• Bu İnternet Sitesi içeriğinde yer alan tüm eserler (yazı, resim,görüntü, fotoğraf, video, müzik vb.)yazara ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır.Bu hakları ihlal eden kişiler 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar.

  • EVİN ATI SATILMADAN ÖNCE

    (İLK OLARAK 28.04.2024 TARİHİNDE PAYLAŞILDI.)

    EVİN  ATI  SATILMADAN ÖNCE: YEREL BİR TELEVİZYON KANALINDAN

       Şimdi,  efendim, üç  kilometrelik  bir  mesafeden  söz  ediyoruz. Kasabadan  sonra  üç  kilometre  gidiliyor.  İnternete  baktım ;  arabaya, otobüse,  taksiye göre  diyor. Karşı  taraf  sözünü  kesti  : Neyse,  evinden  çıkmasını  ve  kiraz  bahçelerine  varmasını  konuşalım. Kadın, ellili  yaşlarda olmalı . Biniyor  ata,  çıkıyor  yola.  Bazı  günler  yürüyor. Giderken yürüyor,  dönerken  yürüyor : Toplamda altı kilometrelik uzaklık.

     Evin  atı  henüz satılmamıştır . At satılacak,  daha  sonra yerine cip  alınacaktır. Çay  getirdiler.   

        At  satılınca kadın, üç  kilometreyi hep  yürüdü . Şaşırtıcı  değil mi ? Atın  bir  fotoğrafı  var mı ? Araştırdık, sorduk soruşturduk ; cipin fotoğrafı var  ama atın  yok . Keşke kadının,  at  sırtında  bir  fotoğrafını  bulabilseydik… Tabi, böyle bir fotoğraf için kasabadaki  fotoğrafçının  çağrılması  gerekecekti . Ayrıca dul  bir  kadının bırakın kasabanın fotoğrafçısını çağırmasını ,  fotoğraf  çektirmesi  bile o dönem   olmayacak  işlerdendi.  İnin   cinin   top  oynadığı   tarlaların  ortasından,  atın  ağır  adımlarıyla,  kızını  görmeye  giderdi . Diğer konuşmacı   çayını  yudumladı  ve konuştu. Aman  efendim, o  tarlalarda  inlerin cinlerin  top  oynadığını  söyleyemeyiz  artık.  Güldüler…

        Kiraz  bahçesi,  damadınınmış. Onlar yazı  işle  güçle  geçirirlermiş. Bardağı karıştırırken  sordu :  Yoksa şu  meşhur  “gök  kapısı”   olayının  geçtiği yer mi  ?..  Çayını  yudumlayan  cevap  vermedi  çünkü  o  sırada bilgisayardaki  bir  fotoğrafla  ilgileniyordu  .  Bulamadım,  dedi.  Bulamadığı her neyse bıraktı,  konuşmaya devam etti.

    Gök  kapısı olayı,  kiraz  bahçelerinin  daha  aşağısında,  üzüm  bağlarının  başında olmuş. Kadının  bostanı  ayrı ; o da geceleri su  nöbetine  tek  başına kalkıyor ; niye  tek  başına,  dul kaldığında yirmi dört yaşındaymış : İki  çocuğa,  kayınvalideye,  kayınvalidenin  kayınvalidesine bakacak ; suyu  kaçırırsan  işin  zor. Sebzeler, meyveler, asmalar su ister… Gece zifirî karanlık. Bağ  evlerinden birinin kapısı açıkmış. İçeriden karanlığa projektör gibi  yayılan  ışığı   gök  kapısı  zannetmiş . Saflığı görüyor musun azizim ?.. Korkmuş,  heyecanlanmış ; düşünmüş  ki  işte şu an duaların  kabul  olduğu  andır. Başlamış dua  etmeye… Şükrediyormuş ;  her kula nasip  olmayacak  bir  şey gelmiş başına . Efendim,  açık  kapıdan dağılan  ışık ilerilere  kadar  ulaşmış , gitmiş.

        Mars’ın Dünya’ya  en  yakın  olduğu  günlerde ;  açık  alanda  semaver  yakıp  çay  demleyenleri  hatırlıyorum. Neden ? Bu  muhteşem doğa  olayını kaçırmamak  için  elbette.  Bardaklar  boşalmıştı.   Fakat,  dedi ;  o  zamanlar  açık  alana  ihtiyaç  yoktu  ki ; her yer  açık  alandı.  Mars  Dünya’ya mı  yaklaşmış, Dünya’dan mı  uzaklaşmış , kimin  umurundaydı.  Ekmeğini kazanma derdindeydi herkes. Gemici fenerleriyle bağın bostanın içinde suyu gözetlerlerdi.

