü günde. Çocuklar turuncular giymiştiler. Kara kedi mırnav pist…, diye bitirdiler şarkıyı. Belli belirsiz bir alkış sesi duyuldu. Mmmmm…, diye mırıldana mırıldana döndü geriye. Elektrik süpürgesini çalıştırdı.En az ses çıkaran, en az enerji harcayan ve toz torbasını sık sık değiştirmeniz gereken bir makine.O sözler neydi ? Hani küçük kızların, yaramaz kara kediye uzaktan söyledikleri o sözler neydi ? En az ses çıkaran makinenin gürültüsüne rağmen gök gürledi. Süpürgenin ağzı, köşedeki metal heykelin dibindeydi şimdi. Bir ara o sözleri hatırlar gibi oldu. Üzümlü, fındıklı kurabiye… Eyvah, şimdi nerede… Yok, hayır öyle değildi… Kedi kurabiyeleri mi yemişti yoksa yemeye niyetlenmiş miydi ? Metal heykel kara kediye mi benziyordu ? Metal heykelin arkasında, yerde duran şu beyaz şey de ne ? Elektrik süpürgesinin bir türlü çekemediği beyaz şey. Süpürgeyi kapatmadan uzanıp aldı o beyaz şeyi. Ne olduğunu anlamadı. Ne olduğunu anlamaya çalışırken yağmur başladı. İçeriyi bir türlü aydınlatamayan pencerenin camına çarptı damlalar ama makinenin sesi kesilmedi.
Gündüzleri evinden baktığında tozlu, gri bir gölgeye benzerdi şehir ; geceleri, kıpırtısı hiç dinmeyen sayısız ışıktı. Pencereleri önce aydınlığa sonra da tozlu, gri bir gölgeden kıpırtısı hiç dinmeyen sayısız ışığa dönen kente açılırdı. Hemen yakındaki duraktan binerdi otobüse ; otobüs de buraya kadar gelirdi. Gölgeler, kıpırtılar ayrıntılara dönüşürdü. Büyük caddeler küçük caddelere, küçük caddeler sokaklara çıkardı. Turuncu giymiş kargo görevlisi on beş günde bir gelirdi buraya. Turuncu çizgili kâğıtta hep aynı yere atardı imzasını, görevlinin getirdiği kalın, büyük zarfı hep aynı yere bırakırdı. Ne on beş günlük süreyi ne turuncu çizgili kâğıdı ne attığı imzaları düşünürdü. Kargo görevlisinin neden turuncu giydiğini de hiç merak etmedi. Şimdiyse turuncu renk aklına takılmıştı. Şu alışveriş merkezinin önünde şarkı söyleyen çocuklar yüzündendi galiba. Onlar da turuncu giymişlerdi ya… Kara kedi mırnav pist… Elindeki kalın, büyük zarfı bugün de aynı yerine bırakmadan önce durdu. Ra r ara ray ray ray… Üzümlü, fındıklı kurabiye… Ah seni gidi kedi seni… Bir güzel yemiş kurabiyeleri. Gök gürledi. Çocukları göremedi. Gitmişlerdi. Elinde kalın, büyük zarf ; camın dışında yağmur damlaları. Damlalar silindi birden ve saçlarının camdaki yarım yamalak yansımasını fark etti. Yağmur hızlanıyordu. Sürekli gittiği kuaför, caddelerden çıkılan sokaklardan birindeydi. Unuttu yağmuru. Saç renginin bir ton açığını kullanırız, demişti kuaför ; bir ton açığı. O günden beri de saç renginin bir ton açığıyla nasıl olacağını düşünüyordu. Mmmmm…Kara kedi mırnav pist… Alışveriş merkezinde de vardı bir kuaför. Mmmmm… Kara kedi mırnav pist… Tabi… Hani adı karmakarışık harflerden olan kuaför. Hayır… Kalın, büyük zarfı aynı yere bırakırken kararını vermişti; adı karmakarışık harflerden kuaföre değil caddelerden çıkılan sokaklardan birindeki kuaförüne gidecekti.İki ton açığını da deneyebilirdi. Neden olmasın ki… Telefon çaldı.
