• Bu İnternet Sitesi içeriğinde yer alan tüm eserler (yazı, resim,görüntü, fotoğraf, video, müzik vb.)yazara ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır.Bu hakları ihlal eden kişiler 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar.

  • BAŞININ  ÇARESİNE  BAKMAK

    (İLK OLARAK 24.06.2023 TARİHİNDE “PAZARLIK” ADIYLA PAYLAŞILDI.)

        Fakültenin son senesindeydim ; mart  ayında, memleketten döndüğümün haftasına   dolandırıldım.  İki  adam  apartmanları  geziyormuş. Yangın  söndürme  tüplerinin  çalışıp  çalışmadığına baktıklarını  söyleyen   adamlar,  yaptığımız işin  karşılığı  şudur  deyip  bir de  makbuz  kesiyorlarmış. Dolandırıldığımı anlamıştım ; hiiiç üzerime  alınmadan, hayrete kapılmış ve korkmuş  taklidi  yaptım. Dolandırıcılara para kaptırdığımın duyulmasını istemedim çünkü kapıcı dairesini  gözüme  kestirmiştim. Planlarım alt  üst  olabilirdi. Pekiii… Bu  hikâyeye neden  inandım acaba ?.. Geride  duran  adamın  işçi  tulumu  giymesi ,  elinde  bir alet  çantası  taşıması yüzünden mi…

        Başıma  geleni  ve  kapıcı  dairesiyle ilgili neler  düşündüğümü  kimseye  söylemedim. Ekim  ayına  kadar  haftada  bir  gün merdivenleri  paspaslarım,  pazar  dışında  kalan  diğer  günler  akşam  yedide  çöpleri  toplarım,  topladığım  çöpleri  sokağın  sonundaki  büyük  varile  atarım. Ekimde,   yeni  görevli  gelince,  çıkarım.  Saydım: Toplam  sekiz  daire, dört  kat;  katlar  arasındaki  merdivenler  onar  basamaklı,  sahanlıkları  da ekleyelim.

        “Herkes  kapısının  önünü  temizlesin,  çöpünü kendi atsın” uyarılarıyla   uğraşmayacaklardı  ama  dolandırıcılara para  kaptırdığımı öğrenirlerse “Sen  daha  apartmanda  yangın  söndürme  tüpü  var mı  yok mu ondan bile  habersizsin , apartmana  nasıl  göz  kulak  olacaksın…”  demelerinden çekiniyordum. Kabul  ederlerse  sadece  kiradan  değil  elektrik  su  faturalarından  kurtulma  şansım  olabilirdi. Hatta  ısınma da  bedavaya  gelirdi  ama sonuçta  havalar  soğuduğunda  bitecek  bir  işti . Kapıyı  kapattım. Apartmanda  yangın  söndürme  tüpü  var mı  yok mu,  varsa   nerededir,  bilmiyordum.  Tek  bildiğim , bu dairenin kirasını  tek  başıma  ödeyemeyecek  durumdaydım.

         Dolandırıcılar,  daktilomun  sesini mutlaka  duymuşlardır. Duyulmayacak  gibi  değil. “M”  ve  “R”  tuşlarına   sert  basmak  zorunda  kaldığımdan  sesin  şiddeti  artıyor artıyor artıyor, neredeyse sokağı inletiyor. Mehmet  Rauf’un  on  romanını  didik  didik  ediyorum. Didiklediklerimi yazıyorum.  Dolandırılmış olmam hiçbir  şeyi  değiştirmiyor.  Yazmak  zorundayım. Eylül ortasına tezi  bitirmeli.  İhtiyar  amcasının  yanına  taşınan  ev  arkadaşım,  kalan  birkaç  eşyasını  almak  üzere  bugün  uğrayacağını  söyledi. Kesinlikle dolandırılmıştım.  Gece  yarılarına  dek  daktilomda  bir şeyler  yazıyordum kendi hâlimde.  “Bir  şeyler “  değil ;  rica  ederim.  Üniversite  bitirme  tezimden bahsediyoruz. Mehmet  Rauf  roman  karakterlerinin psikolojilerini  tahlil  ediyorum.

    Hakkımda  konuşuyorlar mıydı ?.. Belki konuşmuyorlardı . Dolandırıcıların kurbanı olduğumu nereden bilecekler  canım,  derken sahte  makbuzdaki bilgilerden yola  çıkıp  beni  bulacakları , sonunda  mahkemeye bile  çağıracakları   aklımın  ucundan  geçmemişti. Mahkemede  hakim ya da  savcı   ; bu  hikâyeye  neden  inandığımı  değil ,  düşünmeden  taşınmadan,  sorgulamadan  parayı  hemencecik  ne  diye  verdiğimi  soracaktı. 

        Mezuniyete   kadar  yanına  taşınabileceğim  ihtiyar bir   amcam  yoktu. Eski  daktilosunu  ödünç  veren avukat  bir  akrabam  vardı. “M” ve “R” tuşları yüzünden kollarımın kuvvetlendiği daktilodan bahsetmiştim. 

    Ne  zamandı  hatırlamıyorum ; kapıcı  dairesini gördüm. Mutfağıyla,  banyosuyla,  arka  bahçeye  bakan penceresiyle şirindi.  “M”  ve  “R “  tuşlarına  rahatça  vurduğum  sırada  pencerenin  önünden  geçen kediyi hayal ettim.  Merdivenleri  paspaslama,  çöpleri  toplama  karşılığında kazanacağım parayı hesapladım. Kazandığım  parayı  idareli  harcarsam… Kapı  üçüncü  kez  çaldı. 

    Arkadaşım   “Ya  neler  olmuş  !.. Şimdi  duydum…”  diyerek  karşıma  çıktı. Neyi, kimden,  nasıl  duyduğunu  merak  etmeli miydim ?.. Kafamın içinde bin bir düşünce gezinirken  tuzağa  düşmem  şaşırtıcı  değildi.  Ayrıca  bu  kapıcılık  projesini ciddi  ciddi  konuşmalıydım artık.  Neyin,  kimden,  nasıl  duyulduğuyla  vakit  kaybedemezdim. İşin saçma tarafıysa düşünmeden,  taşınmadan,  sorgulamadan elimdeki son parayı   dolandırıcılara ne diye verdiğimdi.  