        Kadın, kızını,  torunlarını  görüp  döndüğü  günlerden  birinde,   akşam  üstü,  ahbabı bir  kadını terkisine  almış.  Çene  çala  çala  kasabaya  yaklaşırlarken  arkadaki  hanım,  sen  düş ! Bizimki  farkında  değil. Demek ses,  bağırma,  inleme  filan da  olmamış … Uçsuz  bucaksız  ekin  tarlaları ;  kim  duymamış,  kimse  görmemiş. Oturduğu  yerden  yuvarlanıp giden  kadın hafiften  toparlakçaymış Seslenememiş, yuvarlandığı yerde kalakalmış . Öbürü de  kim bilir ne  zaman  anladı,  Allah  bilir…Ayrıca dünyadan  habersiz ,  konuşa  konuşa yola  devam  etmesine  ne  dersiniz ?..

    Güldüler… Kardeşim,  gel  bir  hesap  yapalım : Üzerinden neredeyse doksan  yıl  geçmiş . Ben  ne  diye  yeni  fotoğraf  arıyorum ki  ; uçsuz  bucaksız  ekin  tarlalarını  göstermeli  aslında. 

                                                                                           ESİN    BAYRAKTAR

                                                                                                 ANKARA/2025

  • AÇILIŞ

    AÇILIŞ

        Okul  müdürü  mikrofonu  eline  aldı , okullarına  bir  kütüphane  açılacağı  haberini  müjdeledi. Velileri,  anaları,  babaları,  mahalleliyi açılışa  çağırdı. Kocası  yirmi gündür  ortalarda  olmayan  kadın, üç aylık bebeği komşuya emanet etmiş,   büyüğü  okula getiriyordu . Davetiye  gönderilmeyenlerdendi. Çünkü  listede  adı  yoktu.  Olsun;  müdür  çağırmıştı  işte. Kimbilir  nerelerdeki  kocayı da  düşünmüyordu  artık.  Keşke  dönmese…  Bir  yerlerde,  kıyılarda,  köşelerde  hakkından  gelseler… Kadın,  müdürün  ne  diye  bağıra  çağıra  konuştuğundan   pek  bir  şey  anlamadı.  Çocuğu  bıraktı ;  ortak  avluya  bakan  tek  göz  odalardan   biriydi  evi.  Kadının  yolu,  mahalle  kahvesinin  önünden,  yakınından  filan  geçmezdi. Geçse de  şimdi  bahsedeceğim  diğer  kişiyle  birbirlerini  tanımazlardı.

        Diğer  kişi , kare  bulmacadaki  beş  harfli  kelimeyi  düşündü.  Gecekondusunu  müteahhide   uzun  süre  vermedi.  Ne vakit   hanımı, çocukları ev konusu  açsalar   kahvede  alırdı  soluğu.  Sondan  bir  önceki  harfe  göre  tahmine  başladı. Ama  bugün,  gecekondusundan  vazgeçti . İnat  et  dur ;  nereye  kadar  öyle değil mi ?.. Kahveci  çayını  getirdi. Kütüphane  açılacakmış  yakındaki  okula ;  sondan  üçüncü harfi buldu,  tamam.  Delikanlılar aralarında konuşuyordu. Kütüphaneden  filan bahsedilince  kulak kabarttı.  Gecekonduyu  yıkacaklar ;  bahçeye  bakmak,  çay  içerken sedirde kitap okumak ; hepsi  bitecekti . Eski  kulağı  kesiklerden,  derlerdi  onun  için. Kimler mi ?  Etraf …

      Diğer kişi hatırlamayabilirdi . Genç  bir  adamla ,tesadüf  bu ya ,  karşılıklı  çay  içmişlerdi. Genç adam artık düzgün  bir  iş  bulup  ailesini  namusuyla geçindirme  planları  yapıyordu. Karısı ikinciye hamileydi. Diğer  kişiyse , o  sıralarda, müteahhidin lafını  bile ettirmiyordu ; güven vermişti  gence . Genç adam , onun zamanında  hak  hukuk,  adalet için afişlerle meydanlarda yürüdüğünü,  grev  sözcüsü  olduğunu duymuştu. Grev  sözcüsünün ne  iş gördüğünü  bilmezdi. Olsun,  grev  sözcüsü  olmak  herhalde kolay  değildi  . Şimdi söylesek diğer kişi gerçekten hatırlamayacaktı ; zaten  genç  adam sonrasında  pek  uğramadı  kahveye. Lohusa karısı ,  tek  göz  odada  bebeği  emzirdi. Kalktı  ortalığı  topladı,  çorba  karıştırdı.

          Açılışa  gelenlere  börek,  dolma,  kurabiye  ikram  edilecekmiş. Kadın hiçbirine  katılamadı. Böreğe,  dolmaya,  kurabiyeye de  açılışa da… Okutsalardı,  bizden de  bir  şey  olurdu değil mi ?.. Hamur  açan komşusu güldü  geçti. En  büyük   göründü  bahçede . Karnı  ağrıyormuş,  beti  benzi  atmış.

