Adağım  vardı. Madem ağzımdan  çıktı  yerine  getirmem  gerekiyordu; yoksa  günahı  boynumaydı. Tek  başıma  gittim.  Adağa  gittiğim  yer, yıllar  öncesinden bildiğim yermiş.

    Evi  hatırladım.  Duvara  bitişik  merdivenden  üst  kata  çıkılıyordu. Basamaklar harap  olmuş.  Kolluklar  çürümüş . Merdiven artık  kullanılmıyordu  galiba. Peşine  düştüğüm  delikanlı,  sokağın sonuna  doğru  seslendi.   Besbelli  duyan  olmadı. Yeniden  seslendi. Yetmedi. Biraz  yürüdü; yine seslendi. Dili mi dönmüyor,  memleketinden midir kime  seslendiğini  anlayamadım.  Zaten kime  seslendiğinin de benim  için bir  önemi yoktu. İşimi  bir  an önce  halledip çekip  gitmekten başka  bir  şey istemiyorum ; istemiyorum da  anahtar  olmadan  kapı  nasıl  açılacak… Anahtarı  getirecek bir  Allah’ın  kulu  görünmedi.  İşte  bu  yüzden  delikanlı  sinirlendi. Her işe  kendisi  koşturmaktan  bunaldığını saya  saya yürüdü,  kayboldu.

    Kullanılmayan  merdivenin aşağısında  bekliyorum.  Delikanlıyı  ya da  anahtarı  getirecek kimse onu  bekliyorum. Anahtar  gelecek,  kapının  kilidi  açılacak. Sonunda delikanlı anahtarı  getirdi . Biz  eve  değil  bahçeye gireceğiz ; çünkü  adaklık küçükbaşlar  bahçedeymiş. Anahtar  da  bahçe  kapısınınmış  zaten ; iki  büyük  kanatlı kapıyı  ardına  kadar  açmaya lüzum yok.  Şöyle  geçebileceğimiz  kadar  yer  olsun  yeter.  

    Bahçenin  süs  havuzu,  meyve  ağaçları  değişmemiş. Havuzu  plastik  kasalarla  doldurmuşlar . Ağaçlarla da ilgilenilmiyor  anlaşılan ;  kendi  hâllerine bırakılmış. Ben bu  evi bilirim. İlkokula gidiyordum. Misafir  gelince evin  kedisi  dışarı çıkar, merdivenin  başında otururdu. Baktı  misafir  hâlâ oturuyor bahçeye inerdi kedi; sırnaşık  değildi.  

    Terk  edilmiş bahçenin  köşesini  çevirmişler. Derme  çatma ağıl yapmışlar.  Koyunlar bizi görünce  çaresiz bir   alışkanlıkla  ayağa  kalktı. Delikanlı, koyunlar dururken   benim   ne  diye bahçeye,  ağaca, merdivene  baktığımı anlamamış olmalı.  Çocuk  işinde  gücünde ; eskiyi,  geçmişi  düşünüp duygulanacak birine  benzemiyor.

    Siz  seçin, dedim ; kabul  etmedi: Olmazmış. Adak sahibi  kimse seçimi onun  yapması lazımmış. Canım  sıkıldı. Yüreğim  sızladı: Başımla işaret ettim, seçtim.

     Delikanlı,  seçilen küçükbaşı  ağıldan  zorla  çıkarıp  sürüklemeye  başlarken  hayalimde çok soğuk,  karlı  buzlu  bir  Ankara kışı canlandı. Merdivenin sağlam basamaklarıyla   çıkılan  üst  katta,  sobanın  yandığı  odadaydık. Çocuktum ; pencereden dışarıyı  seyrediyorum. Sedirlere oturmuş kadınlar  sessiz  sessiz konuşuyorlar. Onlar  annemi,  annem  onları tanırdı.  Çatıların arasından  bir  meydanlık görünüyor. Hava  öyle  soğuk  öyle  soğuk ki  kömürün sıcağı yetmiyor.  Odanın  duvarında  ayna,  aynanın  altında  içi neredeyse  her  şeyle dolu bir  büfe, büfede  kahve  fincanlarının  arasında  evin  kızlarının  vesikalık  fotoğrafları duruyor. Kızlar  sabah  erkenden işe  gitmişler. Kızlar  işe giderlerken kedi  ayak  altında dolanır. Pek  hoplayıp  zıplamaz.

    Evin  sokağına  varmak için  dar  bir  aralıktan  geçilirdi. Dar aralıkta  birbirine  karşılıklı  bakan  evlerin camları dip  dibeydi  neredeyse.  İşte  bu  aralıktan  geçerken  “Ben biliyorum  buraları…” dedim  içimden. Merdivenlerin sağlamlığına güvenseydim üst  kata  çıkardım. Soba  yanan odayı, pencereden görünen meydanlığı  yeniden  görmek  isterdim.  Üst  kata  çıkma  niyetimi , küçükbaşı  sürükleyen delikanlıya  söyleseydim  delikanlı  büyük ihtimalle   “Hah !..Bir  bu  eksikti…”   derdi.                                                                                     

    Delikanlıyla  küçük  başı  izledim.  Yürüdük. İleride,  tek  katlı, beyaz  kireçle  boyanmış  yapının  mavi demir  kapısına vardık.  Dışarıda  durayım,  dedim.  Onu da  kabul  etmediler; içeri girmeliymişim. Hatta daha  içeriye, beyaz  fayansların  parladığı yere  kadar  çağırdılarsa da  hâlimi görüp  fazla ısrar  etmediler.  Eğer  merdivenlerden üst  kata  çıksaydım, soba  yanan  odayı,  meydana açılan pencereyi  görseydim daha  güçlü olurdum.

    Duvardaki  aynanın, aynanın  dibindeki  büfenin yeri  boştur şimdi. Belki taşınırken aynayı  bırakmışlardır ; niye  bıraksınlar  aynayı ?.. Eski  olduğu  için, taşımaya  değmeyeceği için  bırakmışlardır.  Büfe,  fincanlar,  vesikalık  fotoğraflar  toplanmıştır.   

     Adak… Nereden  geldi  aklıma ?..  Geldi  işte ; adak,   yerine  getirmeli, günahtan kurtulmalı. Kaldırıma sıralanmış  kadınlar,  erkekler bana  baktılar. Hızlı  adımlarla dar aralıktan  hemen  geçmek,  ana  caddeye, kalabalığa karışmak  istiyorum.  Evin  kızlarının  yıllar  önce , her  sabah  işe  giderken yaptıkları  gibi…

                                                                                       ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                             2026/ANKARA      


Bir Cevap Yazın