                                                                                                        ESİN  BAYRAKTAR

                                                                                                            10 KASIM 2025

                                                                                                                 ANKARA

  • DEDEKTİFİN FALCIYA DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

    (İLK OLARAK 24.12.2022 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)

    DETEKTİFİN  FALCIYA  DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

        Bir  haftadır  devam  eden yoğun  kar  yağışı  azaldı. Cinayet  Masası  Dedektifi  Üstün  Umar , pasaja  gelmeden  önce üç  bina yukarıdaki  zücaciye mağazasına gitti. Zücaciyedekiler  beni  hatırladılar. Bakır  kahve değirmeni  aldığımı, kahve  değirmenini hediye  paketi  yaptırdığımı  söylediler.

        Evet, doğum  günü  hediyesi  olarak  bakır  kahve  değirmeni satın  aldım.  Ama  bakır kahve  değirmenini  pasajın sahibi  paragöz  adamın  kafasına  indirmedim. “Vay  sen  bizi bu  kışta  kıyamette sokağa mı  atacaksın…”  deyip de   arkadan  adamın  başına… Tövbe  tövbe… Sonuçta  adam,  pasajın  sahibi ;  satar,  yıkar,  yapar… Karışamayız. Sanki  adam  ölünce  her  şey  düzelecek.

          Dükkânım,  pasaj  girişindedir.  Çöp  atmaya çıkmıştım. Döndüm. Uzun  boylu,  siyah  paltolu bir  adam ayakta  duruyordu. Fal  baktırmaya gelmediğini  düşünmedim  bile ;  herkes  fal  baktırmak ister.  Cinayet  Masası  Dedektifi  Üstün  Umar  neden  istemesin…  Tarot falı,  kahve  falı, bakla  falı… Dedektif ;  pasaj  sahibi  paragöz  adamın yerine  koymuş kendini. Böylece  cinayetin  nasıl  işlendiğiyle  ilgili  başka  ip  uçlarına da ulaşacakmış.

    – Sürpriz  doğum günü  kutlamasını  neden sizin dükkânda  yaptınız,  diye  sordu Dedektif.

    -Tabureler,  sehpalar  var  ya ;  o  yüzden  sürpriz  doğum  günü  kutlamasını benim dükkânda  yaptık,  dedim.

    -Hediye  olarak  kahve  değirmeni  almak nereden  geldi  aklınıza ?

    -İndirim  yapmışlar. Rafta tek  kalmıştı.  Sağını  solunu  inceledim. Bozuk mozuk  olmasın diye…

          Söylediklerime  inanmadığını  biliyorum.  Suç  aletinde parmak izimi aramışlar mıydı  acaba ?… Cinayet filmlerindeki  gibi… Ama  hediye  paketi  açıldıktan  sonra bakır değirmen elden  ele  gezdi. Herhalde bir  sürü  parmak  izi vardır üzerinde: Kırtasiyecinin, tuhafiyecinin, takıcının parmak  izleri…Dedektif bunlardan bahsetmedi. Kutlamadan  sonrasını  anlatmamı  istedi:

    -Kutlamadan  sonrasını anlatır mısınız ?

         Neyse,  kutlama bitti. Herkes  işine  gücüne döndü. Bina  yıkılırsa   kendimize  yer  aramak  zorunda  kalacaktık. Son  cümleyi  söylesem mi söylemesem mi karar  veremedim. Cinayete  bahanem  varmış izlenimi  vermek istemiyorum. Dedektifin şüphesini daha  çok  çekebilirim. Ama ne  yaparsam  yapayım Dedektifin şüphesini  daha  çok  çekiyorum. Yok,  bu  adam bana inanmıyor. Galiba  tuzak  kuruyor. Açığımı  yakalayacak,  alıp  götürecek  beni. Diğer polisler gelir, polis  arabası  kapının  hemen  önündedir…  Baksana, zücaciyeye  bile  gitmiş. Kahve  değirmenini nereden,  ne  zaman  aldığımı kaynağından öğrenme niyetinde… El  değirmenini pasajın  sahibi  paragöz  adamın  kafasına indirenin  ben olduğumu  düşünüyor. Halbuki  dışarıdaydım. Neden  dışarıdaydım ?.. Doğum  günü  kutlamasında da  konuşulmuştu; pasaj  girişindeki  kalın  buz tabakasına  dökmeye  toprak,  kül  filan  arayacaktım. Ya da  kaymayı  engelleyecek  bir  şey  bulup  buzun  üzerine  serecektim. “Külü  nereden bulacaktınız ?..”  diye alaylı  bir  ifadeyle  sordu Üstün  Umar. Doğru,  külü nereden  bulacaktım… Doğal gazla ısındığımızı unutmuş muydum ?.. Ben dışarı  çıkmışım  paragöz  adam  gelmiş.

    -Demek  bakır  değirmen,  sizin  dükkânda  unutuldu…

    -Evet,  arkadaş…Unutmuş…

    -Doğum  günü  hediyesini  unutmuş  yani ?..

    -Yani…

    -Nerede  unutmuş ?

    -Bilmem… Sehpada mı  acaba ?..

    – Ve  siz,  unutulan hediyenin  farkında  değilsiniz…

        Oturduğum  yerden telaşla kalktım,  doğum  günü  hediyesi  bakır  değirmenin  unutulduğu  yeri  tahmin  etmeye çalıştım. Sehpalar,  tabureler… Hepsi  olabilir… Telaşla  konuştum :

    -Pasaj  komşuları toplandık  işte…

    -İşte,  derken neyi kastediyorsunuz ?

    -Bir  şey  kastetmiyorum.

    -Fal  bakmıyor musunuz artık…

    -…

    -Soruma  cevap  vermediniz.

    -…Bakıyorum  ama  eskisi  kadar değil.

         Doğum  günü  kutlamasından  fala niye  geçmiştik,  anlamadım. Adamın  soruşturmayı  bırakıp fal  baktıracağını  zannettim.