        Kalabalık  dağıldı,  meraklıların  merakı  bitti , en  büyüğün   karnı ağrımaz oldu;   kadın , çocuğu  sınıfına  kadar götürdü.  Tam  dönüp merdivenlerden ineceği  sırada  kütüphanenin  kapısı  açıldı. Müdürün  konuşmasını, kütüphanenin  açılışını  çoktan  unutmuştu.  Yeri paspaslayan hizmetliyi biliyordu. Çocukları  aynı  sınıftaydı.  Öyle  havadan  sudan  lafladılar. Kadın, kitapların  arasında   düşündü:  “Tuvaletleri yıkamada ne  var ki… Yıkarım… Yıkarım   elbet…” İçi  rahatladı. Keşke,  hemen  şimdi  verseler  kovayla  paspası  eline… Sanki  eve  gidip de  ne  yapacaktı !

         Hani  bulmaca  çözen  diğer  kişi  var ya ;öğleden  sonra  müteahhitle görüştüler, anlaştılar. Kahveye  uğramayı  canı  çekmedi. Hanımı,  oğlanlar,  gelinler “…çok durma..”  dediler. Okul  müdür  yardımcısı,  öğrencilerin  dağılma  saatine  yakın,  kütüphaneye   gelen  ihtiyara ,  “Durup  dururken, zilin  çalmasına  şurada on beş  dakika kalmış,   kütüphanenin  nesini  göreceksin amca…” diye içinden söylendi. Tanımadığı,  yabancı  birini de okulun  içinde  tek  başına  bırakmadı.

        Müdür  yardımcısı  bir  süre ayakta  durdu, ihtiyarı  inceledi. Kimi  kimsesini  öğrenmeye niyetlendi  ama telefonu  çalınca da  dışarı  çıktı. Okula  alınacak  temizlik  elemanıyla ilgiliydi görüşme. Yeni  eleman üst  kat  tuvaletlerine   bakacaktı . Çay  bardakları da  vardı… Amcanın yüzündeki  ciddiyeti nasıl  anlatmalı acaba ?   Kalın  bir  ansiklopediyi açmış  okuyor ;  yıllar  yıllar  öncesinin  coşkusunu  hisseder  gibi.  

                                                                                        ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                              ANKARA/2025

  • ADAK ( İlk olarak 03.06.2023 tarihinde paylaşıldı.)

        Kapısı kilitli iki  katlı  evin  önünde duruyordum. Neden  duruyordum ? Delikanlının çağırdığı kişi gelsin ,  kapının kilidini  açsın , diye.  Delikanlı, sokağın  sonuna  doğru  seslendi. Dönüp  baktı.  Durmaya  devam  ediyordum. Besbelli  duyan olmadı. Yeniden  seslendi. Yetmedi ,  biraz  yürüyüp  yine seslendi. Dilinden midir,  memleketinden midir nedir,  kime  seslendiğini  anlayamadım. Anahtar olmadan kapı nasıl açılacak… Ne gelen var ne giden…

       Evi  hatırladım.  Duvara  bitişik  merdiven,  üst  kata  çıkıyordu. Harap  olmuştu tabi. Kollukları çürümüştü . Hem  merdiven de kullanılmıyordu galiba. Sonunda anahtarı getirdi delikanlı . Zaten her yere tek başına koşturuyordu. O kadar seslenmişti ; anahtarı getirecek bir Allah’ın kulu yoktu.

    Süs  havuzu,  meyve  ağaçları değişmemiş. Havuzun  içini plastik  kasalarla doldurmuşlar.  Misafir  gelince  evin kedisi   merdivende  oturur,  baktı  misafirin  gideceği  yok , bahçeye  inerdi. Terk  edilmiş bahçenin bir  köşesini  çevirmişler. Derme  çatma  ağıldaki koyunlar çaresiz bir  alışkanlıkla ayağa  kalktı. Bahçeyle, havuzla ilgilenmeyi bırakıp işimize bakmalıydım. Madem adaklık için gelmiştim ; hayvanı benim seçmem lazımmış. Siz  seçin, dedim. Kabul  etmedi ; olmazmış.

       Çok  soğuk, karlı,  buzlu bir Ankara  kışında üst  katta,  soba  yanan odadaydık. Pencereden dışarı bakıyordum. Çatıların arasından küçük bir meydan görünüyordu.  Soba  yanan  odayı, pencereden görünen meydanı merak ettim şimdi . Taşınırlarken  duvardaki  aynayı, altındaki  büfeyi de götürmüşlerdir herhalde. Büfede,  kahve  fincanlarının  arasında,  evin  kızlarının  vesikalık  fotoğrafları  vardı. Kızlar  sabah  erkenden işe giderlerdi. Kedi,  basamaklardadır  ; onlar hazırlanırken  ayak  altında  dolanmayı  sever. Kendi  kendine  hoplar  zıplar,  yalanır. Aynayı bırakmış  olabilirler. Ne  diye  bıraksınlar ki  aynayı !.. Eski olduğundan , taşımaya değmeyeceğinden bırakmışlardır. Büfeyi,  fincanları,  vesikalık  fotoğrafları  sarıp  sarmalamışlar ; aynayı  gözden  çıkarmışlardır. Bütün işlere kendisi koşan delikanlı benim bahçeye, havuza , merdivene bakıp durmamdan sıkılmışa benziyordu. Öndekini  seçtim ;  “Tamam,  şu  olsun…”  dedim.

