Bir yandan yürüyorum. Bir yandan düşünüyorum. Yürümesem ne yapardım ?.. Kızgınım, kararlıyım. Kısasa kısas… Bakın, şimdi yürüyorum. Yürürken düşünüyorum.
Yine aynı kadın, ev yemekleri lokantasının kapısında dikilmiş, sigarasını tüttürüyor. Bu kadın arada bir saçını boyar ya da boyatır. Türlü renkte, türlü biçimde örgü yelekler giyer. Üzerinde yavru ağzı , ajurlu, boyu epeyce uzun el örgüsü bir yelek var. Bluzunun kollarını sıvamış, pantolonunun dizleri çıkmış.
Sigarasından derin bir nefes çekti . Kadınla daha önceden konuşmuş değilim. Olsun varsın. Kızgınlığımı anlatacağım ona : “ Böyle böyle…”diyeceğim ; yapılan haksızlıktan, gittikçe artan öfkemden, intikam hislerimden bahsedeceğim.
Adını bilmediğim kadın, sigaradan bir nefes daha alır. Altları torbalanmış gözleri kısılır. İzmariti yere atar, ayakkabısının ucuyla ezer,
-Eeeee ?.. , der.
-Kararlıyım… Haksızlığı yutup oturmayacağım.
-Seni biliyorum ; sabahla öğleden sonra buradan geçiyorsun… Çok ciddisin ; doktor musun ?..
-Hatırladınız değil mi ?.. Ben de sizi kapıda görüyorum hep… Hayır, doktor değilim.
-Doktora benziyorsun… Saf demeyelim ama iyi niyetli görünüyorsun…
-Kim ?.. Ben mi ?..
– Madem canın sıkkın, buyur gel. Revani pişirdim ; ılık ılık güzel olur…
-Revani mi ?..
-Yayla çorbası, ezogelin çorbası, ekşili köfte, türlü, şehriyeli pilav.
-Bunlar ne ?
-Günün menüsü.
-Hepsini siz mi yaptınız ?
-Sabah beşte kalkıyorum. Üç vasıta değiştirip iki saatte buraya geliyorum. Öğleye çıkarıyorum menüyü.
-Demek saf görünüyorum…
-Tamam, kızmışsın ; anladık. Ne yapacaksın ? Planın ne ?
– Şu an öyle kızgınım ki… Biliyor musunuz son bir haftadır dosyalarla uğraşıyorum. Kayıtların hepsini gözden geçirdim; hem de tek başıma…Akşam herkes gitti, ben kaldım.
-Bankacı mısın ?.. Görümcemin kızı bankacı ; böyle senin gibi geç vakit çıkar akşamları…
Başımı çevirip gerideki binayı işaret ettim ama kadın konuşmayı sürdürdü:
-Şikayet mi edeceksin ?
-Kimi ?
-Kimi olacak , canını sıkan kimse, onu işte…
-Nereye şikayet edeyim ?
-Güzelim ; intikam, diyorsun…
-Neden saf olduğumu düşündünüz ?
-Yani, görünüşünden hayatım… Bak revanim meşhurdur; üçe kalmaz, biter ; ona göre…
Lokantanın dış camına yansıyan kendime baktım. Durdum. Allah aşkına ne saçmalıyorum…Tanımadığım biriyle dertleşme hevesine mi kapıldım ? Bu arada kadın, gerçekten sigarasından bir nefes çekti ; izmariti yere attı, ayağının ucuyla ezdi ve lokantadan içeri girdi, kayboldu. Cama yansıyan görüntümle baş başa kaldım. Saf, iyi niyetli görüntüm; yürüdüm. Kimi kime şikayet edecektim ; nasıl yapacaktım ?.. Kadının arkasından gitsem, bir porsiyon revani yesem ve canımı sıkanlarla ilgili neler yapabileceğimi düşünsem… İçimden kadına,
-Sen de saçını, marketten aldığın ucuz saç boyasıyla evde boyuyorsun ; anlamadığımı zannetme, dedim.
Evet, henüz bir intikam planım yoktu fakat bu durum, plan yapmayacağım anlamına gelmiyordu. Yürümeye devam ettim. Telefonum çaldı. Şermin’di.
-Yürüyorum hayatım… Uğrarım, olur… Keyifsizim… Gelince konuşuruz… Anlatırım… Binmedim otobüse ; binerim…
Arkadaşımın kapı zili çaldı , telefonları kapatmak zorunda kaldık. Şermin kapıyı açtığında, öfkeden titreyen sesimle “ Sence saf mıyım, iyi niyetli miyim ?..” diye sormak isterdim. Cevap belki de “ Hayatım, ne iyi niyetlisin ne safsın ; kusura bakma, enayisin o kadar…” olacaktı.
Ankara’nın dört yanını turlasam ancak rahatlarım. Kimseyi çekecek durumda değilim. Şermin’den de gelen giden eksik olmaz. Korktuğuma uğradım. Şermin başıyla içeriyi işaret etti, fısıldadı:
-Ay canım, komşum kahveye geldi ; senle konuşurken kapı çaldı…
Kahvenin altını yakmak için beni beklemişler. Salon kapısından girer girmez,
“Aşağıdan nasıl geçtiniz ?..” sorusuyla karşılaştım. Ayaktaki kadın, lokantanın kapısında sigara tüttüren kadını andırıyordu. Dediği her neyse anlamadım :
-İki numaranın önündeki koca ayakkabılığı diyorum ; nasıl geçtiniz ?
-Ayakkabılık mı ?.. Ayakkabılık… Evet…
-İşte, nasıl geçtiniz ?.. Merdivene geçişi engelliyor…
Kadın kendinden öyle emindi ki “ Hangi ayakkabılık ?..” deme cesaretini bulamadım:
-Engelliyor tabi… Engellemez mi…
-Üstelik ayakkabılığa sığmıyorlar, yerlere yayılıyorlar…Gitsem, baksam en az on çift ayakkabı sayarım.
