-
Bu İnternet Sitesi içeriğinde yer alan tüm eserler (yazı, resim,görüntü, fotoğraf, video, müzik vb.)yazara ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır.Bu hakları ihlal eden kişiler 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar.
-
KORKAK
Tabela yoktu. Uyarı yazısı yoktu. İp filan da yoktu ; hani böyle bir taraftan bir tarafa gerilmiş, geçilmesin diye veya yolun kapalı olduğu anlaşılsın diye. Kum yığılmıştı, taşlar üst üsteydi. Yığılı kum ve üst üste taşlar yüzünden gerek duymamışlardı herhalde yazıya, tabelaya, ipe.
Bildiğiniz bir yolun kapalı olması karşısında düşündüklerinizle, bilmediğiniz bir yolun kapalı olması karşısında düşündükleriniz aynı mıdır ?”Buradan geçmeyeli ne kadar olmuştu ?” sorusuna “Rüzgârın gazete sayfalarını havalandırdığı bir gündü.” Cevabı verilir mi ? Dar bir sokak, eski evler, rüzgârın havalandırdığı gazete sayfaları… Şehir ve rüzgâr, dedi kendi kendine. Başlık “Şehir ve Rüzgâr” olsaydı ; başlık, tema, konu… Ne bileyim her neyse işte o. Peki, rüzgârın havalandırdığı gazete sayfalarını yakalayabilir miydi bir daha ? Yakaladı diyelim ; yığılı kumu, üst üste taşları nasıl geçecekti ? Şu anki durumda geçebilme ihtimali yok gibiydi. Geçebilme ihtimalini kuvvetlendirip de tırmanmaya, atlamaya kalkıştığında ne olurdu ? Bir dakika !.. Bakar mısınız !.. Buradan geçemezsiniz ! Yol kapalı !.. Hooop !.. Hooop mu ? Hayır, “Heyyy… Birader!” olabilirdi belki.
Dar sokak ileride kıvrılıyordu. Yolu ilk kez buraya düşen pek çoğu, sokağın darlığını, ileride kıvrıldığını bilmez. Beyaz kireç sıvalı duvarı, duvarın sonundaki kapıyı görmeniz için yürümeye devam etmelisiniz. Perşembe günleri Pazar kurulur. Pazar, beyaz kireç sıvalı duvarla ve duvarın sonundaki kapıyla ilgili değildir.Dar sokak, Perşembe günü kurulan pazara giden yollardan biridir sadece. Dolu veya boş Pazar torbaları taşıyan insanları düşündü. Dolu veya boş Pazar torbaları taşıyan insanlar, beyaz kireç sıvalı duvar boyunca yürüyüp duvarın sonundaki kapının önünden geçmeliydiler. Ya da kapının önünden geçtikten sonra beyaz kireç sıvalı duvar boyunca yürümeliydiler. Yığılı kumun ve üst üste taşların arasındaki boşluğa adımını attı. Evet, dedi içinden ; tırmanmaya, atlamaya gerek kalmadı. “Hooop, heeeeeyy, birader…” gibi şeyler de duyulmadı ; ama ya bir tanıdıkla karşılaşırsan.
Tanıdıkla, dar sokağın sonunda karşılaşabilirsin. Arkadan da gelebilir tanıdık. Sen, beyaz kireç sıvalı duvarın sonundaki kapıya bakarken “Merhabaaa, Ooooooo…” seslenmesiyle dönersin birden… Nereye böyle, nereden böyle, diye süren ayaküzeri konuşmaları. Pazara uğrayacağım da kestirmeden gideyim, derdi. Yalan sayılmazdı ; işten çıkınca pazara uğramak için bu sokak kestirmeydi. Şimdi taaaa aşağıya yürü, hastanenin bahçesini dolan; ya da diğer tarafa doğru yürü, apartmanların gölgelediği başka dar sokakları turla, pazara çık. Buraya da kumla taş yığmışlar, kaldırım taşları mı değişecek acab… Duvarın sonundaki tahta kapıdan, yer yer dökülmüş kireçten söz edecek değillerdi tabii…
Kaç kere geçmişti buradan, beyaz kireç sıvalı duvarı ve duvarın sonundaki tahta kapının fotoğrafını çekmeyi kaç kere istemişti. Hatta ayaküstü konuşan iki tanıdığı da eklemişti çekeceği fotoğrafa ; rüzgârın havalandırdığı gazete sayfalarını da… Karşılaşan iki tanıdık havadan sudan konuşurlar. Beyaz kireç sıvalı duvarın sonundaki kapı fotoğrafını konuşmazlar.