         Evden çıktıktan sonra caddeye  varmak  için dar bir aralıktan  geçmek gerekiyordu.  Karşılıklı  evlerin  pencereleri  nerdeyse  dip  dibedir. Merdiven basamakları güven verseydi  üst  kata  çıkma  niyetimi  söylerdim. Delikanlı da büyük ihtimalle “Hah ! Bir bu eksikti…” derdi. Ama hatırladıklarımın doğru olup olmadığını nasıl anlayacaktım ?… Sıkıca tuttuğu hayvancağızı kapıya doğru sürükleyen delikanlının peşi sıra yürüdüm . Kaldırıma oturmuş kadınlar, erkekler aralarında konuşuyorlardı. Bizi görünce sustular. Niye geldiğimi anlamışlardı.

                                                                                    ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                        28.06.2025 /ANKARA

  • EDEBÎ MEKTUPTAN BÖLÜM

     …İnsanların birbirleriyle  olan  bağları,  dostlukları ;  düşmanlıklar,  kıskançlıklar  vardı  yazacağı  oyunda. Sade  ve  değişmeyen bir  dekor  düşünüyordu. Dostluk  olsun,  düşmanlık  olsun, kıskançlık  olsun,  bulundukları  yerle  bütünleşmiş  karakterler  hayal  ediyordu…  Ve  bu  karakterler  onu  son  derece  heyecanlandırıyordu…

        Her  ne  kadar  aynı  yerde  geçse de  onun yazacağı  oyun,  bir  polisiye  olmayacaktı  galiba. Değil  gibiydi.  Anlattıkları,  polisiyeye  pek  benzemiyordu. “Polisiye mi ?”  diye  sormadım.  Benim  yazdığımsa  bir  öyküydü ;  polisiye  bir  öykü.  Tuhaf  bir şekilde  yayımlanmamıştı.  Bununla  ilgili  tuhaflığı  biliyorsun.  Aslında  yapmam  gereken   tek  şey  “… Neyse,  sonuçta  aynı  konuda  yazılmış  şarkılar,  romanlar,  senaryolar  filan  yok mu ? … İşte  bizimki de öyle…  Aaa… Bak şimdi aklıma  geldi ;  zaten  yazdıklarımın  bende  kopyası  yok ki…”  demekten  ibaretti. Sanki  niye  demedimse…  Otobüs  saatlerine  daha çok  takıldım.  Acaba  gece  kaçta  evdeyim  ? Alışkın  değiliz  ya böyle  geç  vakit  dışarılarda olmaya… Tabi  bunlardan  söz  etmedim.  Ama  o  dakika  karar  verdim ;  dönünce gidecek,  tuhaf  bir  şekilde   yayımlanmayan  öykümün  kopyasını  isteyecektim. Hatta  niye  gitmemiştim  şimdiye  kadar… Anlatmıştım ya;  amacım  öykünün  yayımlanmasıyla  ve  yayımlanmamasıyla  ilgili  tuhaflığı  araştırmak  değildi.   Yazdıklarım  bende  de  olmalıydı,  o  kadar.

        Düğünde  giydiğim  elbise   kılıfın  içinde,  terziden  çıktım. Elimde  elbiseyle  Meşrutiyet  Caddesi’ne   kadar  yürüyebilirdim  herhalde.  Öyküye  nasıl  başladığımı  bile  unutmuşum. “Hayır,  detektifin   garsona ilk  sorusu   çayın  yanında  yiyecek  olarak  ne  alabilirim  veya  çilekli  pudingli  soya  soslu  keki  görebilir miyim  olmadı.”  diye  yazmışım. Çilekli  pudingli  soya  soslu  kek  de  nereden  geldi,  dersen ;  bilmiyorum.  Meşrutiyet  Caddesi’ne  yürüdüm  ve “Hayır,  detektifin   garsona ilk  sorusu   çayın  yanında  yiyecek  olarak  ne  alabilirim  veya  çilekli  pudingli  soya  soslu  keki  görebilir miyim  olmadı.”   Cümlesiyle  başlayan  öykünün  kopyasını  aldım.