Ev yemekleri lokantasında çalışan bir akrabası olup olmadığını sorup konuyu değiştirmeyi düşündüm. İmdadıma Şermin yetişti:
-Geçen gün ufak bir kaza… Üst katta oturan teyze…
Arkadaşım sözünü tamamlayamadı. Komşu kadın atladı:
-Ufak mufak değil !.. Ayol, ayakkabılık diyoruz da ayakkabılıktan fazlası ; kapının önüne bildiğiniz vestiyer koymuşlar.
“Ne kazası ?..” diye ilgilenmeye çabaladım. Kadın coştukça coştu:
-Hicran Teyze ; kadıncağız takılıp düştü…Elinde torbalarla ayakkabıların üzerinden atlayamamış . Eve giren çıkan da belli değil ayrıca !.
-Hicran Teyze’nin evine mi, diye çıkıverdi ağzımdan. Komşu kadın, patavatsızlığımı umursamadı:
-Yok, iki numaradaki kiracıları söylüyorum ; şikayet edeceğim
Hâlâ ayaktaydık. İki numaralı dairenin kiracılarını ; kiracıların ayakkabılarını, vestiyerlerini, gelenlerini gidenlerini konuşuyorduk. Neyse ki Hicran Teyze’nin ayak bileği burkulmuş sadece ; oturduk.
Revanisinin meşhur olduğunu tahmin ettiğim kadınla dertleşememiştim ; tuhaftır, ona benzeyen başka bir kadın, şu an benimle dertleşiyordu. Kime şikayet edeceksiniz, diye sordum ; apartman yöneticine mi ?
-Apartman yöneticisi benim.
-Siz mi ?
Apartman yöneticisi komşu kadın “Ne o, apartman yöneticiliğini bana yakıştıramadan mı…” dercesine baktı.
-Aslında Hicran Teyze şikayet edebilirdi. Ayak bileği burkuldu ya…Sesini çıkarmadı. Korktu herhalde… Yalnız yaşıyor ; çocukları da uzakta.
-Niye korksun ?
-Niye mi korksun ; ev, yol geçen hanı mübarek… Dün, gece vakti taksiyle iki üç kişi geldi ; sabaha karşı da taksiyle gittiler. Geç saatlere dek sazlar, sözler… Üniversiteye giden genç kızım var benim.
Elinde kahve tepsisiyle göründü Şermin. Muhtara mı söylesek, diyerek bir seçenek sundu.
Apartman yöneticisi komşu kadına hayranlık duydum. Gece vakti taksiyle gelen ve sabaha karşı yine taksiyle giden meçhul şahısların geliş gidişlerini görmek, üstelik bu trafiğin iki numaralı daireyle alakasını tespit etmek her kula nasip olmazdı.
Kahveler içiliyordu. Evet, muhtara şikayet edilebilirdi. Şikayet edilecek yerler listesine ev sahibi ve belediye seçenekleri eklendi. Kimsenin aklına polisi aramak gelmedi . Apartman yöneticisi komşu kadın, iki numaradaki kalabalığın hakkından bir şekilde gelecekti. Her şeyi bırak, üniversiteye giden genç bir kızı vardı.
Haksızlığı, sorunu, sıkıntıyı şikayet etmenin en doğru yol olduğunu düşündüm. Komşu kadın da bunun nasıl yapılacağını biliyor gibiydi. Hatta öylesine özgüvenliydi ki bu özgüven sorgulanamazdı bile.
Eğer apartman yöneticisi komşu kadına kızgınlığımı anlatsaydım, “ Böyle böyle…”deseydim , yapılan haksızlıktan, gittikçe artan öfkemden, intikam hislerimden, planlarımdan bahsetseydim ne olurdu ?
Kadın , bol köpüklü kahvesini höpürdetirdi :
-Tamam, kızmışsın ; anladık… Planın ne ?
-Onca işi tek başıma yaptım ; böyle bir davranışı hak etmiyorum…
-Şikayet mi edeceksin ?
-Kimi ?
-Kimi olacak , seni kızdıran kimse, neyse onu işte…
-Nereye şikayet edeyim ?
-Güzelim ; intikam, diyorsun… İyi niyetlisin…
-İyi niyetli mi görünüyorum ?
-Şikayet edecek misin ; onu söyle önce…
-Siz, iki numarada oturan kiracıları şikayet edecek misiniz ?
– Apartman yöneticisi olarak görevim elbette.
-Ama itiraf edin, Hicran Teyze şikayet etseydi üzerinizden büyük bir yük kalkacaktı. Hicran Teyze yalnız yaşıyor. Çocukları uzakta ; yaşlı kadın, bunları mutlaka düşünmüştür. Gece vakti taksiyle gelenlerden siz de korkuyorsunuz. Üniversiteye giden kızınız var sonuçta…
Şermin’le konuşamadım ; apartman yöneticisi komşu kadınla konuşmadım. Muhtara, belediyeye şikayet etmeyi düşünmedim. Evet , canımı sıkanların hakkından gelme isteğiyle yanıp tutuşuyordum. Hicran Teyze gibi sustum. “ Benden bulmayın da kimden bulursanız bulun…” dedim.
Merdivenlerden inerken dikkat ettim. Kapaklı, boyum kadar bir dolabı duvara dayamışlar. Kendime kızdım; koca vestiyeri nasıl görmezdim… Yerde kaç çift ayakkabı yayılıydı ; sayamadım. Hicran Hanım, burkulmayla kurtulduğuna şükretmeliydi.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2026