Tahta kapının kapalı olduğunu hiç görmedi. Kapı ya ardına kadar açıktı ya da küçük avluyu gizlemeyecek kadar aralıktı. Acaba buradan geçtiği o kadar zaman içinde kapıyı kapalı görseydi kafasındaki fotoğrafı çeker miydi ? Tahta kapı çok eskiydi ; belki de bu yüzden kapanmıyordu. Yerinden oynamıştı, kilidi bozuktu, sürgüsü tamir edilmemişti. Güzel bir fotoğraf karesi değil mi ? Olmaz, dedi ; olmaz ! Kapı eski, sanki kullanılmıyor gibi ama kirecin beyazlığı, kapıdan girip duvarın arkasına geçtiğinizde yaşamla karşılaşacağınızı söylüyor.Olmaz, dedi yeniden. Olmaz…Kim dinler bunları ! Kestirmeden pazara gitme fikri iyiydi ; iyiydi de perşembeye kaç gün vardı…
Her zamanki gibi kapalı değildi tahta kapı. Kırmızı, kocaman plastik bir leğen duruyordu avluda. Musluktan fışkıran su sesini, şıpıdık terlik sesini duydu. Tahta kapının arkasındakiyaşam konusunda yanılmadı. Yanılmadığını söyleyecek bir tanıdıkla da karşılaşmadı. Yürüdü, yürüdü, yürüdü… Kestirme dururken yolu uzatmaya gerek yoktu.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2018
-
FRANSIZCA BİR ŞARKI
Kara kedi mırnav pist… Ra r ara ra ray ray ray… Kara kedi mırnav pist… Ra r ara ra ray ray ray… Kara kedi mırnav pist… Gök gürledi… Gökyüzüne bakmak için boynunu uzatması gerekiyordu. Şimşeğin ışığını yine de gördü. Birdenbire. Ra r ara ra ray ray ray… Kara kedi mırnav pist… Işık kadar hızlı değildi gök gürültüsü. Işık kadar aceleci de değildi. Çocuklarsa şarkıyı sadece söylüyorlardı.Ortada ne bir kara kedi ne de yaramaz kara kediyi kovalayan küçük kızlar vardı. Kara kedi mırnav pist… Kara kedi olmak istemişti. Kovalanan kara kedi olmayı ne kadar istemişti. Mırıldandı. Şarkının, şimdi hatırlayamadığı sözlerini düşündü. Oyunun kara kedisi olma hayalini hatırladı bu gök gürültülü günde. Çocuklar turuncular giymiştiler. Kara kedi mırnav pist…, diye bitirdiler şarkıyı. Belli belirsiz bir alkış sesi duyuldu. Mmmmm…, diye mırıldana mırıldana döndü geriye. Elektrik süpürgesini çalıştırdı.En az ses çıkaran, en az enerji harcayan ve toz torbasını sık sık değiştirmeniz gereken bir makine.O sözler neydi ? Hani küçük kızların, yaramaz kara kediye uzaktan söyledikleri o sözler neydi ? En az ses çıkaran makinenin gürültüsüne rağmen gök gürledi. Süpürgenin ağzı, köşedeki metal heykelin dibindeydi şimdi. Bir ara o sözleri hatırlar gibi oldu. Üzümlü, fındıklı kurabiye… Eyvah, şimdi nerede… Yok, hayır öyle değildi… Kedi kurabiyeleri mi yemişti yoksa yemeye niyetlenmiş miydi ? Metal heykel kara kediye mi benziyordu ? Metal heykelin arkasında, yerde duran şu beyaz şey de ne ? Elektrik süpürgesinin bir türlü çekemediği beyaz şey. Süpürgeyi kapatmadan uzanıp aldı o beyaz şeyi. Ne olduğunu anlamadı. Ne olduğunu anlamaya çalışırken yağmur başladı. İçeriyi bir türlü aydınlatamayan pencerenin camına çarptı damlalar ama makinenin sesi kesilmedi.