        Ne  terziden  ne  Meşrutiyet  Caddesi’nden  ne de  detektifli  öykümden  konuştuk.  Dur bakayım,  terziden  elbiseyi  alır,  Meşrutiyet  Caddesi’ne  yavaş  yavaş  yürür… gibilerinden   laf lafı  da  açmadı. Yayıncıya  gitme  fikri de  terziden  çıkarken  oluşmuştu  hem.  “Oyun  polisiye mi ?” diye  sorsaydım öykünün  zaten yayımlanmadığını  söyler   otobüs  saatleriyle,  evde  kaçta  olurum  takıntılarını da  bir  kenara  bırakırdım.

        Ondan  ayrıldıktan  sonra  otobüs  durağını  kolay  buldum.  Dediğim gibi  kafasındaki  oyun  öyle  şaşırtıcıydı ki polisiye  öykünün  tek  kopyasını  almaya  nasıl  gittiğime  hiç  gelemedik… 

                                                                     ESİN      BAYRAKTAR

                                                                          2018/ANKARA

  • KORKAK

      Tabela  yoktu.  Uyarı  yazısı  yoktu.  İp  filan  da  yoktu ;  hani  böyle  bir  taraftan  bir  tarafa  gerilmiş,  geçilmesin  diye veya  yolun  kapalı  olduğu  anlaşılsın  diye. Kum  yığılmıştı,  taşlar  üst  üsteydi. Yığılı  kum  ve  üst  üste taşlar  yüzünden  gerek  duymamışlardı  herhalde  yazıya,  tabelaya,  ipe.

        Bildiğiniz  bir  yolun kapalı  olması   karşısında  düşündüklerinizle, bilmediğiniz  bir  yolun  kapalı  olması  karşısında  düşündükleriniz  aynı  mıdır  ?”Buradan  geçmeyeli  ne  kadar  olmuştu ?”  sorusuna   “Rüzgârın  gazete  sayfalarını  havalandırdığı  bir  gündü.” Cevabı  verilir mi ?  Dar  bir  sokak,  eski  evler, rüzgârın  havalandırdığı  gazete  sayfaları…  Şehir  ve  rüzgâr,  dedi  kendi  kendine.  Başlık  “Şehir  ve  Rüzgâr”  olsaydı ;  başlık,  tema,  konu… Ne  bileyim  her  neyse  işte  o. Peki,  rüzgârın  havalandırdığı  gazete  sayfalarını  yakalayabilir miydi  bir  daha  ? Yakaladı  diyelim  ; yığılı  kumu,  üst  üste  taşları  nasıl  geçecekti ? Şu anki  durumda  geçebilme  ihtimali  yok  gibiydi.  Geçebilme  ihtimalini  kuvvetlendirip de  tırmanmaya,  atlamaya  kalkıştığında  ne  olurdu  ?  Bir dakika !.. Bakar  mısınız !.. Buradan  geçemezsiniz ! Yol  kapalı !.. Hooop !.. Hooop mu ?  Hayır,  “Heyyy…  Birader!”  olabilirdi  belki.

        Dar   sokak ileride kıvrılıyordu.  Yolu  ilk  kez  buraya  düşen  pek  çoğu,  sokağın  darlığını,  ileride  kıvrıldığını  bilmez.  Beyaz  kireç  sıvalı  duvarı,  duvarın  sonundaki  kapıyı  görmeniz  için   yürümeye  devam  etmelisiniz. Perşembe  günleri  Pazar  kurulur.  Pazar,  beyaz  kireç  sıvalı  duvarla  ve  duvarın  sonundaki  kapıyla  ilgili  değildir.Dar  sokak,  Perşembe  günü  kurulan  pazara  giden  yollardan  biridir  sadece.  Dolu  veya  boş  Pazar  torbaları  taşıyan  insanları  düşündü.  Dolu  veya  boş  Pazar  torbaları  taşıyan  insanlar,  beyaz  kireç  sıvalı  duvar  boyunca  yürüyüp  duvarın  sonundaki  kapının  önünden  geçmeliydiler.  Ya  da  kapının  önünden  geçtikten  sonra  beyaz  kireç  sıvalı  duvar  boyunca   yürümeliydiler.  Yığılı  kumun  ve  üst  üste  taşların  arasındaki  boşluğa  adımını  attı. Evet,  dedi  içinden ; tırmanmaya,  atlamaya  gerek  kalmadı.  “Hooop,  heeeeeyy,  birader…”  gibi  şeyler de  duyulmadı ;  ama  ya  bir  tanıdıkla  karşılaşırsan.

