EDEBÎ MEKTUPTAN BÖLÜM

 …İnsanların birbirleriyle  olan  bağları,  dostlukları ;  düşmanlıklar,  kıskançlıklar  vardı  yazacağı  oyunda. Sade  ve  değişmeyen bir  dekor  düşünüyordu. Dostluk  olsun,  düşmanlık  olsun, kıskançlık  olsun,  bulundukları  yerle  bütünleşmiş  karakterler  hayal  ediyordu…  Ve  bu  karakterler  onu  son  derece  heyecanlandırıyordu…

    Her  ne  kadar  aynı  yerde  geçse de  onun yazacağı  oyun,  bir  polisiye  olmayacaktı  galiba. Değil  gibiydi.  Anlattıkları,  polisiyeye  pek  benzemiyordu. “Polisiye mi ?”  diye  sormadım.  Benim  yazdığımsa  bir  öyküydü ;  polisiye  bir  öykü.  Tuhaf  bir şekilde  yayımlanmamıştı.  Bununla  ilgili  tuhaflığı  biliyorsun.  Aslında  yapmam  gereken   tek  şey  “… Neyse,  sonuçta  aynı  konuda  yazılmış  şarkılar,  romanlar,  senaryolar  filan  yok mu ? … İşte  bizimki de öyle…  Aaa… Bak şimdi aklıma  geldi ;  zaten  yazdıklarımın  bende  kopyası  yok ki…”  demekten  ibaretti. Sanki  niye  demedimse…  Otobüs  saatlerine  daha çok  takıldım.  Acaba  gece  kaçta  evdeyim  ? Alışkın  değiliz  ya böyle  geç  vakit  dışarılarda olmaya… Tabi  bunlardan  söz  etmedim.  Ama  o  dakika  karar  verdim ;  dönünce gidecek,  tuhaf  bir  şekilde   yayımlanmayan  öykümün  kopyasını  isteyecektim. Hatta  niye  gitmemiştim  şimdiye  kadar… Anlatmıştım ya;  amacım  öykünün  yayımlanmasıyla  ve  yayımlanmamasıyla  ilgili  tuhaflığı  araştırmak  değildi.   Yazdıklarım  bende  de  olmalıydı,  o  kadar.

    Düğünde  giydiğim  elbise   kılıfın  içinde,  terziden  çıktım. Elimde  elbiseyle  Meşrutiyet  Caddesi’ne   kadar  yürüyebilirdim  herhalde.  Öyküye  nasıl  başladığımı  bile  unutmuşum. “Hayır,  detektifin   garsona ilk  sorusu   çayın  yanında  yiyecek  olarak  ne  alabilirim  veya  çilekli  pudingli  soya  soslu  keki  görebilir miyim  olmadı.”  diye  yazmışım. Çilekli  pudingli  soya  soslu  kek  de  nereden  geldi,  dersen ;  bilmiyorum.  Meşrutiyet  Caddesi’ne  yürüdüm  ve “Hayır,  detektifin   garsona ilk  sorusu   çayın  yanında  yiyecek  olarak  ne  alabilirim  veya  çilekli  pudingli  soya  soslu  keki  görebilir miyim  olmadı.”   Cümlesiyle  başlayan  öykünün  kopyasını  aldım.

    Ne  terziden  ne  Meşrutiyet  Caddesi’nden  ne de  detektifli  öykümden  konuştuk.  Dur bakayım,  terziden  elbiseyi  alır,  Meşrutiyet  Caddesi’ne  yavaş  yavaş  yürür… gibilerinden   laf lafı  da  açmadı. Yayıncıya  gitme  fikri de  terziden  çıkarken  oluşmuştu  hem.  “Oyun  polisiye mi ?” diye  sorsaydım öykünün  zaten yayımlanmadığını  söyler   otobüs  saatleriyle,  evde  kaçta  olurum  takıntılarını da  bir  kenara  bırakırdım.

    Ondan  ayrıldıktan  sonra  otobüs  durağını  kolay  buldum.  Dediğim gibi  kafasındaki  oyun  öyle  şaşırtıcıydı ki polisiye  öykünün  tek  kopyasını  almaya  nasıl  gittiğime  hiç  gelemedik… 

                                                                 ESİN      BAYRAKTAR

                                                                      2018/ANKARA


Yorum bırakın