         Pasaj sahibi  paragöz  adamın  niye  geldiğini kimse  bilmiyor. Kırtasiyeci, takıcı, tuhafiyeci dururken neden bana geldi ? Aslında sık sık onlara da uğrardı .Kiraları  elden toplardı bir  vakitler… Hiç  sektirmezdi  gününü ;  şıp  diye  damlardı. Dükkânımda  masaya  eğilmiş ; bir  şey mi  yazacaktı ?.. Katilin  adını mı ? Ya da kutlamayı  haber  etmediğimiz  için  sitem  notu olabilir. Yüzsüz adam ; sitem notu  yazması kimseyi  şaşırtmaz… Masaya  eğildiyse arkası  dönüktür ;arkası  dönükse  katili  görmemiştir. Bu  yüzden de katilin  adını  yazmamıştır.  Sonra  kim  geldiyse  dükkâna  artık, belki  sehpadan  kahve  değirmenini eline  aldı…

        Şimdi  Üstün  Umar,  pasaj  girişinde  durdu.  Sözünü  ettiğim  kalın  buz  tabakasına  baktı. Takıcının  müşterilerinden iki  genç  kız, geçen gün  kayıp  düşmüştü. Buz  erimediği için şükretmeliydim ; yoksa  Dedektif  bana asla  inanmazdı. Buzda  kayıp  düşen iki  genç  kız  yalanını uydurduğumu  düşünüyor  olabilir. Kızları  arar,  bulur  ve  düşüp  düşmediklerini onlara  sorar.

          Kar  yağışı yeniden  başladı. Pasaj  girişine  serdiğimiz  paçavranın  üzerini örtüyor.  Azalan  trafikte caddenin  karşısına  geçmek  kolaydı. Cinayet  Masası  Dedektifi  Üstün  Umar da   kolayca geçti  karşıya.

                                                                                     ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                           2026/ANKARA

  • DEDİKODU

    ( İLK OLARAK 02.09.2022 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)

    DEDİKODU

       Etrafı  şöyle  bir  kolaçan  ettim,  yavaşça  öne  eğildim, “Benim  için  dedikodu  yapmaz,  yapamaz  diyorlar.”  diye fısıldadım. Ama  bakın,  şu  anda  onların  dedikodusunu  yapıyorum.

      İnatçı  diş  doktorum, sağ arkadaki azı dişimi kurtarmak için uğraşmaya karar verdi. Aslında bakar bakmaz “…almamız gerekecek galiba…” demişti. Yüreğim ağzıma geldi. Doktor,  naneli  sakız  çiğniyordu ;  kutularda  satılanlardan. Dişi  bu  duruma  nasıl  getirdiğimi  sormadı bile. Sormadığı iyi oldu ; yoksa bir otobüs  yolculuğunda, gece yarısı  sakız  çiğnerken kırıldığını anlatmak zorunda kalacaktım.

    Vallahi, otobüs  penceresinden  dışarıya dalmışım. Ağzımda, naneli olmayan sakız ;  saat  gece  yarısını  çoktan geçmiş.  Karanlıkta  ne  görüyorsam bilmem … Muavinimiz  gencecik  bir  kızdı. Çingene  pembesi  fularında,  otobüs  firmasının  amblemi  basılı. “Ayakkabılarınızı  giyebilir misiniz…”  uyarısını  yaptı. İki  kere,  dört  kere,  daha  fazla da  yapmış olabilir  uyarıyı. Şehirler  arası  otobüs  yolculuğunda  bacaklarını  koridora  uzat, üstelik ayakkabıları da çıkar… Zavallı kızcağızın titrek ve ince sesi ,   zar  zor  bulduğu  işini  iyi  yapma telaşındadır. Çingene  pembesi  fulara  rağmen  “Üff..”  desen  uçacaktır neredeyse.  

    Bu  dedikoduyu ilk sizinle paylaşıyorum. Böyle dedikodu mu olur, diyebilirsiniz. Ayakkabılarını çıkarıp, bacaklarını otobüs koridoruna uzatan şahsı her ne kadar tanımıyorsam da, görmemiş olsam da bence dedikodu yapmış sayılırım. Muavinin uyarısı ciddiye alınıp ayakkabılar  giyildi mi ?.. Zannetmiyorum. İşte  tam  o  sırada,  sağ  arka  dişimde bir  gariplik hissettim.

    Dedikodu yapmadığım  , dedikodu yapamadığım hakkındaki   eleştirileri bir  kenara bırakalım ; peki neden  dedikodu  yapmıyorum ? Aklıma  gelmiyor  ya da  seçici davranıyorum  ; her şeyin de dedikodusu yapılmaz ki canım. Otobüsle  şehirler  arası gece  yolculuğu yaparken   karşılaştığım  muavin  genç  kızın boynundaki  Çingene  pembesi  fular, çoraplı  ayaklarını  koridora  uzatıp horul  horul  uyuyan yolcu  hakkında  konuşmak,  düşünmek  daha ilginç . Dünyadan habersiz yaşayıp gittiğimi zannetmeyin lütfen.

    Şu an dişçi koltuğundayım. Doktorum ve yardımcısı, asistanı,  hemşiresi   artık  hangisiyse   iğneler,  kokular, gırıltılar, vızıltılar   arasında tepemde , çekinmeden, rahat rahat dedikodu  yapıyorlar: Birileri  gelmiş de diğerleri  gitmiş. Gidenler giderken haber vermemişler ama onlar da başka  bir  yere  gitmişler. İnatçı  diş  doktorum, işin  ayrıntısını  öğrenmek  için  yardımcısını zorluyor ;  kızcağız anlatmaya dünden  razı. İnsan  bir  doktora dedikoduyu yakıştıramıyor, hele de  hastasının  yanında…   Fakat  ne  derseniz  deyin  ; dişçi koltuğundaydım, yanı başımda  dedikodu  yapılıyordu. Ben de kendimi  güvende hissediyordum.

     

                                                                                                         ESİN  BAYRAKTAR

                                                                                                              ANKARA/2025

  • KEDİNİN KARAKTERİ

    (İLK OLARAK 09.07.2023 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)

    KEDİNİN  KARAKTERİ

          Kediler,  kilometrelerce  uzaktan  yaşadıkları yere  dönebilirmiş. Bahsedeceğim  kedi  öyle  kilometrelerce uzakta   değildi. Yakınlardaydı ;  hatta  burnumuzun  dibindeydi. Apartmanın  birinci katındaki  yalnız  yaşayan  teyzenin  evine  girmiş  en  son. Zavallı  kadın,  sabah  uyanıp da  kanepede   esneyen  kediyi  görünce aklını  kaçırdığını  zannedip “ Allah’ım  sen  aklıma  mukayet  ol…”  diyerek  duaya  başlamış. Rahat bir  kedi  anlayacağınız; buyur denmeden  buyuran, kal  denmeden  kalan  insanlar gibi.