        Tanıdıkla,  dar  sokağın  sonunda  karşılaşabilirsin.  Arkadan da  gelebilir  tanıdık.  Sen,  beyaz  kireç  sıvalı  duvarın  sonundaki  kapıya  bakarken  “Merhabaaa,  Ooooooo…”  seslenmesiyle  dönersin  birden… Nereye  böyle,  nereden  böyle,  diye  süren  ayaküzeri  konuşmaları. Pazara  uğrayacağım da  kestirmeden  gideyim,  derdi.  Yalan  sayılmazdı ;  işten  çıkınca  pazara  uğramak  için  bu  sokak  kestirmeydi. Şimdi taaaa  aşağıya  yürü,  hastanenin  bahçesini  dolan;  ya da  diğer  tarafa  doğru  yürü,  apartmanların  gölgelediği  başka  dar  sokakları  turla,  pazara  çık. Buraya  da  kumla  taş  yığmışlar,  kaldırım  taşları mı  değişecek  acab… Duvarın  sonundaki  tahta  kapıdan,  yer  yer  dökülmüş  kireçten  söz  edecek  değillerdi  tabii…

        Kaç  kere  geçmişti  buradan,  beyaz  kireç   sıvalı  duvarı  ve  duvarın  sonundaki  tahta  kapının  fotoğrafını  çekmeyi  kaç  kere  istemişti.  Hatta  ayaküstü  konuşan  iki  tanıdığı  da  eklemişti  çekeceği  fotoğrafa  ; rüzgârın  havalandırdığı  gazete  sayfalarını da… Karşılaşan  iki  tanıdık   havadan  sudan  konuşurlar. Beyaz  kireç  sıvalı  duvarın  sonundaki  kapı  fotoğrafını  konuşmazlar.

        Tahta  kapının  kapalı  olduğunu  hiç  görmedi.  Kapı  ya  ardına  kadar  açıktı  ya da küçük  avluyu gizlemeyecek  kadar  aralıktı.  Acaba  buradan  geçtiği  o  kadar  zaman  içinde  kapıyı  kapalı  görseydi kafasındaki  fotoğrafı  çeker  miydi ?  Tahta  kapı  çok  eskiydi ; belki de  bu  yüzden  kapanmıyordu. Yerinden  oynamıştı,  kilidi  bozuktu,  sürgüsü  tamir  edilmemişti.  Güzel  bir  fotoğraf  karesi  değil mi ?  Olmaz,  dedi ;  olmaz ! Kapı  eski,  sanki  kullanılmıyor  gibi  ama  kirecin  beyazlığı,  kapıdan  girip  duvarın  arkasına  geçtiğinizde  yaşamla  karşılaşacağınızı  söylüyor.Olmaz,  dedi  yeniden.  Olmaz…Kim  dinler  bunları  ! Kestirmeden  pazara  gitme  fikri  iyiydi ;  iyiydi de  perşembeye  kaç gün  vardı…

        Her  zamanki  gibi  kapalı  değildi  tahta  kapı.  Kırmızı,  kocaman  plastik  bir  leğen  duruyordu  avluda.  Musluktan  fışkıran  su  sesini,  şıpıdık  terlik sesini  duydu.  Tahta  kapının  arkasındakiyaşam  konusunda  yanılmadı.  Yanılmadığını  söyleyecek  bir  tanıdıkla da  karşılaşmadı.  Yürüdü,  yürüdü,  yürüdü…  Kestirme  dururken  yolu uzatmaya  gerek  yoktu.

                                                                       ESİN   BAYRAKTAR

                                                                         ANKARA/2018

  • FRANSIZCA BİR ŞARKI

    Kara  kedi  mırnav  pist… Ra r ara  ra ray ray ray… Kara  kedi  mırnav  pist… Ra r ara  ra ray ray ray… Kara  kedi  mırnav  pist…  Gök  gürledi… Gökyüzüne  bakmak  için  boynunu  uzatması  gerekiyordu. Şimşeğin  ışığını  yine de  gördü. Birdenbire. Ra r ara  ra ray ray ray… Kara  kedi  mırnav  pist… Işık  kadar  hızlı  değildi  gök  gürültüsü. Işık  kadar  aceleci de  değildi. Çocuklarsa  şarkıyı  sadece  söylüyorlardı.Ortada  ne  bir  kara  kedi  ne de  yaramaz  kara  kediyi  kovalayan  küçük  kızlar  vardı. Kara kedi  mırnav  pist… Kara  kedi  olmak  istemişti.  Kovalanan  kara  kedi  olmayı  ne  kadar  istemişti. Mırıldandı. Şarkının,  şimdi  hatırlayamadığı   sözlerini  düşündü.  Oyunun  kara  kedisi  olma  hayalini  hatırladı  bu gök  gürültülü  günde. Çocuklar  turuncular  giymiştiler. Kara  kedi  mırnav  pist…, diye  bitirdiler  şarkıyı. Belli  belirsiz  bir  alkış  sesi  duyuldu. Mmmmm…,  diye  mırıldana  mırıldana  döndü  geriye. Elektrik  süpürgesini  çalıştırdı.En  az  ses  çıkaran,  en  az  enerji  harcayan  ve  toz  torbasını  sık  sık  değiştirmeniz  gereken  bir  makine.O  sözler  neydi ?  Hani  küçük  kızların,  yaramaz  kara  kediye  uzaktan söyledikleri  o  sözler  neydi ? En  az  ses çıkaran  makinenin  gürültüsüne  rağmen  gök  gürledi.  Süpürgenin  ağzı,  köşedeki metal  heykelin  dibindeydi  şimdi. Bir  ara  o  sözleri  hatırlar  gibi  oldu. Üzümlü,  fındıklı  kurabiye…  Eyvah,  şimdi  nerede…  Yok, hayır  öyle  değildi…  Kedi  kurabiyeleri  mi  yemişti  yoksa  yemeye  niyetlenmiş miydi ? Metal  heykel  kara  kediye mi  benziyordu ?  Metal  heykelin  arkasında,  yerde  duran  şu beyaz  şey de ne ? Elektrik  süpürgesinin bir  türlü çekemediği  beyaz  şey.  Süpürgeyi  kapatmadan  uzanıp  aldı  o  beyaz  şeyi.  Ne  olduğunu  anlamadı. Ne  olduğunu  anlamaya  çalışırken  yağmur  başladı.  İçeriyi  bir  türlü  aydınlatamayan  pencerenin  camına  çarptı  damlalar ama  makinenin  sesi  kesilmedi.

