Üşenmedim , oturdum saydım . Seksen beş gündür sendikalıyım ; canım sıkılıyor. Canımın sıkıntısı gitgide artıyordu. Karar verdim. Kararım neydi ? Sendikadan ayrılmaktı, sendikadan çıkmaktı, istifa etmekti… Artık ne denirse… Diyelim “İstifa” kelimesini kullandım; sendikada ne iş gördüm de istifa ediyorum, öyle değil mi ?.. Bir şeyler yapmış olmalıydım ki istifa edeyim… Oysa aradan seksen beş gün geçmiş; hiçbir şey yapmadan geçen seksen beş gün… Oturup saymasam farkında bile değilim. ? Sadece sendikalı olmak istemediğimin farkındayım.
İşten eve dönüş yolumun üzerinde bir otel var. “Hava güzel, mis gibi ; otobüse binmeyeyim, hadi yürüyeyim…” dediğimde otelin dibinden geçmeye mecburum. Otelin bitişiği market ; dışarıdaki kasalardan elma, portakal, patates, soğan seçiyorum. Soğan seçerken de otel girişine asılmış “ Soğanlı Çiçeklerin Yetiştirilmesi Üzerine Yeni Yaklaşımlar” konulu konferansın afişini görüyorum.
Semineri, kongreyi, toplantıyı, konferansı her seferinde farklı bir sendika düzenliyor. Boş durmuyorlar yani. Ama seksen beş gün boyunca bana haber veren, beni çağıran olmadı. Haber verip çağırsalardı giderdim, izlerdim belki ; bir iş yapmış sayılırdım. Seksen beş günlük sendika maceramı bitirmem de anlam kazanırdı.
“Soğanlı Çiçeklerin Yetiştirilmesi Üzerine Yeni Yaklaşımlar” konferansına katıldım diyelim ; çiçek yetiştirme merakım yok. Sarmaşığa benzeyen ve kitaplığımın sözlükler bölümüne doğru tırmanan bitki çoktan tarihe karıştı .Bu bitkiyi bir ara mutfak balkonuna götürdüm. Yaprakların kuruyanlarını ayıkladım. Ayıklamama rağmen arsız bitki tırmanmayı sürdürdü ; tırmanırken de kurudu.
Doğrusunu isterseniz , arkadaşa ayıp olmasın, diye sendikaya kaydolmuştum. Sendikalı olmamı gerektirecek nedenler bulamıyordum ; ben bu nedenleri bulamazken onlar bir sürü maddeyi sıraladılar.
Düşündüm taşındım ; sendikalı kimliği yüzünden mutsuzdum. Canım sıkılıyordu. Seksen beş günüm böyle geçmiş. ”Soğanlı Çiçeklerin Yetiştirilmesi Üzerine Yeni Yaklaşımlar” konferansına katılsaydım kararım değişir miydi ? Mesela, otelin girişine asılmış afişte, konuşmacı olarak adım soyadım yazılsaydı…Çalışmanın, çabalamanın, işe yaramanın vereceği huzurla istifa etmeyebilirdim.
Planlıyorum: Otelin, gösterişli toplantı salonundaymışım. Konuşma kürsüsündeki mikrofonu kullanıyormuşum.
Konferans için önceden hazırlık yaparım. Kucağımda dosyalarla salona girerim. İyi de dosyaları nereye bırakacağım ? O kadar çok dosyam var ki yere düşürmeden derli toplu tutabilmeliyim. Konuşma boyunca hep ayakta mıyım ?..Kenarda bir sandalye durmalı ; arada otururum. Şişede su rica edeyim, konferansın ileriki bölümlerinde boğazım kuruyabilir.
Offf… Sıkıldım. Nasıl istifa edeceğim ? Yolunu yordamını öğreneyim, rahatlayayım. Dilekçe mi yazılacak, fotokopi mi çekilecek, bir yerlerden rapor filan mı istenecek… Sonra evime yürürüm. Hava soğuksa, yağmurluysa otobüse binerim. Atkımı dolarım, şemsiyemi açarım. Manav kasalarından meyve alırım, yeşillik alırım. Patates, soğan seçerim. Sendika üyeliği bana göre değil ; anladım.
Tam istifa dilekçemi vermiştim kapıda karşılaştık ;öğrenince suratını astı. “Haber verseydin…” dedi. Sendikadan ayrıldığımı haber mi vermeliydim ?.. Yaz aylarımı, istifa kararsızlığıyla geçirmek istemiyordum. Sanki bütün derdi tasayı onun üstüne atmışım da kenara çekilmişim gibi baktı bana. Onun da istifa niyetinin olduğunu nereden bileyim ? Sendikalı hayatımızdan memnun muyuz değil miyiz konuşmadık.
İstifa işlemlerinin basamaklarını anlattım: Dilekçe yazıyorsun. Ya da hayır yazmıyorsun. Yazmakla uğraşmıyorsun. Hazır dilekçe var ; boş yerleri dolduruyorsun. Tarihler, adın, soyadın, imzan, adresin, telefon numaran; o kadar…
Hayır, kimseden etkilenmedim. Kendi kendime aldım bu kararı. Soğanlı bitkilerin yetiştirilmesi üzerine yeni yaklaşımlar konusunda konuşma yapma hayali kurdum; kararımı etkilemedi. Sonuçta istifa ettim. İstersen içeri birlikte girebiliriz. Ama aklını çeldiğimi düşünebilirler.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2026