         Yan  binanın  teras  balkonunda  kahveler  içiliyor,  kahkahalar  atılıyor ; teras  balkon  kuaför  salonuna  ait. Saç  tutamları  alüminyum folyolarla  sarılmış kadın ,  kahkahanın  birini  atıyor diğerine  başlıyor. Bir  kızcağız da pedikür yapıyor;  iki  üç  kişi de  ayakta ; hepsinin  gülmekten  gözlerinden  yaş  geliyor.  Aaa.. Bizimki,  komşu  terası ayıran  duvarın  üstüne  çıkmış,  neşeli   gruba  bakıyor.  Muhabbete  katılırsa  hiç  şaşırmam. Hâlinden de  memnun görünüyor.

        Balkonlarına yaptıkları  küçük  bostanla uğraşan  karı  kocanın, zannederim bu  serseri  kediyi  evcilleştirmek  için başvurmadıkları  çare  kalmadı  . Sokakta  bulup evin köşesine  koymakla da  olmuyor  işte. Yavruyken mi bulup  getirdiler, bulduklarında adam  akıllı  kedi miydi bilemiyoruz.   Şimdi  diyeceksiniz  “Adı  yok mu kedinin…”  Olmaz mı ; düzenbaz  bir  film  karakterinin  adını  kedilerine  uygun  görmüşler.  “Kedilerine” derken  duruyorum ; çünkü  hayvan,  sadece  onların  kedisi  olma  niyetinde  değil.

        Sabahtan  akşama  dek  yüksek  sesle  çağırıp  duruyorlar . Açık  konuşayım,  önceleri  karı  kocanın  kime  ya da  neye  seslendiklerini  anlayamadım.  Yaz  mevsimi,  camlar,  kapılar  açık… Neyse,  kediye  sesleniyorlarmış, öğrendik. İyi de kedi başına buyruk.

    Küçük  bostanlarını  telle  çevirdiler. İşe  yaramadı.  Kedi  çıkamasın  diye mi, sebzeler  için mi… Güvercinler,  saksağanlar, başka  kediler  domatesleri,  biberleri,  maydanozları yerle  bir  etmesin istiyorlar ;  haklılar. O  kadar  emek  verdiler. Hem  canı  isteyince  gelen,  canı  istemeyince gelmeyen  kediye  tel mel  kâr  eder mi… Kafasına  göre  takılıyor. Kediniz, kuaförün  terasında,  diye  haber  versem...

         Bostanın  altı ,  daha  doğrusu  balkonun altı  market. Market  çalışanı az  evvel, taze  kabakları  kasaya dizdi. Başına  buyruk  kedi ileriden  geçip  gitti. Arabalar,  belediye  otobüsleri,  egzoz dumanları   durmuyor.  Kabakları  dizen  eleman bir  sigara  yaktı, derin bir nefes çekti.  Ne  elemanın  kediden  ne  kedinin  elemandan  haberi  var. Kadın,  balkonun  bostandan  artakalan  boş tarafında  yürüyüş  yapıyor . Arada bir de bostana  bakıyor. Özgürlüğüne  düşkün  kedinin, balkondaki  saksıların  arasında  uslu  uslu gezinmeyeceği  belli. Hele   bir de adını  aldığı  film  karakterine  benziyorsa yandık.

                                                                     ESİN   BAYRAKTAR

                                                                     2025/ANKARA

  • VİCDAN MESELESİ

    (İLK OLARAK 06.11.2024 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)

     VİCDAN  MESELESİ

         Bir  vicdan  meselesi  olmasa kömürcüyü  tanımayacaktım.

        Kapıyla  telefon  aynı  anda çaldı. Elimde  telefon  kapıyı  açtım. Köşedeki  eczanenin kalfasıydı  gelen.   Telefondaki  ses,  sakin  ama  sıkıntılıydı. Önceliği  kalfaya  verdim. Eczanede  unutulan  ya da  düşürülen kimliğin  sahibinin bizim  apartmanda  olabileceği sonucuna  varmışlar.  Kimlik  kimlik  dediği  meğer ehliyetmiş. O sırada tesadüfen eczanede bulunan dikkatli  kapıcımız, fotoğraftaki  kadını  ikinci  kat  mutfak  balkonlarından  birinde  yani  benim balkonumda  görmüş. Telefondaki  sakin ama  sıkıntılı  sese gelince   , birbirine  bitişik  arsalardan  kömür  yığılı  olan  arsanın sahibiymiş.

    Cumartesi  sabah,  mutfak  balkonumda cep telefonuyla konuşan arkadaşımı,  ehliyetteki  fotoğrafından  şıp  diye hatırlayan kapıcımıza şaşırıp  kalmışken birbirine bitişik arsalardan kömür yığılı olan arsanın sahibinin beni niye aradığını anlayabilmem zaman aldı.

        Arsa  komşumun  içi  rahat  değildi.  Çitle  çevrili arsasına  yığılan  kömür  torbaları yüzünden diğer arsanın yani  benim  arsamın  yol  olarak  kullanıldığını bilmiyormuş ; yemin  etti.  Üstelik  torbaların neredeyse yarısı da  benden taraftaymış. Adamlar,  kamyondan indirdikleri  kömür  torbalarını atmışlar gitmişler. Haberi  olsaydı  böyle  bir  şeye  asla müsaade  etmezdi. Hacca gidip  geldikten sonra  huzursuzluğu  daha  artmıştı. Geceleri  gözüne  uyku  girmiyordu. Haklı kalmak  istemezdi.  Oturmuş,  hesap  yapmış. Öyle  kendi kendine  değil ; sormuş  soruşturmuş. Kömürcüden  aldığı kiraya  göre bana  ödemesi  gereken borcu belirlemiş.  Konuşması  yine  sakindi ama  parayı  almam  konusunda da   ısrarlıydı. Kömürcünün  telefon  numarasını verdi.