        Gündüzleri  evinden  baktığında   tozlu,  gri  bir  gölgeye benzerdi  şehir ; geceleri,  kıpırtısı  hiç  dinmeyen  sayısız  ışıktı. Pencereleri  önce  aydınlığa  sonra  da  tozlu,  gri  bir  gölgeden kıpırtısı  hiç  dinmeyen  sayısız  ışığa  dönen kente  açılırdı. Hemen  yakındaki   duraktan  binerdi  otobüse ;  otobüs de  buraya  kadar  gelirdi. Gölgeler, kıpırtılar  ayrıntılara  dönüşürdü.  Büyük  caddeler  küçük  caddelere,  küçük  caddeler  sokaklara  çıkardı.  Turuncu  giymiş  kargo  görevlisi on beş günde  bir  gelirdi  buraya.  Turuncu  çizgili  kâğıtta  hep  aynı  yere  atardı  imzasını,  görevlinin  getirdiği  kalın, büyük  zarfı  hep aynı  yere  bırakırdı.  Ne on beş  günlük süreyi  ne  turuncu  çizgili  kâğıdı ne  attığı  imzaları  düşünürdü. Kargo  görevlisinin  neden  turuncu  giydiğini de  hiç  merak  etmedi. Şimdiyse turuncu  renk  aklına  takılmıştı. Şu  alışveriş  merkezinin   önünde  şarkı  söyleyen  çocuklar  yüzündendi  galiba.  Onlar  da  turuncu  giymişlerdi  ya…  Kara  kedi  mırnav  pist… Elindeki  kalın,  büyük  zarfı   bugün de  aynı  yerine  bırakmadan  önce  durdu. Ra r ara   ray ray ray…  Üzümlü,  fındıklı  kurabiye… Ah seni  gidi  kedi  seni… Bir  güzel  yemiş  kurabiyeleri.  Gök  gürledi. Çocukları  göremedi.  Gitmişlerdi.  Elinde  kalın,  büyük  zarf  ;  camın  dışında  yağmur  damlaları. Damlalar  silindi  birden  ve   saçlarının camdaki  yarım yamalak  yansımasını  fark  etti. Yağmur  hızlanıyordu.  Sürekli  gittiği  kuaför,  caddelerden  çıkılan  sokaklardan  birindeydi. Unuttu yağmuru.  Saç  renginin  bir  ton  açığını  kullanırız,  demişti  kuaför  ;  bir  ton  açığı.  O  günden  beri de saç  renginin  bir  ton  açığıyla  nasıl  olacağını  düşünüyordu.  Mmmmm…Kara  kedi  mırnav  pist…  Alışveriş  merkezinde de  vardı  bir  kuaför.  Mmmmm…  Kara  kedi  mırnav  pist…  Tabi… Hani adı  karmakarışık  harflerden  olan  kuaför. Hayır…  Kalın,  büyük  zarfı  aynı  yere  bırakırken  kararını  vermişti;  adı  karmakarışık  harflerden  kuaföre değil caddelerden  çıkılan   sokaklardan  birindeki  kuaförüne  gidecekti.İki  ton  açığını da  deneyebilirdi.  Neden olmasın ki…  Telefon  çaldı.