Fransızca şarkıların olduğu kaset, kütüphanenin çekmecelerine bakıver, çekmecelerden birinde olacak… Mavi, gri karışımı bir kapağı var ; mavi, griydi… Evet evet… Telefonu kapattı. Kütüphanenin çekmecelerine bakıver ; alttadır çekmeceler. Bakmak için eğilmeli, dizlerini kırmalı ya da çömelmeli; çömelmeli de mavi, gri karışımı kapağı olan kaseti görmüş müydü bugüne kadar ? Üst çekmece, orta çekmece, alt çekmece ; alt çekmecelerin diğerlerine göre diğerlerine göre daha tozlu ve daha karışık olma ihtimali yüksek miydi ne… Hem artık kaset maset kalmış mıydı ? Fransızca sözleri ve sözlerin arkasındaki müziği düşündü. Bekleyenlerin galiba sadece bekliyor gibi göründükleri bir yerdi burası. Fransızca şarkılar eşlik ediyordu bekliyor gibi görünenlere. Aylar öncesinin, aylar sonrasının dergileri sehpalara yayılmıştı her zamanki gibi. İşte böyle, Fransızca şarkılar çalınan bir yerde çalışmak ulaşılmaz bir yere erişmek gibi gelmişti ona. Ayrıca evin hemen yanındaki duraktan binecekti otobüse. Başını çevirdi çömeldiği yerden ; yağmur çok hızlı yağıyordu. Turunculu kargo görevlisinin getirdiği kalın, büyük zarf çalışma masasındaki pirinç fotoğraf çerçevesinin önündeydi. Mavi, gri karışımı kapağı buldu birden.
Keşke yanlarına kadar gitseydi çocukların. Onlar şarkı söylerken inseydi aşağıya. Sonra aşağıda, alışveriş merkezinin önünde, fıskiyeli havuzun kenarında durup baksaydı öylece. Gerçekten de neden inmemişti ? Ama hasır sepetleri kapının önüne çıkarmalıydı. Keşke havuzun fıskiyesi şıpırtılar saçarken ve henüz yağmur başlamamışken inseydi aşağıya. Hasır sepetleri nasılsa çıkarırdı kapının önüne. Peki ya mavi, gri karışımı kapaklı Fransızca kaset ? Kütüphanenin çekmeceleri ? Alt çekmece ? Telefon çaldığında burada olmalıydı. Adı karmakarışık harflerden oluşan kuaförü düşündü. Zaman geçti. Eğer fıskiyeli havuzun kenarında yağmura yakalansaydı biliyordu ki alışveriş merkezine koşacaktı ; saçları henüz ıslanmamışken, yağmur damlaları elbisesinin üzerinde tek tük izler bırakmaya başlamışken büyük kapıdan içeri girecek, sonra da dönüp sağanağı seyredecekti.
En son ne zaman Fransızca bir şarkı dinlemişti ? Mavi, gri karışımı kapaklı müzik kaseti temiz ve düzenli alt çekmecedeydi. İşte şimdi dinliyordu.Şarkıyı söyleyen, kalın sesli bir kadındı. Elini birden çekti. Apartmanın sarımsı ışığında anlayamadı ne olduğunu. Parmağını ağzına götürdü. Hasır tabureye oturdu yavaşça ; dikkatini hasır sepete verdi.Otomat ışığı söndü, yandı. Batan şey her neyse sepetin hasır örgüsündeydi. Tekrar söndü otomat. Tuhaf bir şekilde canı acıdı. Parmağının gücü çekildi sanki, otomat yandı, parmağına bakarak hasır taburede oturdu kaldı.Fransızca şarkı, beklenilmeyen yerde, beklenilmeyen zamanda çalarken asansör yavaşça geldi ve durdu ; turunculu kargo görevlisiydi. On beş günlük süreyi, turuncu çizgili kâğıdı, hep aynı yere attığı imzayı düşündü ; başka ne düşünebilirdi ki… Çağırma düğmesine basılan asansör aşağıya doğru hareket etti. Yağmurun artık camlara çarpmadan yağdığını söylemiş miydim… Asansör aşağıya vardığında otomatın yine söndüğünü mutlaka söylemeliyim. Çünkü ikisi de otomatı çalıştırmak için ellerini kollarını sallamaya başladı.
ESİN BAYRAKTAR
2017/ ANKARA
-
Hello World!
Welcome to WordPress! This is your first post. Edit or delete it to take the first step in your blogging journey.