        Kalfayı  uğurladım. Telefonu  kapattım. Elektrik faturasının arkasına yazdığım  numaraya bakıyordum. Ne diyecektim kömürcüye ? Vicdanı  rahat  olmayan arsa  komşumdan   bahsetmeli miydim ? Kusura  bakmayın, bir  arsam  olduğunu  unutmuşum. Kömür  yığılıymış,  dendi ; kafam iyice  karıştı. Kömür torbalarınızın bir kısmı benim arsadaymış. Diğer tarafa geçmek için benim arsayı yol yapmışsınız.Hayır,  vicdan meselesine hiç girmeyeyim ;  hem  kusura  bakmayacak  olan  ben miyim  o  mu ?.. … “Benim arsa” lafını çok mu kullandım ?..Adı  neydi  adamın ?..

    Ehliyetini  eczanede  düşüren  arkadaşım “Kömürcü   yaz gitsin…  Bak,  arsa  komşun üzerine  düşen  görevi  yerine  getirmiş, yüreğini  ferahlatmış; arayacaksın  tabi…”  dedi.  

         Kendimi nasıl  tanıtacaktım ? Para  ister   duruma  düşmek istemesem de  sonuçta para  isteyecektim ;  gerçek  buydu. Kafamda bir hikâye oluşturdum: Akrabaları  ziyaret  için  kasabaya  geldiğim sırada arsama  bakayım demiştim. Bir de ne  görsem, izin  almadan  kömür  yığmışlar. Derdimi  anlamıştır  kömürcü. Madem yakındasınız,  buyurun, bir  çayımızı  için, diyebilir.

         Ya   “Evet, anladım, kömürün  birazı  sizin  tarafta. Taşırken dökülüyor,  şu  kadarcık  yere kira mı  vereceğiz… ”  derse … Ben de “ Kömürler  torbada  değil mi ?.. Anlamadım, nasıl  dökülüyor ? ”  derim.   ; “Geçebileceğimiz başka  yol  yok .”  derse de…  Demez  herhalde; demeyeceğini umarak telefonuma uzandım. Bir  gördüğünü  bir  daha  unutmayan  kapıcımız , işini tam yapmış olmanın huzuruyla bahçeyi  süpürüyordu.  

                                                                                                ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                                    ANKARA/2025

  • EDEBÎ MEKTUPTAN BÖLÜM

     …İnsanların birbirleriyle  olan  bağları,  dostlukları ;  düşmanlıklar,  kıskançlıklar  vardı  yazacağı  oyunda. Sade  ve  değişmeyen bir  dekor  düşünüyordu. Dostluk  olsun,  düşmanlık  olsun, kıskançlık  olsun,  bulundukları  yerle  bütünleşmiş  karakterler  hayal  ediyordu…  Ve  bu  karakterler  onu  son  derece  heyecanlandırıyordu…

        Her  ne  kadar  aynı  yerde  geçse de  onun yazacağı  oyun,  bir  polisiye  olmayacaktı  galiba. Değil  gibiydi.  Anlattıkları,  polisiyeye  pek  benzemiyordu. “Polisiye mi ?”  diye  sormadım.  Benim  yazdığımsa  bir  öyküydü ;  polisiye  bir  öykü.  Tuhaf  bir şekilde  yayımlanmamıştı.  Bununla  ilgili  tuhaflığı  biliyorsun.  Aslında  yapmam  gereken   tek  şey  “… Neyse,  sonuçta  aynı  konuda  yazılmış  şarkılar,  romanlar,  senaryolar  filan  yok mu ? … İşte  bizimki de öyle…  Aaa… Bak şimdi aklıma  geldi ;  zaten  yazdıklarımın  bende  kopyası  yok ki…”  demekten  ibaretti. Sanki  niye  demedimse…  Otobüs  saatlerine  daha çok  takıldım.  Acaba  gece  kaçta  evdeyim  ? Alışkın  değiliz  ya böyle  geç  vakit  dışarılarda olmaya… Tabi  bunlardan  söz  etmedim.  Ama  o  dakika  karar  verdim ;  dönünce gidecek,  tuhaf  bir  şekilde   yayımlanmayan  öykümün  kopyasını  isteyecektim. Hatta  niye  gitmemiştim  şimdiye  kadar… Anlatmıştım ya;  amacım  öykünün  yayımlanmasıyla  ve  yayımlanmamasıyla  ilgili  tuhaflığı  araştırmak  değildi.   Yazdıklarım  bende  de  olmalıydı,  o  kadar.

        Düğünde  giydiğim  elbise   kılıfın  içinde,  terziden  çıktım. Elimde  elbiseyle  Meşrutiyet  Caddesi’ne   kadar  yürüyebilirdim  herhalde.  Öyküye  nasıl  başladığımı  bile  unutmuşum. “Hayır,  detektifin   garsona ilk  sorusu   çayın  yanında  yiyecek  olarak  ne  alabilirim  veya  çilekli  pudingli  soya  soslu  keki  görebilir miyim  olmadı.”  diye  yazmışım. Çilekli  pudingli  soya  soslu  kek  de  nereden  geldi,  dersen ;  bilmiyorum.  Meşrutiyet  Caddesi’ne  yürüdüm  ve “Hayır,  detektifin   garsona ilk  sorusu   çayın  yanında  yiyecek  olarak  ne  alabilirim  veya  çilekli  pudingli  soya  soslu  keki  görebilir miyim  olmadı.”   Cümlesiyle  başlayan  öykünün  kopyasını  aldım.

        Ne  terziden  ne  Meşrutiyet  Caddesi’nden  ne de  detektifli  öykümden  konuştuk.  Dur bakayım,  terziden  elbiseyi  alır,  Meşrutiyet  Caddesi’ne  yavaş  yavaş  yürür… gibilerinden   laf lafı  da  açmadı. Yayıncıya  gitme  fikri de  terziden  çıkarken  oluşmuştu  hem.  “Oyun  polisiye mi ?” diye  sorsaydım öykünün  zaten yayımlanmadığını  söyler   otobüs  saatleriyle,  evde  kaçta  olurum  takıntılarını da  bir  kenara  bırakırdım.