Gündüzleri evinden baktığında tozlu, gri bir gölgeye benzerdi şehir ; geceleri, kıpırtısı hiç dinmeyen sayısız ışıktı. Pencereleri önce aydınlığa sonra da tozlu, gri bir gölgeden kıpırtısı hiç dinmeyen sayısız ışığa dönen kente açılırdı. Hemen yakındaki duraktan binerdi otobüse ; otobüs de buraya kadar gelirdi. Gölgeler, kıpırtılar ayrıntılara dönüşürdü. Büyük caddeler küçük caddelere, küçük caddeler sokaklara çıkardı. Turuncu giymiş kargo görevlisi on beş günde bir gelirdi buraya. Turuncu çizgili kâğıtta hep aynı yere atardı imzasını, görevlinin getirdiği kalın, büyük zarfı hep aynı yere bırakırdı. Ne on beş günlük süreyi ne turuncu çizgili kâğıdı ne attığı imzaları düşünürdü. Kargo görevlisinin neden turuncu giydiğini de hiç merak etmedi. Şimdiyse turuncu renk aklına takılmıştı. Şu alışveriş merkezinin önünde şarkı söyleyen çocuklar yüzündendi galiba. Onlar da turuncu giymişlerdi ya… Kara kedi mırnav pist… Elindeki kalın, büyük zarfı bugün de aynı yerine bırakmadan önce durdu. Ra r ara ray ray ray… Üzümlü, fındıklı kurabiye… Ah seni gidi kedi seni… Bir güzel yemiş kurabiyeleri. Gök gürledi. Çocukları göremedi. Gitmişlerdi. Elinde kalın, büyük zarf ; camın dışında yağmur damlaları. Damlalar silindi birden ve saçlarının camdaki yarım yamalak yansımasını fark etti. Yağmur hızlanıyordu. Sürekli gittiği kuaför, caddelerden çıkılan sokaklardan birindeydi. Unuttu yağmuru. Saç renginin bir ton açığını kullanırız, demişti kuaför ; bir ton açığı. O günden beri de saç renginin bir ton açığıyla nasıl olacağını düşünüyordu. Mmmmm…Kara kedi mırnav pist… Alışveriş merkezinde de vardı bir kuaför. Mmmmm… Kara kedi mırnav pist… Tabi… Hani adı karmakarışık harflerden olan kuaför. Hayır… Kalın, büyük zarfı aynı yere bırakırken kararını vermişti; adı karmakarışık harflerden kuaföre değil caddelerden çıkılan sokaklardan birindeki kuaförüne gidecekti.İki ton açığını da deneyebilirdi. Neden olmasın ki… Telefon çaldı.
