ÇULLUK  AVI

     Çulluk  avıyla   filan  ne  işim  olurdu ;  üstelik  ertesi gün  Ankara’ya dönecektim. Sabah  erkenden müvekkilimle  görüşecektim.  Suat’ı  kıramadım.  Bak, yukarılar  sonbaharda  ayrı  güzeldir,  dedi ;  aklımı  çeldi. Avukattı  babam. Çocuktum;  köylere  tahkikata  giderken  yanında  götürürdü beni. Eskinin  brandalı  cipleriyle,  içimiz  dışımıza  çıka çıka yaptığımız  yolculukları  hatırladım.

    Tahminimce  Yukarı  Bayır’a  varınca biz külüstürden  iner,  yürürdük. Şoför arabada kalırdı. Kalmadı. Çoraplı  ayaklarını uzatır uyurdu. Uyumadı. Tahminimde  yanılmışım.

     Daha  rampaya  ulaşmadan   “Aha  bizim köy,  şöööööle…Yolunu  asfaltlamadılar…”  diye  başıyla işaret  etti. Bir  küfür  savurdu  ardından. Zaten  iki lafın birinde  sövüyor. Benden başka da  rahatsız  olan  yok  gibi…  Şimdi,  dedi ; köyde anamın  evinde, odun  sobasının  başında… Oooooh… Sıcak bazlama, tereyağı, koyun  peynirinden  keş… Ön  koltukta  oturan  Suat’ın  kucağındaki  Rio havladı. Şoför  güldü;  çekinmeden  açık  açık  sövdü  yine : “Seni  gidinin…  Bak  nasıl da  biliyor  ağzının  tadını…”  Yüzümü  astım. İçim  sıkıldı.

    Motor,  egzoz  aynı  anda  bağırıyor. “Hah…”  dedim.  Kaldık mı  rampada !..  Far  ışığında  kar  sepeliyordu. Rio  tekrar  havladı.  Lastikler  yerinde döndü. Dönmüyor  kayıyordu. Ne  Suat  ne de arkada  yanımda  oturan  Yılmaz,  arabalarını  dağ  yollarına  vuramadıklarından  şu  sağa  sola  söven  adamla  anlaşmışlar.  Yılmaz  umursamazdı; “Çalışmazsa yürürüz  canım,  çoğu  gitti  azı  kaldı… ”  dedi.  Dikiz  aynasına  takılmış  karışık  boncuklar sallanıyor. Zifirî  karanlık. Nereye  yürüyeceğiz. Kabanımın  iç  cebindeki  küçük  defteri  çıkarıp  yazmaya  başlasam ; doksanlı  yıllardan  kalma  bir külüstürle çulluk  avına  gidiyoruz.  Şoförün  köyü yakınmış.  Yalnızmış  anası. Şoför  gaza  basıyor  basmasına da külüstür  tıkandı galiba. Suat  da  “Yürüyelim…”  diyor. Hepimiz  yürümeye  karar  vermiştik,   külüstür  çalıştı,  daha  doğrusu  rampayı  tırmandı. Külüstürün  koltuk  döşemelerine gömülmemize ramak  kalmıştı.

    Çocukluğumun  anılarını yeniden  yaşamak  istemiştim. Kahverenginin,  sarının, yeşilin her tonunu görmekten,  belki  bir  kayanın  üzerine  çıkıp  uzaklara  bakmaktan, güneşin  doğuşuyla başlayan  sesleri  dinlemekten  ve her  şeyi  yazmaktan  mutluluk duyacaktım. Yukarı  Bayır’da   hava  aydınlanıyordu. Ağzı  bozuk  adamın  arabada  bizi  beklemesini  tercih  ederdim. Beklemedi.  Bayır’ın  köylerinden  olduğuna  göre  etrafı  iyi  biliyordu.

    Ne  şoförün  ne  benim  çulluk  avlamakla  ilgimiz  vardı. Kapı  açılır  açılmaz  Rio  atladı. Besbelli  bunalmıştı  hayvan ;çalılıklara  koştu. Suat  sertçe  seslenince tazı geri  döndü. Mızıkladı. Keskin  soğukta yürümeye  başladık. Arabanın  kapılarını  anahtarla zor  kilitleyen  şoför ne  olduğunu  anlamadığımız  bir  şeyler geveledi.

      Ortalık  ışıdıkça meşelikler, boyumuzca çalılıklar,  yaban  armutları  ağır  ağır meydana  çıkıyordu. Bazılarının diplerinde belli  belirsiz  kar tabakası var. Aralarından  akan dereyi  ancak  yaklaşınca  fark  ettik.  Doğanın  gerçek  güzelliğinde  öylece durmak, etrafı  dinlemek huzur  vericiydi.  Yılmaz’la  Suat  biraz ilerimizdeydiler. Rio  görünmüyordu.

    Kuytularda  tatlanmışlarından kalmıştır,  dedi  şoför. Anlamamıştım. “ çakal  eriği  deriz  biz….” diye  devam  etti.  Bir  taş  yığınının  üzerine  çıktı. Ağacın  dallarını  elleriyle,  kollarıyla  karıştırdı,  yokladı. Gerçekten de taş yığınından avucunda dört  beş  koyu  renk erikle atladı  . Erikler hafif ve  yumuşaktı. Soğuğa  rağmen tatlıydı. Islık  sesi  geldi. Kar  yine  sepeliyordu. Öylece  durduk. Suat  heyecanla geldi  yanımıza. Rio  ferma  yapmıştı. Baktık.  Heykel  gibi  donmuş  kalmış  köpek. Ön  ayaklarından  biri  havada. Başıyla,  burnuyla ileriyi işaret  ediyor. Suat da Yılmaz da katıla  katıla gülüyorlar. Koş  kızım,  komutunu  verdi Suat.  Hayvan  koştu,  kayboldu.   Avcılar,  tazıyı  takip  ettiler.

  “Benim küçük  kız…  ”  dedi şoför ; “ Kaçtı  birine… ”  Şaşırdım; neden  şaşırdım ?  Bu  adamın, öyle  kaçabilecek  yaşta kızı mı  vardı ?  Otuzlu  yaşların başındaydı  sanırım.  Hangi  yaşta  evlenmiş,  hangi  yaşta  baba  olmuştu  acaba… Çakal eriği  bulup  getirdiği  yabancıya ,  kızının  birine  kaçtığını söylüyordu. Ben  en  azından  onun  köyünü,  köyde yalnız oturan  anasını  öğrenmiştim. Ne  diyeyim,  bilemedim. Birden  uzakta  tüfek  patladı. Sonra  Suat  ya da  Yılmaz  “Getir  kızım !..”  diye bağırdı. Şoför bunların hiçbirini  duymadı  sanki. “Zor ,  ama  affedersin   değil mi…”  dedim.  Bir  yandan  çakal  eriği  yemeyi  sürdürüyorduk.

     Saklandığı  yerden  havalanan  çulluk,  yaptığı  hatayla  ince,  cılız  ağaç  kümelerine  düştü.  Rio  koştu,  çulluğu  buldu,  ağzıyla  taşıdı, getirdi. Avcılar  Rio’nun  başını, boynunu sevdiler. Kızı  affedip  affetmeyeceği   hiç  konuşmadı  şoför. Küfür  etmedi. Rahatlamıştı. Aynı  taş  yığınının  üzerine  hopladı  bu  sefer.  Çakal  eriklerinin  kalanlarını  toplayacaktı.

                                                                                   ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                     ANKARA/2026


Yorum bırakın