        Ondan  ayrıldıktan  sonra  otobüs  durağını  kolay  buldum.  Dediğim gibi  kafasındaki  oyun  öyle  şaşırtıcıydı ki polisiye  öykünün  tek  kopyasını  almaya  nasıl  gittiğime  hiç  gelemedik… 

                                                                     ESİN      BAYRAKTAR

                                                                          2018/ANKARA

  • KORKAK

      Tabela  yoktu.  Uyarı  yazısı  yoktu.  İp  filan  da  yoktu ;  hani  böyle  bir  taraftan  bir  tarafa  gerilmiş,  geçilmesin  diye veya  yolun  kapalı  olduğu  anlaşılsın  diye. Kum  yığılmıştı,  taşlar  üst  üsteydi. Yığılı  kum  ve  üst  üste taşlar  yüzünden  gerek  duymamışlardı  herhalde  yazıya,  tabelaya,  ipe.

        Bildiğiniz  bir  yolun kapalı  olması   karşısında  düşündüklerinizle, bilmediğiniz  bir  yolun  kapalı  olması  karşısında  düşündükleriniz  aynı  mıdır  ?”Buradan  geçmeyeli  ne  kadar  olmuştu ?”  sorusuna   “Rüzgârın  gazete  sayfalarını  havalandırdığı  bir  gündü.” Cevabı  verilir mi ?  Dar  bir  sokak,  eski  evler, rüzgârın  havalandırdığı  gazete  sayfaları…  Şehir  ve  rüzgâr,  dedi  kendi  kendine.  Başlık  “Şehir  ve  Rüzgâr”  olsaydı ;  başlık,  tema,  konu… Ne  bileyim  her  neyse  işte  o. Peki,  rüzgârın  havalandırdığı  gazete  sayfalarını  yakalayabilir miydi  bir  daha  ? Yakaladı  diyelim  ; yığılı  kumu,  üst  üste  taşları  nasıl  geçecekti ? Şu anki  durumda  geçebilme  ihtimali  yok  gibiydi.  Geçebilme  ihtimalini  kuvvetlendirip de  tırmanmaya,  atlamaya  kalkıştığında  ne  olurdu  ?  Bir dakika !.. Bakar  mısınız !.. Buradan  geçemezsiniz ! Yol  kapalı !.. Hooop !.. Hooop mu ?  Hayır,  “Heyyy…  Birader!”  olabilirdi  belki.

        Dar   sokak ileride kıvrılıyordu.  Yolu  ilk  kez  buraya  düşen  pek  çoğu,  sokağın  darlığını,  ileride  kıvrıldığını  bilmez.  Beyaz  kireç  sıvalı  duvarı,  duvarın  sonundaki  kapıyı  görmeniz  için   yürümeye  devam  etmelisiniz. Perşembe  günleri  Pazar  kurulur.  Pazar,  beyaz  kireç  sıvalı  duvarla  ve  duvarın  sonundaki  kapıyla  ilgili  değildir.Dar  sokak,  Perşembe  günü  kurulan  pazara  giden  yollardan  biridir  sadece.  Dolu  veya  boş  Pazar  torbaları  taşıyan  insanları  düşündü.  Dolu  veya  boş  Pazar  torbaları  taşıyan  insanlar,  beyaz  kireç  sıvalı  duvar  boyunca  yürüyüp  duvarın  sonundaki  kapının  önünden  geçmeliydiler.  Ya  da  kapının  önünden  geçtikten  sonra  beyaz  kireç  sıvalı  duvar  boyunca   yürümeliydiler.  Yığılı  kumun  ve  üst  üste  taşların  arasındaki  boşluğa  adımını  attı. Evet,  dedi  içinden ; tırmanmaya,  atlamaya  gerek  kalmadı.  “Hooop,  heeeeeyy,  birader…”  gibi  şeyler de  duyulmadı ;  ama  ya  bir  tanıdıkla  karşılaşırsan.

        Tanıdıkla,  dar  sokağın  sonunda  karşılaşabilirsin.  Arkadan da  gelebilir  tanıdık.  Sen,  beyaz  kireç  sıvalı  duvarın  sonundaki  kapıya  bakarken  “Merhabaaa,  Ooooooo…”  seslenmesiyle  dönersin  birden… Nereye  böyle,  nereden  böyle,  diye  süren  ayaküzeri  konuşmaları. Pazara  uğrayacağım da  kestirmeden  gideyim,  derdi.  Yalan  sayılmazdı ;  işten  çıkınca  pazara  uğramak  için  bu  sokak  kestirmeydi. Şimdi taaaa  aşağıya  yürü,  hastanenin  bahçesini  dolan;  ya da  diğer  tarafa  doğru  yürü,  apartmanların  gölgelediği  başka  dar  sokakları  turla,  pazara  çık. Buraya  da  kumla  taş  yığmışlar,  kaldırım  taşları mı  değişecek  acab… Duvarın  sonundaki  tahta  kapıdan,  yer  yer  dökülmüş  kireçten  söz  edecek  değillerdi  tabii…

        Kaç  kere  geçmişti  buradan,  beyaz  kireç   sıvalı  duvarı  ve  duvarın  sonundaki  tahta  kapının  fotoğrafını  çekmeyi  kaç  kere  istemişti.  Hatta  ayaküstü  konuşan  iki  tanıdığı  da  eklemişti  çekeceği  fotoğrafa  ; rüzgârın  havalandırdığı  gazete  sayfalarını da… Karşılaşan  iki  tanıdık   havadan  sudan  konuşurlar. Beyaz  kireç  sıvalı  duvarın  sonundaki  kapı  fotoğrafını  konuşmazlar.