Fransızca şarkıların olduğu kaset, kütüphanenin çekmecelerine bakıver, çekmecelerden birinde olacak… Mavi, gri karışımı bir kapağı var ; mavi, griydi… Evet evet… Telefonu kapattı. Kütüphanenin çekmecelerine bakıver ; alttadır çekmeceler. Bakmak için eğilmeli, dizlerini kırmalı ya da çömelmeli; çömelmeli de mavi, gri karışımı kapağı olan kaseti görmüş müydü bugüne kadar ? Üst çekmece, orta çekmece, alt çekmece ; alt çekmecelerin diğerlerine göre diğerlerine göre daha tozlu ve daha karışık olma ihtimali yüksek miydi ne… Hem artık kaset maset kalmış mıydı ? Fransızca sözleri ve sözlerin arkasındaki müziği düşündü. Bekleyenlerin galiba sadece bekliyor gibi göründükleri bir yerdi burası. Fransızca şarkılar eşlik ediyordu bekliyor gibi görünenlere. Aylar öncesinin, aylar sonrasının dergileri sehpalara yayılmıştı her zamanki gibi. İşte böyle, Fransızca şarkılar çalınan bir yerde çalışmak ulaşılmaz bir yere erişmek gibi gelmişti ona. Ayrıca evin hemen yanındaki duraktan binecekti otobüse. Başını çevirdi çömeldiği yerden ; yağmur çok hızlı yağıyordu. Turunculu kargo görevlisinin getirdiği kalın, büyük zarf çalışma masasındaki pirinç fotoğraf çerçevesinin önündeydi. Mavi, gri karışımı kapağı buldu birden.
Keşke yanlarına kadar gitseydi çocukların. Onlar şarkı söylerken inseydi aşağıya. Sonra aşağıda, alışveriş merkezinin önünde, fıskiyeli havuzun kenarında durup baksaydı öylece. Gerçekten de neden inmemişti ? Ama hasır sepetleri kapının önüne çıkarmalıydı. Keşke havuzun fıskiyesi şıpırtılar saçarken ve henüz yağmur başlamamışken inseydi aşağıya. Hasır sepetleri nasılsa çıkarırdı kapının önüne. Peki ya mavi, gri karışımı kapaklı Fransızca kaset ? Kütüphanenin çekmeceleri ? Alt çekmece ? Telefon çaldığında burada olmalıydı. Adı karmakarışık harflerden oluşan kuaförü düşündü. Zaman geçti. Eğer fıskiyeli havuzun kenarında yağmura yakalansaydı biliyordu ki alışveriş merkezine koşacaktı ; saçları henüz ıslanmamışken, yağmur damlaları elbisesinin üzerinde tek tük izler bırakmaya başlamışken büyük kapıdan içeri girecek, sonra da dönüp sağanağı seyredecekti.
En son ne zaman Fransızca bir şarkı dinlemişti ? Mavi, gri karışımı kapaklı müzik kaseti temiz ve düzenli alt çekmecedeydi. İşte şimdi dinliyordu.Şarkıyı söyleyen, kalın sesli bir kadındı. Elini birden çekti. Apartmanın sarımsı ışığında anlayamadı ne olduğunu. Parmağını ağzına götürdü. Hasır tabureye oturdu yavaşça ; dikkatini hasır sepete verdi.Otomat ışığı söndü, yandı. Batan şey her neyse sepetin hasır örgüsündeydi. Tekrar söndü otomat. Tuhaf bir şekilde canı acıdı. Parmağının gücü çekildi sanki, otomat yandı, parmağına bakarak hasır taburede oturdu kaldı.Fransızca şarkı, beklenilmeyen yerde, beklenilmeyen zamanda çalarken asansör yavaşça geldi ve durdu ; turunculu kargo görevlisiydi. On beş günlük süreyi, turuncu çizgili kâğıdı, hep aynı yere attığı imzayı düşündü ; başka ne düşünebilirdi ki… Çağırma düğmesine basılan asansör aşağıya doğru hareket etti. Yağmurun artık camlara çarpmadan yağdığını söylemiş miydim… Asansör aşağıya vardığında otomatın yine söndüğünü mutlaka söylemeliyim. Çünkü ikisi de otomatı çalıştırmak için ellerini kollarını sallamaya başladı.
ESİN BAYRAKTAR
2017/ ANKARA
-
Hello World!
Welcome to WordPress! This is your first post. Edit or delete it to take the first step in your blogging journey.