        Fransızca  şarkıların  olduğu  kaset,  kütüphanenin  çekmecelerine  bakıver, çekmecelerden  birinde  olacak… Mavi,  gri  karışımı  bir  kapağı  var ;  mavi, griydi… Evet  evet… Telefonu  kapattı.  Kütüphanenin  çekmecelerine  bakıver ;  alttadır  çekmeceler.  Bakmak  için  eğilmeli,  dizlerini  kırmalı  ya da  çömelmeli; çömelmeli de  mavi,  gri  karışımı  kapağı olan kaseti  görmüş müydü  bugüne  kadar ?  Üst  çekmece,  orta  çekmece, alt  çekmece ;  alt  çekmecelerin  diğerlerine  göre  diğerlerine  göre  daha  tozlu  ve  daha  karışık  olma  ihtimali  yüksek miydi  ne…  Hem  artık  kaset  maset  kalmış mıydı ? Fransızca  sözleri  ve  sözlerin  arkasındaki  müziği  düşündü. Bekleyenlerin  galiba   sadece  bekliyor  gibi  göründükleri  bir  yerdi  burası. Fransızca  şarkılar  eşlik  ediyordu  bekliyor  gibi  görünenlere.  Aylar  öncesinin,  aylar  sonrasının  dergileri  sehpalara  yayılmıştı   her  zamanki  gibi.  İşte  böyle,  Fransızca  şarkılar  çalınan bir  yerde  çalışmak  ulaşılmaz  bir  yere  erişmek  gibi  gelmişti  ona.  Ayrıca  evin  hemen  yanındaki  duraktan binecekti  otobüse.  Başını  çevirdi  çömeldiği  yerden  ; yağmur  çok  hızlı  yağıyordu.  Turunculu  kargo  görevlisinin  getirdiği  kalın,  büyük  zarf  çalışma  masasındaki  pirinç  fotoğraf çerçevesinin  önündeydi. Mavi,  gri  karışımı  kapağı  buldu  birden.

        Keşke  yanlarına  kadar  gitseydi  çocukların. Onlar  şarkı  söylerken inseydi  aşağıya. Sonra  aşağıda, alışveriş  merkezinin  önünde,  fıskiyeli  havuzun  kenarında  durup  baksaydı  öylece.  Gerçekten de  neden  inmemişti ?  Ama  hasır  sepetleri  kapının  önüne  çıkarmalıydı.  Keşke  havuzun  fıskiyesi  şıpırtılar  saçarken  ve  henüz  yağmur  başlamamışken  inseydi  aşağıya. Hasır  sepetleri  nasılsa çıkarırdı  kapının  önüne. Peki  ya  mavi, gri  karışımı  kapaklı  Fransızca  kaset  ? Kütüphanenin  çekmeceleri  ? Alt  çekmece  ? Telefon  çaldığında  burada  olmalıydı.  Adı  karmakarışık  harflerden  oluşan  kuaförü  düşündü. Zaman  geçti. Eğer fıskiyeli  havuzun  kenarında  yağmura  yakalansaydı  biliyordu ki  alışveriş  merkezine  koşacaktı  ;   saçları  henüz  ıslanmamışken,  yağmur  damlaları  elbisesinin  üzerinde  tek  tük  izler  bırakmaya  başlamışken büyük  kapıdan  içeri  girecek,  sonra da  dönüp  sağanağı  seyredecekti.

        En  son  ne  zaman  Fransızca  bir  şarkı  dinlemişti ?  Mavi,  gri  karışımı  kapaklı  müzik  kaseti  temiz  ve  düzenli  alt  çekmecedeydi. İşte şimdi  dinliyordu.Şarkıyı  söyleyen,  kalın  sesli  bir  kadındı. Elini  birden  çekti. Apartmanın  sarımsı  ışığında  anlayamadı  ne  olduğunu.  Parmağını  ağzına  götürdü. Hasır  tabureye  oturdu  yavaşça ;  dikkatini  hasır  sepete  verdi.Otomat  ışığı  söndü,  yandı.  Batan  şey  her  neyse  sepetin  hasır  örgüsündeydi.  Tekrar  söndü  otomat.  Tuhaf bir şekilde  canı  acıdı. Parmağının  gücü  çekildi  sanki,  otomat  yandı,  parmağına  bakarak  hasır  taburede  oturdu  kaldı.Fransızca  şarkı, beklenilmeyen  yerde,  beklenilmeyen  zamanda  çalarken  asansör  yavaşça  geldi  ve  durdu  ;  turunculu  kargo  görevlisiydi. On  beş  günlük  süreyi,  turuncu  çizgili  kâğıdı,  hep  aynı  yere  attığı  imzayı  düşündü ;  başka  ne  düşünebilirdi  ki…  Çağırma  düğmesine  basılan  asansör  aşağıya  doğru  hareket  etti. Yağmurun  artık camlara  çarpmadan  yağdığını  söylemiş miydim… Asansör  aşağıya  vardığında  otomatın yine  söndüğünü  mutlaka  söylemeliyim.  Çünkü  ikisi de otomatı  çalıştırmak  için ellerini  kollarını  sallamaya  başladı.

                                                                   ESİN   BAYRAKTAR

                                                                2017/  ANKARA

  • Hello World!

    Welcome to WordPress! This is your first post. Edit or delete it to take the first step in your blogging journey.