        Tahta  kapının  kapalı  olduğunu  hiç  görmedi.  Kapı  ya  ardına  kadar  açıktı  ya da küçük  avluyu gizlemeyecek  kadar  aralıktı.  Acaba  buradan  geçtiği  o  kadar  zaman  içinde  kapıyı  kapalı  görseydi kafasındaki  fotoğrafı  çeker  miydi ?  Tahta  kapı  çok  eskiydi ; belki de  bu  yüzden  kapanmıyordu. Yerinden  oynamıştı,  kilidi  bozuktu,  sürgüsü  tamir  edilmemişti.  Güzel  bir  fotoğraf  karesi  değil mi ?  Olmaz,  dedi ;  olmaz ! Kapı  eski,  sanki  kullanılmıyor  gibi  ama  kirecin  beyazlığı,  kapıdan  girip  duvarın  arkasına  geçtiğinizde  yaşamla  karşılaşacağınızı  söylüyor.Olmaz,  dedi  yeniden.  Olmaz…Kim  dinler  bunları  ! Kestirmeden  pazara  gitme  fikri  iyiydi ;  iyiydi de  perşembeye  kaç gün  vardı…

        Her  zamanki  gibi  kapalı  değildi  tahta  kapı.  Kırmızı,  kocaman  plastik  bir  leğen  duruyordu  avluda.  Musluktan  fışkıran  su  sesini,  şıpıdık  terlik sesini  duydu.  Tahta  kapının  arkasındakiyaşam  konusunda  yanılmadı.  Yanılmadığını  söyleyecek  bir  tanıdıkla da  karşılaşmadı.  Yürüdü,  yürüdü,  yürüdü…  Kestirme  dururken  yolu uzatmaya  gerek  yoktu.

                                                                       ESİN   BAYRAKTAR

                                                                         ANKARA/2018

  • FRANSIZCA BİR ŞARKI

    Kara  kedi  mırnav  pist… Ra r ara  ra ray ray ray… Kara  kedi  mırnav  pist… Ra r ara  ra ray ray ray… Kara  kedi  mırnav  pist…  Gök  gürledi… Gökyüzüne  bakmak  için  boynunu  uzatması  gerekiyordu. Şimşeğin  ışığını  yine de  gördü. Birdenbire. Ra r ara  ra ray ray ray… Kara  kedi  mırnav  pist… Işık  kadar  hızlı  değildi  gök  gürültüsü. Işık  kadar  aceleci de  değildi. Çocuklarsa  şarkıyı  sadece  söylüyorlardı.Ortada  ne  bir  kara  kedi  ne de  yaramaz  kara  kediyi  kovalayan  küçük  kızlar  vardı. Kara kedi  mırnav  pist… Kara  kedi  olmak  istemişti.  Kovalanan  kara  kedi  olmayı  ne  kadar  istemişti. Mırıldandı. Şarkının,  şimdi  hatırlayamadığı   sözlerini  düşündü.  Oyunun  kara  kedisi  olma  hayalini  hatırladı  bu gök  gürültülü  günde. Çocuklar  turuncular  giymiştiler. Kara  kedi  mırnav  pist…, diye  bitirdiler  şarkıyı. Belli  belirsiz  bir  alkış  sesi  duyuldu. Mmmmm…,  diye  mırıldana  mırıldana  döndü  geriye. Elektrik  süpürgesini  çalıştırdı.En  az  ses  çıkaran,  en  az  enerji  harcayan  ve  toz  torbasını  sık  sık  değiştirmeniz  gereken  bir  makine.O  sözler  neydi ?  Hani  küçük  kızların,  yaramaz  kara  kediye  uzaktan söyledikleri  o  sözler  neydi ? En  az  ses çıkaran  makinenin  gürültüsüne  rağmen  gök  gürledi.  Süpürgenin  ağzı,  köşedeki metal  heykelin  dibindeydi  şimdi. Bir  ara  o  sözleri  hatırlar  gibi  oldu. Üzümlü,  fındıklı  kurabiye…  Eyvah,  şimdi  nerede…  Yok, hayır  öyle  değildi…  Kedi  kurabiyeleri  mi  yemişti  yoksa  yemeye  niyetlenmiş miydi ? Metal  heykel  kara  kediye mi  benziyordu ?  Metal  heykelin  arkasında,  yerde  duran  şu beyaz  şey de ne ? Elektrik  süpürgesinin bir  türlü çekemediği  beyaz  şey.  Süpürgeyi  kapatmadan  uzanıp  aldı  o  beyaz  şeyi.  Ne  olduğunu  anlamadı. Ne  olduğunu  anlamaya  çalışırken  yağmur  başladı.  İçeriyi  bir  türlü  aydınlatamayan  pencerenin  camına  çarptı  damlalar ama  makinenin  sesi  kesilmedi.

        Gündüzleri  evinden  baktığında   tozlu,  gri  bir  gölgeye benzerdi  şehir ; geceleri,  kıpırtısı  hiç  dinmeyen  sayısız  ışıktı. Pencereleri  önce  aydınlığa  sonra  da  tozlu,  gri  bir  gölgeden kıpırtısı  hiç  dinmeyen  sayısız  ışığa  dönen kente  açılırdı. Hemen  yakındaki   duraktan  binerdi  otobüse ;  otobüs de  buraya  kadar  gelirdi. Gölgeler, kıpırtılar  ayrıntılara  dönüşürdü.  Büyük  caddeler  küçük  caddelere,  küçük  caddeler  sokaklara  çıkardı.  Turuncu  giymiş  kargo  görevlisi on beş günde  bir  gelirdi  buraya.  Turuncu  çizgili  kâğıtta  hep  aynı  yere  atardı  imzasını,  görevlinin  getirdiği  kalın, büyük  zarfı  hep aynı  yere  bırakırdı.  Ne on beş  günlük süreyi  ne  turuncu  çizgili  kâğıdı ne  attığı  imzaları  düşünürdü. Kargo  görevlisinin  neden  turuncu  giydiğini de  hiç  merak  etmedi. Şimdiyse turuncu  renk  aklına  takılmıştı. Şu  alışveriş  merkezinin   önünde  şarkı  söyleyen  çocuklar  yüzündendi  galiba.  Onlar  da  turuncu  giymişlerdi  ya…  Kara  kedi  mırnav  pist… Elindeki  kalın,  büyük  zarfı   bugün de  aynı  yerine  bırakmadan  önce  durdu. Ra r ara   ray ray ray…  Üzümlü,  fındıklı  kurabiye… Ah seni  gidi  kedi  seni… Bir  güzel  yemiş  kurabiyeleri.  Gök  gürledi. Çocukları  göremedi.  Gitmişlerdi.  Elinde  kalın,  büyük  zarf  ;  camın  dışında  yağmur  damlaları. Damlalar  silindi  birden  ve   saçlarının camdaki  yarım yamalak  yansımasını  fark  etti. Yağmur  hızlanıyordu.  Sürekli  gittiği  kuaför,  caddelerden  çıkılan  sokaklardan  birindeydi. Unuttu yağmuru.  Saç  renginin  bir  ton  açığını  kullanırız,  demişti  kuaför  ;  bir  ton  açığı.  O  günden  beri de saç  renginin  bir  ton  açığıyla  nasıl  olacağını  düşünüyordu.  Mmmmm…Kara  kedi  mırnav  pist…  Alışveriş  merkezinde de  vardı  bir  kuaför.  Mmmmm…  Kara  kedi  mırnav  pist…  Tabi… Hani adı  karmakarışık  harflerden  olan  kuaför. Hayır…  Kalın,  büyük  zarfı  aynı  yere  bırakırken  kararını  vermişti;  adı  karmakarışık  harflerden  kuaföre değil caddelerden  çıkılan   sokaklardan  birindeki  kuaförüne  gidecekti.İki  ton  açığını da  deneyebilirdi.  Neden olmasın ki…  Telefon  çaldı.

        Fransızca  şarkıların  olduğu  kaset,  kütüphanenin  çekmecelerine  bakıver, çekmecelerden  birinde  olacak… Mavi,  gri  karışımı  bir  kapağı  var ;  mavi, griydi… Evet  evet… Telefonu  kapattı.  Kütüphanenin  çekmecelerine  bakıver ;  alttadır  çekmeceler.  Bakmak  için  eğilmeli,  dizlerini  kırmalı  ya da  çömelmeli; çömelmeli de  mavi,  gri  karışımı  kapağı olan kaseti  görmüş müydü  bugüne  kadar ?  Üst  çekmece,  orta  çekmece, alt  çekmece ;  alt  çekmecelerin  diğerlerine  göre  diğerlerine  göre  daha  tozlu  ve  daha  karışık  olma  ihtimali  yüksek miydi  ne…  Hem  artık  kaset  maset  kalmış mıydı ? Fransızca  sözleri  ve  sözlerin  arkasındaki  müziği  düşündü. Bekleyenlerin  galiba   sadece  bekliyor  gibi  göründükleri  bir  yerdi  burası. Fransızca  şarkılar  eşlik  ediyordu  bekliyor  gibi  görünenlere.  Aylar  öncesinin,  aylar  sonrasının  dergileri  sehpalara  yayılmıştı   her  zamanki  gibi.  İşte  böyle,  Fransızca  şarkılar  çalınan bir  yerde  çalışmak  ulaşılmaz  bir  yere  erişmek  gibi  gelmişti  ona.  Ayrıca  evin  hemen  yanındaki  duraktan binecekti  otobüse.  Başını  çevirdi  çömeldiği  yerden  ; yağmur  çok  hızlı  yağıyordu.  Turunculu  kargo  görevlisinin  getirdiği  kalın,  büyük  zarf  çalışma  masasındaki  pirinç  fotoğraf çerçevesinin  önündeydi. Mavi,  gri  karışımı  kapağı  buldu  birden.

        Keşke  yanlarına  kadar  gitseydi  çocukların. Onlar  şarkı  söylerken inseydi  aşağıya. Sonra  aşağıda, alışveriş  merkezinin  önünde,  fıskiyeli  havuzun  kenarında  durup  baksaydı  öylece.  Gerçekten de  neden  inmemişti ?  Ama  hasır  sepetleri  kapının  önüne  çıkarmalıydı.  Keşke  havuzun  fıskiyesi  şıpırtılar  saçarken  ve  henüz  yağmur  başlamamışken  inseydi  aşağıya. Hasır  sepetleri  nasılsa çıkarırdı  kapının  önüne. Peki  ya  mavi, gri  karışımı  kapaklı  Fransızca  kaset  ? Kütüphanenin  çekmeceleri  ? Alt  çekmece  ? Telefon  çaldığında  burada  olmalıydı.  Adı  karmakarışık  harflerden  oluşan  kuaförü  düşündü. Zaman  geçti. Eğer fıskiyeli  havuzun  kenarında  yağmura  yakalansaydı  biliyordu ki  alışveriş  merkezine  koşacaktı  ;   saçları  henüz  ıslanmamışken,  yağmur  damlaları  elbisesinin  üzerinde  tek  tük  izler  bırakmaya  başlamışken büyük  kapıdan  içeri  girecek,  sonra da  dönüp  sağanağı  seyredecekti.

        En  son  ne  zaman  Fransızca  bir  şarkı  dinlemişti ?  Mavi,  gri  karışımı  kapaklı  müzik  kaseti  temiz  ve  düzenli  alt  çekmecedeydi. İşte şimdi  dinliyordu.Şarkıyı  söyleyen,  kalın  sesli  bir  kadındı. Elini  birden  çekti. Apartmanın  sarımsı  ışığında  anlayamadı  ne  olduğunu.  Parmağını  ağzına  götürdü. Hasır  tabureye  oturdu  yavaşça ;  dikkatini  hasır  sepete  verdi.Otomat  ışığı  söndü,  yandı.  Batan  şey  her  neyse  sepetin  hasır  örgüsündeydi.  Tekrar  söndü  otomat.  Tuhaf bir şekilde  canı  acıdı. Parmağının  gücü  çekildi  sanki,  otomat  yandı,  parmağına  bakarak  hasır  taburede  oturdu  kaldı.Fransızca  şarkı, beklenilmeyen  yerde,  beklenilmeyen  zamanda  çalarken  asansör  yavaşça  geldi  ve  durdu  ;  turunculu  kargo  görevlisiydi. On  beş  günlük  süreyi,  turuncu  çizgili  kâğıdı,  hep  aynı  yere  attığı  imzayı  düşündü ;  başka  ne  düşünebilirdi  ki…  Çağırma  düğmesine  basılan  asansör  aşağıya  doğru  hareket  etti. Yağmurun  artık camlara  çarpmadan  yağdığını  söylemiş miydim… Asansör  aşağıya  vardığında  otomatın yine  söndüğünü  mutlaka  söylemeliyim.  Çünkü  ikisi de otomatı  çalıştırmak  için ellerini  kollarını  sallamaya  başladı.

                                                                   ESİN   BAYRAKTAR

                                                                2017/  ANKARA

  • Hello World!

    Welcome to WordPress! This is your first post. Edit or delete it to take the first step in your blogging journey.